20 Ocak 2026 Salı
İstanbul
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Cambaza bak-II

Serdar Aliçavuşoğlu

Serdar Aliçavuşoğlu

Gazete Yazarı

A+ A-

Türkiye, tarihinin en sinsi kuşatmasını yaşamaktadır. Bu kuşatmanın sınırlarını silah sesleri değil veri akışı belirlemektedir. Doğu Akdeniz’de NEMESIS 2025 tatbikatıyla kendini daha da net gösteren bu derin ve sinsi proje; üç kıtayı bir birine bağlayan bir stratejinin ürünüdür. Yunanistan’ın Midilli, Sakız ve Rodos’a yerleştirmeyi düşündüğü İsrail yapımı LORA füzeleri; GKRY üzerinden Avrupa’ya yönlendirilmek istenen Doğu Akdeniz gazı; Ukrayna’nın insansız deniz araçlarıyla Karadeniz’de Rus tankerlerine düzenlediği saldırılar ve İsrail’in Suriye’de işgal ettiği Hermon Dağı kuşağındaki “tampon bölge” tezgâhı…

Hepsi aynı stratejinin farklı etkileşimleri. Bu stratejiye istemeden hizmet edecek olan farklı bir etkileşim ise Türk toprağına yerleştirilmiş AN/TPY-2 “Kürecik” radarı. Sık sık kaleme aldığımız Kürecik Radarı bir kez daha radarımıza yakalandı.

AŞİL’İN KALKANI MI TOPUĞU MU?

Bu radar, resmen İran balistik füzelerini izlemek için Malatya’ya yerleştirilmiş olsa da artık başka bir işlev kazandırılmaktadır. Sözde dostlarımızın Kürecik ’den gelen verileri NATO’nun C2BMC komuta ağı üzerinden İsrail’e aktarması ve bu verilerin Arrow-3, Davud Sapanı ve Demir Kubbe sistemlerini beslemesi yaşadığımız vahim durumu bizlere göstermektedir. Bunla birlikte, Yunanistan’ın “Aşil Kalkanı” hava savunma sistemini İsrail yapımı radar ve roket sistemleriyle donatması, sürecin nereye doğru evirileceğini bizlere şimdiden göstermektedir.

NSS BELGESİNDE VURGULANAN ‘ALTIN KUBBE’ VİZYONUNUN KARANLIK YANSIMASI

ABD’nin önemli düşünce kuruluşu CSIS (Center for Strategic and International Studies)’nin raporuna göre, EPAA (European Phased Adaptive Approach) mimarisinin Türkiye’de yer alan TPY-2 radarı olmadan işlevsiz olacağı vurgulanmıştır. Romanya’daki Deveselu ve Polonya’daki Redzikowo Aegis Ashore tesisleri, bu radarın erken uyarı verisi olmadan Avrupa’yı koruyamayacağı raporda belirtilmektedir. Yani NATO’nun tüm füze savunma mimarisinin, Kürecik Radar sistemine bağımlı olduğunu açıklıkla ifade edebiliriz.

Bu çelişki, ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (National Security Strategy-NSS)’ nde de yankılanmaktadır. “Altın Kubbe” vizyonuyla tanımlanan küresel erken uyarı ağı, aslında Türk toprağından beslenen bölgesel bir yansımadır. Ağrotur ve Dikelya’daki UKUSA istasyonları, İsrail’e sinyal desteği verirken; bu verilerin kaynağından biri de Malatya’dır. Dolayısıyla “Kürecik”, sadece İran’a değil, Türkiye’ye karşı da bir gözetim aracına dönüşüyor olabilir. Bu durum, “Dost verisi, düşman silahı” paradoksunu yaratmaktadır.

