Doğu Akdeniz’de sessiz kuşatma
Doğu Akdeniz’de son günlerde art arda gelen iki askeri faaliyet ilk bakışta rutin eğitim çalışmaları gibi görülebilir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Yunanistan’ın Larnaka ve Limasol açıklarında yaptığı ‘Nikitis-Dimitra 2026’ deniz tatbikatı ile Yunan Silahlı Kuvvetleri’nin elektronik harp ve insansız sistemlere odaklanan ‘Truva Atı 2026’ tatbikatı aynı stratejik çizginin iki farklı halkasını oluşturuyor. Biri denizde, diğeri elektromanyetik spektrumda yürütülen bu faaliyetler aslında Doğu Akdeniz’de yeni bir güvenlik mimarisinin inşa edilmeye çalışıldığını gösteriyor.
Bu tabloyu anlamak için birkaç gün öncesine değil birkaç on yıl öncesine bakmak gerekiyor. Çünkü bugün Doğu Akdeniz’de görülen mücadele yalnızca enerji yatakları veya kıta sahanlığı tartışmalarıyla açıklanamaz. Mesele, Türkiye’nin jeopolitik ağırlığının hangi yöntemlerle sınırlandırılacağı sorusuyla doğrudan bağlantılıdır.
HÂLÂ TARİHİN GÖLGESİ
Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri yalnızca son birkaç yılın enerji rekabeti veya deniz yetki alanı tartışmalarıyla açıklamak mümkün değildir. Bugün bölgede gözlenen askeri hareketliliğin kökleri, 1821 Mora İsyanından (Osmanlı Devleti’ne karşı Yunan bağımsızlık hareketinin başlangıcı) itibaren hızlanan ve Osmanlı’nın Doğu Akdeniz’deki deniz hakimiyetini aşındırmayı hedefleyen müdahalelere kadar uzanıyor. 1827 Navarin Baskını (Osmanlı-Mısır donanmasının yakıldığı ve Osmanlı’nın deniz gücünün ağır darbe aldığı müdahale), 1912 Balkan Savaşı sürecinde Ege’de ortaya çıkan yeni dengeler ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında gündeme getirilen Sevr Antlaşması (Anadolu’yu denizlerden koparmayı ve parçalamayı öngören paylaşım planı), Doğu Akdeniz’in yalnızca bölgesel değil küresel güç mücadelelerinin de merkezinde yer aldığını gösteriyordu. Bugün kullanılan araçlar değişmiş olabilir; savaş gemilerinin yanına insansız sistemler, elektronik harp ağları ve enerji koridorları eklendi. Ancak Türkiye’nin deniz jeopolitiğini sınırlandırmaya yönelik girişimlerin temel mantığında dikkat çekici bir süreklilik olduğu görülüyor.
Türkiye’nin 2019 yılında Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Alanları Mutabakatı sonrasında dengeler daha da değişti. Ankara’nın bu hamlesiyle Doğu Akdeniz’de yaklaşık 189 bin kilometrekarelik bir alanda yeni jeopolitik gerçeklik ortaya çıktı. Bu gelişme, yıllardır Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne sıkıştırmayı hedefleyen haritaların geçerliliğini büyük ölçüde ortadan kaldırdı.
Tam da bu nedenle son yıllarda Yunanistan-GKRY eksenindeki askeri faaliyetlerde belirgin bir artış görülüyor.
ENERJİ DEĞİL GÜÇ MESELESİ
Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Doğu Akdeniz Havzası’nda keşfedilmiş doğal gaz rezervlerinin büyüklüğü yaklaşık 2,3 trilyon metreküp seviyesine ulaşıyor. Bölgedeki potansiyel rezervlerin ise bunun çok üzerinde olduğu değerlendiriliyor.
Ancak son yıllardaki gelişmeler gösterdi ki mesele enerji kaynaklarından çok bu kaynakların güvenliği üzerinden oluşturulacak siyasi nüfuz alanlarıdır.
İsrail, GKRY ve Yunanistan arasında son yıllarda kurulan mekanizmalar başlangıçta enerji işbirliği olarak sunuldu. Bugün ise aynı ülkeler ortak hava tatbikatları, ortak deniz faaliyetleri, istihbarat paylaşımı ve savunma koordinasyonu üzerinde çalışıyor. Üçlü işbirliğinin enerji eksenli olmaktan çıkıp güvenlik eksenli bir yapıya dönüştüğü açık biçimde görülüyor.
Bu dönüşüm tesadüf değildir. Çünkü enerji projeleri başarısız olsa bile oluşturulan güvenlik mimarisi kalıcı hale gelebilir.
TATBİKATIN GERÇEK ANLAMI
GKRY ile Yunanistan arasında gerçekleştirilen son deniz tatbikatı bu nedenle yalnızca iki müttefik ülkenin koordinasyon eğitimi olarak okunamaz. Tatbikatın gerçekleştirildiği bölge Doğu Akdeniz’in enerji ve ulaştırma koridorlarının kesişim alanında bulunuyor. Ayrıca son yıllarda İsrail, GKRY ve Yunanistan arasında planlanan enerji ve elektrik bağlantı projelerinin merkezinde yer alıyor.
Dikkat çekici olan husus ise GKRY’nin askeri işbirliklerini yalnızca Yunanistan ile sınırlamamasıdır. Son dönemde İsrail, Fransa, Hindistan ve bazı Avrupa ülkeleriyle yürütülen askeri koordinasyon çalışmaları Rum yönetiminin adayı bölgesel bir ileri karakola dönüştürme çabasını ortaya koyuyor.
Bu durum Türkiye açısından yalnızca bir Kıbrıs meselesi değil, Doğu Akdeniz’in tamamını ilgilendiren güvenlik sorunu anlamına geliyor.
