Düşkünlük siyasi silah değildir
Son günlerde sosyal medyada ve bazı siyasi çevrelerde tehlikeli bir eğilim ortaya çıktı. CHP içindeki tartışmalar vesilesiyle Aleviliğin en önemli kurumlarından biri olan “düşkünlük” kavramı siyasi mücadelelerin malzemesi haline getirilmeye çalışılıyor.
Bu yalnızca bir siyasi polemik değildir.
Bu, yüzyılların birikimi olan bir inanç kurumuna yapılmış ağır bir haksızlıktır.
Çünkü düşkünlük herhangi bir kişinin veya grubun istediği zaman kullanabileceği siyasi bir yafta değildir. Hele hele sosyal medya üzerinden dağıtılacak bir hüküm hiç değildir.
Alevi inanç geleneğinde düşkünlük, kişinin toplum içindeki ahlaki ve vicdani sorumluluklarıyla ilgili son derece ciddi bir müessesedir. Tarih boyunca toplumsal düzeni korumak, kul hakkını gözetmek ve insanları doğru yola yönlendirmek amacıyla var olmuştur.
Bugün ise bazı çevreler tarafından siyasi hesaplaşmaların aparatı haline getirilmeye çalışılıyor.
Sorun tam da burada başlıyor.
BU YOLUN DA BİR ERKANI VARDIR
Her kurumun olduğu gibi düşkünlük müessesesinin de bir usulü vardır.
Bir iddia ortaya atılır.
İlgili kişiler dinlenir.
Topluluğun bilgisi ve değerlendirmesi söz konusudur.
Belli bir gelenek ve erkân içerisinde hareket edilir.
Her talibin bir ocağı, her ocağın bir süreği vardır. Dede dahi olsa hiç kimse başka bir ocağın talibine yönelik düşkünlük iddiasında dahi bulunamaz.
Kimsenin sosyal medyada birkaç paylaşım yaparak veya televizyonda birkaç cümle kurarak insanları düşkün ilan etme yetkisi yoktur.
Nitekim son günlerde ortaya atılan iddialarda da ortada ne bir karar vardır ne bir süreç vardır ne de kamuoyuna açıklanmış herhangi bir meşru dayanak bulunmaktadır.
Buna rağmen bazı çevreler meseleyi gerçekmiş gibi sunmakta sakınca görmemektedir.
Çünkü amaç inançsal değildir.
Amaç düşkünlük kavramının sağladığı manevi ağırlığı siyasi mücadelelerde kullanabilmektir.
Bugün hedefte bir siyasetçi vardır. Yarın başka bir siyasetçi olur. Öbür gün bir gazeteci, akademisyen veya kanaat önderi olur.
Eğer bu kapı açılırsa bunun sonu gelmez.
AHLAK DENİLİNCE AKILLARINA GELMEYENLER
İşin daha düşündürücü tarafı ise düşkünlükten söz edenlerin hangi olaylar karşısında sessiz kaldıklarıdır.
Bir belediye başkanının, kızından yaşça küçük bir belediye çalışanıyla otel odasında yakalanması günlerce konuşuldu. Ses çıkmadı.
Baklava kutularından çıkan para görüntüleri ülkenin gündemine oturdu. Ses çıkmadı.
İhaleler etrafında dönen tartışmalar büyüdü. Ses çıkmadı.
Belediye kaynaklarının belirli müteahhit çevrelerine aktarılmasına ilişkin iddialar ortaya atıldı. Ses çıkmadı.
Aziz İhsan Aktaş dosyalarında ortaya saçılan ilişkiler ağı kamuoyunun önüne geldi. Ses çıkmadı.
Delegelerin otellerde, pavyonlarda, çeşitli vaatler ve imkanlarla yönlendirildiğine ilişkin iddialar günlerce tartışıldı. Ses çıkmadı.
Türkiye’nin iç meselelerinin yabancı başkentlerde konuşulması, ülkenin Batı medyasına şikayet edilmesi olağan hale geldi. Ses çıkmadı.
