Çifte lanetin altında ezilen insanlık!
Başlangıçta, tüm canlı varlıklar, tek bir “lanetle” yaratılmışlar veya ortaya çıkmışlardı. O lanet de “her canlının ölümü tadacağı” konusundaki “ilahi” yargıydı. Ama insanoğlu tüm bu yaratıklar arasında, çifte kavrulmuş lokum misali, sanki biri yetmez gibi, iki adet lanet ile var edilmiş veya var olmuş tek canlı olarak, binlerce yıldır bu iki lanetin sonuçlarını yaşıyor gibi görünmekte. İnsanoğlunun ölümlü olması konusundaki birinci lanetin tepesinde, ikinci katman olarak, bir de bu “ölümlülüğü hiç tartışmasız şekilde bilmesi” laneti oturtulmuş, ne de olsa.
Ormanlar kralı aslan da ölümlüdür. Ama ölümlü olduğunu hiç bilmez, düşünmez, ona göre davranmaz, ölümüne atlayabilir bir timsahın üzerine. O devasa yapılı filler de aynı şekilde ölümlüdür ama ne ölümlü olduğunu, ne de o koca gövdesi ile sonsuza kadar yaşayacağını aklından bile geçirmez.
Yani sözün kısası, diğer canlılar aleminde, belli ölçüde bir mantıklılık ve düzenlilik hakimdir diyebiliriz. Aynen bizler gibi, farkında olmadan ve kendilerine danışılmadan doğup dünyaya gelirler, ölümlülüklerini bilemeden hayat kavgası sürdürüp, bu alemi terk ederler. Yani onların hayat seyahatlerinde, yine de bir mantık ve bir masumiyet mevcut sayılır.
KEFENİN CEBİ OLSA NE OLUR Kİ?
Ya biz? O neandertallerden birkaç gram daha büyük beyni ile, sanki “dünya benim için yaratıldı” tarzında bir hayat yaşamayı becermeye çalışan bizler? Ölümlülüğümüzü bildiğimiz halde, sanki bu fani aleme kazık çakmışçasına, nefes almadan koşturan bizler? Sürekli olarak, para-pul konusu geçtiğinde “kefenin cebi yok canım” lafını, sanki 1970’lerdeki gençliğimizin “tek yol devrim” sloganıymış gibi, içi bomboş tekrar eden bizler?
Adem ve Havva ile başlayan insanın hayat yolculuğu, onların cennetten kovulması ile, gelmiş geçmiş tüm insanlığın birer Havva ve Adem olması ile mi sonuçlanmış gibi acaba? Baksanıza hemen hiçbirimiz, biraz sakinleşip, derin bir nefes alıp, nereden gelip-nereye gittiğimize dair iki dakikamızı bile harcamamaktayız. Kocaman 24 saatlik bir günde! Kahvaltıda kesip mideye indireceğimiz ve fiilen yok edeceğimiz domatesi bile binbir zahmet ve lafla ile seçmeye zaman ayıran bizler, altı ay sonra artık modası geçti diye kullanmayacağımız ayakkabıyı satın almak için 4 mağaza, iki sanal satıcı sitesi arşınlayan bizler, ne hayatımızın anlamı, ne de her konudaki tercihlerimiz konusunda aynı ihtirası gösterememekteyiz. Bunun içine, hepimizin hayatlarını en derinden etkileyen siyasi tercihler de dahildir. Adem de, Havva da, ormandaki o düşüncesizce yaşayan arslan da, ve kocaman filimiz de, bize bakıp dalga geçseler çok mu olur acaba ki?
Elbette, hayatımızı böylesine rüzgara kapılmış yaprak misali yaşayıp, bize bu yeryüzünde ayrılmış olan zamanı doldurup gitme vakti gelince de, telaşımızı, hayal kırıklıklarımızı ve keşkelerimizi anlamak çok kolay olmakta. Çünkü bize bahşedilen bu “ikili lanetin” yükü altında, ölümlülüğü bilmemenin veya bilmiyormuş gibi davranmanın fiyatı, yaşanan seneler ne kadar çok olsa bile, bomboş bir hayat olarak bize faturalandırılıyor sonunda.
