20 Nisan 2026 Pazartesi
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Çöküşten Anka’ya

Ali Alsaç

Ali Alsaç

Gazete Yazarı

A+ A-

Kendimi bildim bileli şiir ve türkü severim; biri kelimeyi derinleştirirken diğeri yaşanmış duyguların sesini taşır. Bu iki duygu zamanla birbirini besledi. Resim tutkum ise özellikle toplumcu ressamların eserlerinde düşünsel bir sığınak buldu; çünkü o tuvallerde yalnız estetik değil, emek, acı ve umut da konuşur. Bu noktada Prof. Caner Karavit’in “rüzgârın ressamı” diye andığım eserleri, zamanı durdururken aynı anda bir akış hissi yaratır. Haber sağanağı altında yorgun düşen insan için sanata yönelmek bir kaçış değil, kendine dönüşün en insancıl yoludur; belki de bu yüzden ilham, sanata gönül verenlere biraz daha yakın durur.

Çöküşten Anka’ya - Resim : 1

Ankara’mız, Anka’mız...Başlayalım...

KRİZDEN KORKAN KABUĞUNU KIRAMAZ

Dışarıdan kırılan yumurta yiyecektir; içeriden kırılan ise yeni bir hayat.

Belki de çağımızın en büyük yanılgısı burada başlıyor:

Kırılmayı hep dışarıdan bekliyoruz. Oysa tarih, içeriden doğanların hikâyesidir.

Bugün “bunalım” dediğimiz şeyi bir arıza gibi ele alıyoruz.

Psikolojik reçeteler, ekonomik paketler, siyasal makyajlar…

Hepsi aynı varsayıma dayanıyor:

Sistem sağlam, sorun geçici.

Oysa gerçek tersidir.

Bunalımla kavga edilmez; çünkü bunalım bir hastalık değil,

tarihin doğum sancısıdır.

Sistem çözemiyorsa, sorun bireyde değil, sistemin kendisindedir.

Ve evet, bunu söylemekten kaçınsak da:

Bir çağ bitiyorsa, onu tamir ederek kurtaramazsınız.

İDEOLOJİLERİN SESSİZ KAVGASI

Tarih yalnızca savaşların değil,

ideolojilerin de mezarlığıdır.

Feodalizm aristokrasinin ideolojisiydi.

Toprağa bağlılık, hiyerarşi, soyluluk…

Bunlar yalnızca kültürel değerler değil,

üretim ilişkilerinin düşüncedeki yansımasıydı.

Burjuvazi yükseldiğinde yeni bir ideoloji doğdu:

Özgürlük, birey, piyasa, mülkiyet…

Sanayi devriminin buharı yalnız fabrikaları değil,

zihinleri de çalıştırdı.

İşçi sınıfı sahneye çıktığında ise başka bir iddia ortaya atıldı:

Sınıfların ortadan kalktığı bir dünya.

Burada kritik bir ayrım var:

♦ Teori, dünyayı açıklar.

♦ Doktrin, ne yapılacağını söyler.

♦ İdeoloji ise bunların ötesinde,

tarihin içinden doğan zorunlu bilinçtir.

İdeoloji masa başında yazılmaz.

Üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin geriliminden doğar.

Yani tarih, yalnız olayları değil,

düşünceleri de üretir.

BİLİMİN DOĞDUĞU YER

İşçi sınıfının en radikal iddiası şuydu:

Kendi varlığını da ortadan kaldırmak.

Çünkü sınıfların olmadığı bir dünyada

hiçbir ideolojiye de ihtiyaç kalmaz.

Orada düşünce, çıkarın maskesi olmaktan çıkar

ve bilime dönüşür.

Bu yüzden bazı düşünürler,

“ideoloji ile bilimin buluştuğu tek nokta

sınıfsız toplum ufkudur” der.

Bugün bu ufuk uzak görünebilir.

Ama tarihin akışı doğrusal değildir.

Roma da sonsuz sanılıyordu.

Feodalizm de.

Sanayi kapitalizmi de.

Hiçbiri sonsuz olmadı.

BİRLEŞTİREN ÇARPIŞMALAR

19. yüzyıl Avrupa’sı iki büyük hamle gördü:

İtalyan birliği ve Bismarck’ın Almanya’sı.

Bunlar yalnız siyasal birleşmeler değildi.

Yeni üretim çağının ulus-devlet kabuğunu kurma çabasıydı.

Tarih bazen parçaları birleştirir,

bazen de birleşmiş olanı dağıtır.

Önemli olan yönü görebilmektir.

Osmanlı’nın Tanzimat’ı da böyle bir yön arayışıydı.

Devlet, Batı’nın yükselen gücünü fark etmişti

ama onun tarihsel motorunu değil,

kurumsal kabuğunu taklit etti.

Yüzyıllar sonra benzer bir sahne tekrarlandı:

“Küçük Amerika” hayali,

ardından Turgut Özal’ın hızlandırılmış batıcılığı…

Hepsi aynı sorunun farklı versiyonlarıydı:

Başkasının tarihini ödünç alarak

kendi geleceğini kurabilir misin?