Yabancı büyükelçilerle yapılan kapalı görüşmeler, dış merkezlerden medet uman siyaset anlayışı tartışıldı. Ses çıkmadı.
Hatta bu düşkünlüğü siyasi silah olarak kullanan çevrelere, deprem için toplanan kaynakların akıbeti soruldu. Bu konu bizzat muhatabına Ali Rıza Özkan tarafından taşındı. Sinemilli Ocağı, Kureyşan Ocağı ve Ağuiçen Ocağı dedelerinin katılımıyla erkâna uygun bir dar divanı kurulması, iddiaların yol meydanında konuşulup açıklığa kavuşturulması teklif edildi. Yine ses çıkmadı.
Kul hakkı denince susanlar, kamu malı denince susanlar, yolsuzluk iddiaları karşısında susanlar, bir siyasi mücadelede avantaj sağlayacaklarını düşündükleri anda birdenbire ahlak ve inanç adına konuşmaya başlıyorlar.
Üstelik bunu yaparken de Aleviliğin en ağır manevi yaptırımlarından birini siyasi propaganda aracına dönüştürmeye çalışıyorlar.
MESELE CHP İÇİNDE İÇ ÇATIŞMA DEĞİLDİR
Burada asıl görülmesi gereken nokta şudur.
Konu Kemal Kılıçdaroğlu ya da CHP içindeki çekişmeler değildir.
Düşkünlük gibi inanç kurumlarının siyasi silah haline getirilmesi çok daha büyük bir sorundur.
Alevilik yüzyıllar boyunca baskılara, ayrımcılıklara ve çeşitli siyasi müdahalelere rağmen kendi inanç kurumlarını koruyarak bugüne ulaştı. Düşkünlük kurumu da bu tarihsel birikimin ürünüdür. Böyle bir kurumu günlük siyasi hesaplaşmaların malzemesi yapmak yalnızca bir kişiye değil, bütün bir inanç geleneğine saygısızlıktır.
Çünkü bu yöntem normalleşirse yalnız CHP zarar görmez.
Yalnız Aleviler zarar görmez. Bütün Türk milleti zarar görür.
Bugün Kemal Kılıçdaroğlu için kullanılan yöntem yarın başka bir Alevi siyasetçi için kullanılacaktır. Sonraki gün herhangi bir vatandaş için kullanılacaktır. İnanç kurumları siyasi mücadelelerin aracı haline getirildiğinde artık kimse güvende değildir.
Türkiye, mezhep kavgalarının nelere yol açabileceğini bilen bir ülkedir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey ortak milli zemini güçlendirmektir.
İnsanları mezheplerine göre ayırmak değil, laik cumhuriyet yurttaşlığı temelinde birleştirmektir.
Siyasi tartışmaların inanç alanına taşınması ise tam tersine hizmet eder.
Bir süre sonra insanlar fikirleriyle değil kimlikleriyle tartışılmaya başlanır.
O noktadan sonra da toplumsal barış zarar görür.
DÜŞKÜNLÜK SİYASETİN DEĞİL YOLUN MESELESİDİR
Düşkünlük, Alevi inancının kendi tarihsel ve manevi bağlamı içinde anlam taşıyan bir kurumdur.
Bu kurumu siyasi operasyonların parçası haline getirmeye çalışanlar hem inanca zarar vermektedir hem de toplumsal birlik duygusunu zedelemektedir.
Kimsenin Aleviliğin kavramlarını siyasi mühimmat deposu gibi kullanmaya hakkı yoktur.
Bugün bir siyasetçiye karşı kullanılan yöntem yarın başka birine karşı kullanılır.
Sonunda da ortada ne inanç kalır ne saygı kalır ne de toplumsal huzur.
Düşkünlük, siyasi rakipleri vurmak için kullanılacak bir silah değildir.
Olmamalıdır.
Çünkü yolun hükmü günlük siyasetin değil, vicdanın ve ahlakın hükmüdür.
Aşk ile.