16 Ekim 2026 Cuma
İstanbul 11°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Çok boyutlu dış politika ve denge stratejisi

Doğan Akdeniz

Doğan Akdeniz

Gazete Yazarı

A+ A-

Yirminci yüzyılın tek kutuplu dünya illüzyonu, küresel ölçekte yaşanan devasa güç kaymalarıyla birlikte tarihin çöplüğüne gömülmektedir. Washington merkezli Atlantik ittifakı, askeri, ekonomik ve kültürel hegemonyasını yitirirken, dünya nüfusunun ve üretiminin ağırlık merkezi hızla Avrasya coğrafyasına kaymaktadır. Bu tarihsel kırılma anında, jeopolitik konumunun getirdiği tüm avantajlara rağmen Türkiye, dış politikasında tam bir zikzaklar silsilesi yaşamaktadır. Bir yanda küresel geleceğin inşa edildiği Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvelerinde boy gösteren, diğer yanda ise NATO masalarında Batı’ya bağlılık yeminleri tazeleyen Ankara, iki sandalye arasında oturmaya çalışmanın yarattığı bir stratejik felç haliyle karşı karşıyadır. “Çok boyutlu dış politika” veya “denge stratejisi” adı altında parlatılan bu kararsızlık, Türkiye’nin ulusal güvenlik önceliklerini sabote etmekte ve ülkeyi küresel bir yalnızlığa mahkûm etmektedir. Dış politikada pusulasını kaybetmiş bir gemi gibi rüzgârın estiği yöne savrulmak, bağımsız bir devlet için sürdürülebilir bir yol değildir.

ATLANTİK SİSTEMİNİN EKONOMİK İLLÜZYONU

Çok boyutlu dış politika ve denge stratejisi - Resim : 1

Türkiye’nin dış politikasındaki bu salınımın arkasındaki en temel etken, ekonomi yönetiminin ve siyasi karar alıcıların Atlantik finans sistemine olan kronik bağımlılığıdır. Ankara, Batılı tefecilerden, Londra tefecilerinden gelecek sıcak parayı, IMF patentli reçeteleri ve uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının iki dudağı arasından çıkacak notları yapısal bir zorunluluk olarak görmektedir. Bu ekonomik teslimiyet, kaçınılmaz olarak siyasi tavizleri beraberinde getirebilir. Batı’dan gelecek birkaç milyar dolarlık borç uğruna, NATO zirvelerinde Atlantik projelerine imza atılmakta, bölge dışı aktörlerin Akdeniz ve Karadeniz’deki saldırganlıklarına zemin hazırlanmaktadır. Oysa Atlantik finans sistemi, sadece ekonomik bir sömürü aracı değil, aynı zamanda ulusal egemenlikleri tasfiye eden siyasi bir prangadır. Sıcak para peşinde koşarken egemenliğinden taviz veren bir anlayış, Türkiye’nin bölgesel bir güç olma imkanını daha baştan yok etmektedir. Ekonomik kurtuluşu Batı’nın borç tuzaklarında aramak, ülkeyi küresel merkezlerin şantajına açık hale getirmekten başka bir sonuç doğurmamaktadır.

BİR TERCİH DEĞİL TARİHSEL ZORUNLULUK

Ankara’daki siyasi irade, Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkileri geliştirirken her fırsatta “Batı’ya sırtımızı dönmüyoruz!” savunmasına girişmektedir. Bu yaklaşım, Avrasya gerçeğini ve yeni dünya düzenini çözememiş olmanın bir ürünüdür. Şanghay İşbirliği Örgütü, Türkiye için Batı ile pazarlık masasında el yükseltmek amacıyla kullanılacak bir kart, geçici bir heves veya diplomatik bir taktik alanı değildir. Aksine, enerji koridorlarının, ticaret yollarının ve küresel üretimin kalbi olan yeni dünyanın kurucu iradesidir. Rusya’dan Çin’e, Hindistan’dan İran’a uzanan bu devasa coğrafya, dayatmacı, yaptırımcı ve sömürgeci Atlantik modeline karşı eşit ortaklık ve egemenliğe saygı temelinde yükselmektedir. Türkiye’nin bu örgüt içindeki yeri, taktiksel bir manevra değil, jeopolitik ve ekonomik bir zorunluluktur. Batı’nın sömürgeci ortaklığı yerine Avrasya’nın eşitlikçi ve üretici ekosisteminde yer almak, Türkiye’nin tarihi, kültürel ve coğrafi kimliğinin doğal bir gereğidir. Bu gerçeği gizlemeye çalışmak, küresel ölçekteki büyük dönüşümü okuyamamaktır.