Cevap artık daha net görünüyor.

SİSTEM NEDEN ÇÖZEMİYOR?

Çünkü bugünün krizi yalnız ekonomik değil.

Medeniyet ölçeğinde bir tıkanma.

♦ Üretim var, adalet yok.

♦ Bilgi var, anlam yok.

♦ Bağlantı var, yön yok.

Dijital çağ, insanı özgürleştirmek yerine

onu görünmez ağlara bağladı.

Refah arttı ama gelecek duygusu azaldı.

Bu yüzden insanlar yoksulluktan çok

anlamsızlıktan yoruluyor.

Ve sistem,

kendi ürettiği bu boşluğu

yine kendi araçlarıyla doldurmaya çalışıyor.

Başaramıyor.

Çünkü sorun teknik değil,

tarihsel.

İÇERİDEN KIRILMAK

Gerçek dönüşüm dışarıdan gelmez.

Ne paket programlarla,

ne ithal modellerle,

ne de eski ideolojilerin cilalanmış hâliyle…

Yeni hayat içeriden kırılır.

Toplumların da yumurtası vardır.

Kabuğu bazen gelenek,

bazen korku,

bazen de alışkanlıktır.

Ama içeride bir hareket başladıysa

onu hiçbir güç durduramaz.

Tarih bunun sayısız örneğiyle dolu.

PEKİ ÇÖZÜM NE?

Çözüm tek bir ideoloji değil.

Tek bir model hiç değil.

Belki de ilk adım şu:

Bunalımı bastırmaya çalışmak yerine onu anlamak.

Çünkü bunalım,

bitmekte olanın değil,

doğmakta olanın işaretidir.

Yeni çağın dili henüz tam kurulmadı.

Ama bazı izler görünüyor:

♦ Üretimin merkezinde insan onuru

♦ Teknolojinin merkezinde toplumsal fayda

♦ Ekonominin merkezinde adalet

♦ Siyasetin merkezinde egemenlik

Yani mesele yalnız büyümek değil,

doğru yönde büyümek.

YÖN VE EYLEM

Dışarıdan kırılan yumurta

sofraya gelir.

İçeriden kırılan

dünyaya.

Biz bugün hangisini yaşıyoruz?

Bir çöküş mü,

yoksa bir doğum mu?

Belki de cevap,

bunalımı nasıl okuduğumuzda gizli.

Eğer korkuyla bakarsak

sonu görürüz.

Ama tarihin gözleriyle bakarsak

başlangıcı.

Çünkü bu toprakların hafızasında

yalnızca devletler değil,

bir toplumsal karakter vardır.

Türk milletinin derin yapısında;

toplumcu bir adalet duygusu,

milletçi bir bütünlük bilinci,

antiemperyalist bir direnç refleksi

ve kökleriyle bağını koparmayan

geleneği koruyan fakat ilerlemeye düşman olmayan

sağduyulu bir muhafazakârlık birlikte yaşar.

Anadolu’nun asırlık tecrübesi şunu öğretir:

Asıl güç, kendi medeniyet yürüyüşünü

kendi iradesiyle sürdürebilmektir.

Tam da bu nedenle,

emperyalist merkezlerle kurulan bağımlı ilişkiler üzerinden

bir iktidar projesi inşa etmeye çalışan,

milletin tarihsel bütünlüğünü zedeleyen

ve Türk devletinin özellikle

Amerika–İsrail eksenli bölgesel baskılar karşısındaki

direncini zayıflatabilecek siyasal yönelimler

toplumsal vicdanda karşılık bulmaz.

Bugün muhalefet adına ortaya konan bazı çizgilerin,

özellikle Özel–İmamoğlu ekseninde şekillenen CHP siyasetinin,

toplumsal bütünleşme yerine ayrışmayı derinleştiren,

milli egemenlik hassasiyetini geri plana iten

ve dış merkezlerle uyum arayışını

siyasal stratejinin parçası hâline getiren dili,

bu tarihsel damar ile açık bir gerilim içindedir.

Çünkü bu millet,

siyasi rekabeti kabul eder

ama milli direncin zayıflatılmasını kabul etmez.

Farklı düşünceleri dinler

ama emperyalizme bağımlılığı meşrulaştıran bir yönelişi

meşru görmez.

Tarih boyunca kırılma anlarında

bu toprakları ayakta tutan şey

tam da bu sağduyudur.

Bugün yaşanan bunalımın içinden

yeni bir yön doğacaksa,

bu yön;

kendi kökleriyle barışık,

toplumsal adaleti önceleyen,

milli egemenliği tartışma dışı tutan

ve dünyayla ilişki kurarken

diz çökmeyen bir çizgiden doğacaktır.

Çünkü gerçek dönüşüm

ithal projelerden değil,

milletlerin kendi iç hareketinden çıkar.

Ve tarih bize hep aynı cümleyi fısıldar:

Dışarıdan kırılan

tüketilir.

İçeriden kırılan

geleceği kurar.

Tarih Kriz Psikoloji