İVAN İLYİÇ HİÇ YAŞAMADAN ÖLÜR
Tolstoy, çoğu insanın gerçek anlamda yaşamadan öldüğüne inanıyordu. Ve bunu “İvan İlyiç’in Ölümü” adli kısa romanında anlatır. Kahraman İvan, tüm hayatını toplumun kendisine “uygun” olduğunu söylediği şeyleri yaparak geçirir:
İyi bir kariyer yapmak, örnek bir eşe sahip olmak, aristokrat sosyal gelenekleri takip etmek. O, dışarıdan bakıldığında başarılı görünür, ancak yakından bakıldığında, İvan’ın ruhunun içten içe çürüdüğü ortaya çıkar. Hastalanır ve ölüm döşeğinde, korkunç bir farkındalığın pençesine düşer:
“Ya tüm hayatım bir yalandıysa?”
İvan’ın kibir ve çöküşle dolu hayatı, boşluk ve yalnızlığa yol açmıştır. Ölmek üzere olan adama, arkadaşları ve ailesi bile aldırış etmez. Tolstoy’un bu konudaki görüşü, en büyük insanlık trajedisinin ölümün kendisi değil, ölüme ulaştığında aslında hiç gerçek anlamda yaşamadığını fark etmektir.
ÖLÜMÜ BİLEN YAŞAMAYI DA BECERİR
Modern insanlar, ölümü genel olarak insanlık için geçerli olan, ancak bir şekilde kendileri için geçerli olmayan uzak bir soyutlama olarak görme eğilimindedir. Tolstoy bu yanılsamayı paramparça eder:
Çoğu insanın, entelektüel olarak öleceğini bildiğini, ancak sanki ölümsüzmüş gibi yaşadığını gösterir. Statü, eğlence, kariyercilik ve sosyal onay ile kendilerini oyalayarak, ölümün gerçekte ne anlama geldiğiyle asla yüzleşmek zorunda kalmazlar. Ancak ölümün korkunç gücü, kişinin yanılsamalarını yok etmesidir.
Ve o anda, toplumun size önemli olduğunu söylediği her şeyin, birdenbire boş olduğu ortaya çıkar. Ancak Tolstoy bu farkındalığı nihilist bir bakış açısıyla sunmaz. Tam da tersini savunur. O, insanın ancak ölümle tam anlamıyla yüzleşerek, gerçek anlamda yaşamaya başlayabileceğini öne sürer. Bu fani alemdeki zamanınızın sınırlı olduğunu anladığınızda, ancak o zaman, korkaklık ve konformizm sizi esir almayı bırakır.
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMENİN GÜZELLİĞİ
Öyleyse ölüm korkusu, bastırılması gereken bir şey değil, ruhu uyandırabilecek bir şeydir.
“Nasıl öleceğini öğrenen bir insan, nihayet nasıl yaşanacağını da öğrenebilir.”
Aslında bu konuda Tolstoy ustamıza, kendi tecrübemizle bir katkıda yapmaya çalışalım: Bizce, her insan ölmeden önce içine gömüleceği mezarını hazırlamalı ve en azından senede bir kez, kendi mezarının başında oturup, hayatının muhasebesini yapmalı. Böylece sadece geçmiş günlerini hatırlama değil, ömründen arda kalan gelecek günlerinin de güzel bir planlamasını yapma imkanına kavuşabilir. Biz yaptık ve sonuçtan çok amemnunuz! Modern hayatın hiç bitmeyen gürültü ve tantanasının orta yerindeki ölüm döşeğimizde, çok fazla “keşke” sahibi olmamak için, hayatımızın farkında olarak yaşamak bunu gerektirir.
Dünyanın Öteki Sesleri: Latif Bolat “Geldi Geçti Ömrüm Benim”
Söz: Yunus Emre, Beste: Latif Bolat