NATO MASALARINDA TÜKETİLEN ÖNCELİKLER

Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelen en somut ve kanlı tehditler, onlarca yıldır üyesi olmakla övündüğü NATO cephesinden gelmektedir. Sınırlarımızın hemen ötesinde, Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoru inşa eden, bu terör yapılanmasını besleyen, eğiten ve donatan güç doğrudan ABD ve onun NATO müttefikleridir. Doğu Akdeniz’de haklarımızı gasp etmeye çalışan, Ege adalarını silahlandırarak Türkiye’yi kuşatmaya kalkan irade yine aynı Atlantik merkezidir. Hal böyleyken, Ankara’nın hâlâ NATO zirvelerinde ortak savunma taahhütleri vermesi, Atlantik’in genişleme stratejilerine onay vermesi tam bir akıl tutulmasıdır. Kendi müttefikleri tarafından kuşatılan bir ülkenin, o ittifakın bekası için ter dökmesi jeopolitik bir intihardır. NATO üyeliği, Türkiye’nin egemenlik haklarını koruyan bir kalkan değil, aksine elini kolunu bağlayan, askeri ve stratejik reflekslerini felç eden bir prangaya dönüşmüştür. Terörle mücadelede başarı kazanmanın ilk şartı, terörü besleyen odaklarla askeri ve siyasi ortaklığa son vermektir.

BÖLGESEL MALİYETLER

Bugün yürütülen “hem Atlantik hem Avrasya” politikası, Türkiye’yi her iki tarafta da güvenilmez ve öngörülemez bir ortak konumuna düşürebilir. Bir yandan ŞİÖ üyeliği için diplomatik zemin arayıp diğer yandan NATO’nun Karadeniz ve Kafkasya planlarına NATO üyesi olmanın gereği entegre olmak, bölge komşularımız olan Rusya, İran ve Suriye ile kurulması gereken stratejik güven ilişkisini zedelemektedir. Oysa Türkiye’nin güvenliği ve ekonomik refahı, komşularıyla kuracağı sarsılmaz ittifaklara bağlıdır. Suriye ile normalleşme sürecinin sürekli ertelenmesi, Fırat’ın doğusundaki terör varlığına karşı Şam ile doğrudan ve kesin bir askeri işbirliğine gidilememesi, hep bu Atlantik çekincesinin ve iki farklı stratejisinin birer faturasıdır. Emperyalist merkezlerin onayını alarak bölgede oyun kurucu olunamaz. Zaman, her iki tarafa da şirin görünmeye çalışma zamanı değil, safını netleştirme ve ulusal çıkarların gerektirdiği cesur adımları atma zamanıdır. Denge politikası adı altındaki bu kararsızlık, Türkiye’nin bölgesel sorunları çözme yeteneğini yok etmektedir.

AVRASYA ODAKLI YENİ DIŞ POLİTİKA PUSULASI

Türkiye’nin önündeki tek çıkış yolu, Atlantik sisteminin dayattığı siyasi, askeri ve ekonomik boyunduruktan tamamen sıyrılmaktır. Bu bir izolasyon veya dünyadan kopma çağrısı değil, tam aksine bağımsız iradenin sürekliliği olan yeni kurulan çok kutuplu dünyanın öncü aktörlerinden biri olma iradesidir. Türkiye, dış politikasının merkezine Batı’nın vizyonunu değil, kendi ulusal çıkarlarını ve bölge merkezli ittifakları koymalıdır. Ankara, Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi yapılarla ilişkilerini tam üyelik ve tam entegrasyon seviyesine çıkarmalı, Atlantik’in askeri boyunduruğunu temsil eden NATO ile ilişkilerini ise ulusal güvenliğini koruyacak şekilde radikal bir biçimde gözden geçirmelidir. İki kutup arasında savrulan, karar alamayan ve sürekli zaman kaybeden Türkiye portresi, bu ülkenin hak ettiği bir tablo değildir. Gelecek, Asya’dan yükselmektedir ve Türkiye’nin tarihi yönü de bu yükselişin tam kalbidir. Kararsızlık dönemi bitmeli, pusula netleşmeli ve tam bağımsız Türkiye, dış politikanın her bir hücresinde fiilen güçlenerek, güçlendirilerek devam ettirilmelidir.