YENİ SAVAŞIN ADI: ELEKTRONİK ÜSTÜNLÜK
Yunanistan’ın Truva Atı 2026 tatbikatı ise geleceğin savaş alanına ilişkin çok daha önemli ipuçları veriyor.
Rusya-Ukrayna savaşı, elektronik harp desteği olmadan hiçbir İHA sisteminin uzun süre hayatta kalamayacağını gösterdi. Açık kaynak analizlerine göre savaşın bazı bölgelerinde, elektronik karıştırma nedeniyle insansız sistemlerin kayıp oranı yüzde 60’ın üzerine çıkabiliyor.
Bu nedenle Atina yönetimi artık yalnızca platform satın almıyor, elektronik harp ekosistemi oluşturmaya çalışıyor. Yunanistan Savunma Bakanlığının askere alınan gençlere FPV (First Person View – Birinci Şahıs Görüşlü, operatörün dronun kamerasından canlı görüntü aldığı sistem) dron eğitimi verme kararı ve yeni dron üretim tesisleri kurma girişimi bu stratejinin parçası olarak değerlendiriliyor.
Aslında bu hamlelerin önemli bir bölümü Türkiye’nin son yıllarda elde ettiği savunma sanayisi başarısı sonrası denge çabası ve duyulan endişenin göstergesidir.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (Stockholm International Peace Research Institute-SIPRI) verilerine göre Türkiye, savunma sanayi ihracatında dünyanın önde gelen ülkeleri arasına yükselirken, Bayraktar TB2, AKINCI, ANKA ve çeşitli elektronik harp sistemleriyle küresel silah ihracatçıları liginde ilk 15 içinde kendine yer buldu. Son 10 yılda savunma sanayisinde yerlilik oranını yüzde 20 seviyelerinden yüzde 80’in üzerine çıkarmayı başardı.
Yunanistan’ın son dönemde elektronik harp, anti-drone ve insansız sistemlere yaptığı yatırımların arkasında bu gerçek yatıyor.
NATO BULUŞMASI
Temmuz ayında Ankara’da gerçekleştirilecek Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü NATO (North Atlantic Treaty Organization) faaliyetleri bu nedenle sıradan bir takvim olayı olarak görülmemelidir.
NATO son yıllarda Karadeniz, Baltık ve Doğu Avrupa eksenine yoğunlaşmış görünse de ittifakın güney kanadı yeniden önem kazanmaya başladı. Ukrayna savaşı, İran-İsrail gerilimi, Süveyş hattındaki krizler ve Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti aynı coğrafyada birleşiyor.
Ankara’da yapılacak toplantılar ve askeri koordinasyon faaliyetleri bu nedenle yalnızca ittifak içi teknik görüşmeler olmayacak. Aynı zamanda Doğu Akdeniz’de şekillenmekte olan yeni güvenlik mimarisinin de değerlendirileceği bir platform niteliği taşıyacak.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Yunanistan ve GKRY son yıllarda NATO’nun güney kanadında daha fazla rol üstlenmeye çalışırken Türkiye hâlâ ittifakın en büyük ikinci ordusuna sahip ülkesi konumundadır. Yaklaşık 355 bin aktif personeli bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri, NATO’nun Avrupa’daki en büyük kara kuvvetlerinden birini oluşturuyor. Bu nedenle Ankara’yı dışlayan hiçbir güvenlik mimarisinin kalıcı olması mümkün görünmüyor.
ASIL MÜCADELE ZİHİNLERDE
Doğu Akdeniz’de görülen gelişmeleri yalnızca gemiler, uçaklar veya enerji sahaları üzerinden okumak eksik kalır. Bugün kurulmaya çalışılan düzen aslında yeni bir jeopolitik algı üretme çabasıdır. Türkiye’nin bölgesel denklemin dışında bırakılabileceği fikri sürekli olarak yeniden üretilmeye çalışılıyor.
Ancak son on yılın verileri bunun tersini gösteriyor. Libya’dan Karabağ’a, Karadeniz’den Somali’ye kadar uzanan geniş coğrafyada Türkiye’nin diplomatik ve askeri etkisi artarken Doğu Akdeniz’de oluşturulmak istenen çevreleme hattının beklenen sonucu vermediği görülüyor.
Bu nedenle son tatbikatları yalnızca askeri faaliyet olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bunlar aynı zamanda psikolojik ve siyasi mesaj taşıyan girişimlerdir.
Önümüzdeki dönemde Doğu Akdeniz’de üç eğilim daha belirgin hale gelecektir: Elektronik harp sistemlerinin yaygınlaşması, insansız platformların deniz görevlerinde daha fazla kullanılması ve enerji altyapılarının askeri koruma altına alınması.
Dolayısıyla bugün Larnaka açıklarında seyreden bir firkateyn ile yarın Ankara’da masaya yatırılacak NATO güvenlik gündemi arasında doğrudan ilişki vardır. Çünkü her ikisi de aynı soruya cevap arıyor: Doğu Akdeniz’in geleceğini kim şekillendirecek?
Bu sorunun cevabı yalnızca denizdeki kuvvet dağılımında değil, teknolojik üstünlükte, siyasi iradede ve stratejik sabırda saklıdır. Görünen o ki Doğu Akdeniz’de yeni dönemin mücadelesi artık petrol kuyularının çevresinde değil, veri akışlarının, elektronik sinyallerin ve insansız sistemlerin gölgesinde yaşanacaktır. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablo da tam olarak budur: Sessiz ilerleyen fakat etkileri onlarca yıl hissedilecek yeni bir jeopolitik kuşatma girişimi.