Yunanistan’ın “Aşil Kalkanı” yalnızca bir hava savunma sistemi değil, ABD–İsrail–NATO üçgeninin Askerî-İstihbarî Entegrasyon Mimarisinin Doğu Akdeniz kolu olacaktır. Bu sistem, İsrail’in en ileri düzeydeki füze savunma unsurlarını Yunan topraklarına taşıyarak, aynı zamanda NATO’nun EPAA (European Phased Adaptive Approach) mimarisiyle veri bütünleşmesi sağlayabilecek. Türkiye’den toplanan veriler, Romanya ve Polonya’daki Aegis Ashore sistemlerine aktarılırken, aynı veriler Yunan adalarında konuşlanmış İsrail füzeleri tarafından Türkiye’ye karşı kullanılabileceği unutulmamalıdır.

ABD’nin F-35 karşılığında S-400’ü “istememesinin” altında yatan gerçeklerden biri de Doğu Akdeniz’de güçlü ve bağımsız bir Türkiye’yi arzu etmemesidir.

Zira S-400 gibi özerk bir savunma kapasitesi, ABD–İsrail–Yunanistan üçgeninin kurduğu “Aşil Kalkanı” entegrasyonuna karşı stratejik bir denge unsuru olma potansiyeline sahiptir. Bu durum, “dost verisi, düşman silahı” paradoksunu daha da belirginleştirmektedir.

ASYA’DAN BESLENEN BİR TÜRKİYE

Bu kuşatma karşısında pasif bir işbirliği yeterli gelmeyeceği açıkça görünmektedir. Asya’dan beslenemeyen yalnız kalmış bir Türkiye, tam da emperyalizm isteyeceği türden bir ülke modelidir diyebiliriz. Bununla birlikte Asya ayağıyla yürüyen bir Türkiye, dört cephede eş zamanlı güçlenerek bu sinsi planları rahatlıkla bertaraf edebilecektir.

2 Mayıs 2024 tarihli Aydınlık yazımızda vurguladığımız gibi, “Türkiye’nin ve Asya’nın etrafı düşman istihbarat üsleriyle çevrilidir.” Ağrotur, Dikelya, İncirlik, Hellenikon…

Hepsi NATO savunma sistemlerinin örülü gözlerdir. Bu durumda Türkiye, yalnızca kendi sistemlerini geliştirmekle sınırlı kalmamalıdır. Asya Sinyal İstihbarat Ağı, yalnızca teknik bir öneri değil; jeopolitik bir zorunluluk haline dönüşmektedir. TÜBİTAK’ın spektrum sistemleri, ASELSAN’ın KORAL’ı, TUSAŞ Uzay’ın uyduları…

Hepsi dünyada sayılı teknolojiler; ancak süpersonik-hipersonik hız seviyesinde durum, Türkiye’de olduğu gibi tüm dünyada da karmaşık hale gelmektedir. Bunun nedeni, yüksek hızlarda bir balistik füze 1 saniyede 10 kilometre gidebilirken; bir lazer hedefi piko saniyeler seviyesinde yakalayabilmektedir. Bu hız karşısında yalnızca kendi verimizle yetinmek, stratejik körlüktür. Çin, Rusya, İran, Pakistan, Hindistan ve ileride eklenecek ülkeler ile kurulacak karşılıklı sinyal paylaşımı, ortak uydu verileri ve dağıtık radar ağı; Türk savunmasının “karanlık bölgelerini” aydınlatacağı gibi, aynı zamanda Atlantik sisteminin tek merkezli veri akışını çok kutuplu bir dengeyle kırabilecektir. Bu ağ, sadece istihbarat ağı değil; ulusal veri egemenliğinin dijital kaleleri olacaktır.

Sonuçta tarih, Aşil’in topuğunu değil, Hektor’un onurunu hatırlamaktadır. Truva, asla yıkılmamıştır; tam tersine yıkılanlar onun önünde diz çökmüştür.

Bu topraklar, Hektor’un öcünü Fatih Sultan Mehmet ile alır, onurunu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile yüceltir.

Türkiye Doğu Akdeniz