12 Ekim 2026 Pazartesi
İstanbul 19°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Enerji tedarikinde ABD tuzağı

Doğan Akdeniz

Doğan Akdeniz

Gazete Yazarı

A+ A-

Bir ülkenin dış politikasındaki yön değişikliğini anlamak için her zaman liderlerin kameralar karşısındaki sıcak konuşmalarına, diplomatik zirve bildirilerine ya da kapalı kapılar ardında imzalanan savunma antlaşmalarına bakmak gerekmez. Bazen bir limandan kalkan petrol tankerinin rotası, uluslararası ilişkiler literatüründeki onlarca resmi cümleden çok daha fazla gerçeği çıplaklığıyla anlatır. Türkiye’nin enerji ithalatında son aylarda ortaya çıkan tablo da tam olarak bu niteliktedir. Uzun yıllardır petrol ve doğal gaz tedarikinde tarihsel, coğrafi ve stratejik ağırlığı derinden hissedilen Rusya’nın payı sistematik olarak geriletilirken, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin çok kısa bir süre içinde bu boşluğu doldurarak öne çıkması sıradan bir piyasa tercihi olarak geçiştirilemez. Bu değişim, emperyalist merkezlerin Ukrayna üzerinden kurguladığı küresel savaş stratejisinin Türkiye’nin hayati enerji damarlarını nasıl esir aldığını ve ekonomik güvenliğimizin Atlantik dengelerine nasıl kurban edildiğini gösteren tehlikeli bir işarettir.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) raporlarına yansıyan veriler, bu yapısal savrulmanın boyutlarını tüm çarpıcılığıyla ortaya koymaktadır. Türkiye, 2026 yılının ilk dört ayında ABD’den neredeyse hiç ham petrol alımı yapmamışken, mayıs ayında ABD’nin toplam ham petrol ithalatımız içindeki payı bir anda yüzde 13’e fırlamıştır. Haziran ayına gelindiğinde ise okyanus ötesinden yapılan sevkiyat rekor kırarak 570 bin 676 tona, toplam ithalat içindeki payı ise yüzde 21’e ulaşmıştır. Böylece ABD, Türkiye’nin en büyük ham petrol tedarikçisi konumuna yerleşirken, Ankara da ABD’nin dünyada en fazla ham petrol sattığı 11’inci ülke seviyesine yükseltilmiştir. Benzer bir baskılama motorin piyasasında da yaşanmakta, doğal gazda ise Amerikan sıvılaştırılmış doğal gazının (LNG) ağırlığı artmaktadır. Dolayısıyla karşımızdaki tablo, geçici bir dış ticaret hareketliliğinin ötesinde, Türkiye’nin komşularıyla olan bağlarını zayıflatan köklü bir bağımlılık tuzağıdır.

KISA VADELİ VE UCUZ PETROLÜN TASFİYESİ

Rakamların arkasındaki jeopolitik körlüğü doğru okumak gerekmektedir. Yılın ilk aylarında sıfır olan bir tedarikin, iki ay gibi kısa bir sürede birinci sıraya tırmanması basit bir navlun ya da parite hesabı değildir. Burada fiyat avantajının ötesinde, Washington’un tek taraflı yaptırım mekanizmaları ve baskı diplomasisiyle şekillendirdiği dayatmacı bir enerji coğrafyası vardır. Bu yeni durum, Türkiye’nin en güvenli, en ekonomik ve en sürdürülebilir enerji ortağı olan Rusya Federasyonu ile ilişkilerini açıkça zedelemektedir.

Uzun yıllar boyunca Türkiye’ye çok kısa bir lojistik mesafeden, düşük navlun maliyetleriyle ve piyasa koşullarının oldukça altında “ucuz petrol ve doğal gaz” sağlayan Karadeniz güzergâhı, bölge dışı güçlerin müdahaleleriyle sabote edilmektedir. Rusya ile kurulan dengeli, kazan-kazan esasına dayalı ve Batı’nın kriz dönemlerinde Türkiye’yi koruyan bu esnek ticaret ağı, yerini okyanus ötesinden gelecek uzun vadeli, pahalı ve siyasi şartlara bağlı sözleşmelere bırakmaktadır. Moskova ile ilişkilerin enerji zemininde yara alması, Türkiye’nin ani kriz anlarında komşusundan hızlı, ucuz ve esnek koşullarla spot petrol ya da gaz tedarik etme kabiliyetini baltalamaktadır. Komşuluk hukukunun getirdiği bu esneklik kaybedildiğinde, küresel piyasalardaki en ufak bir çalkantı doğrudan iç piyasaya zam olarak yansımaktadır. Sınır komşusundan doğrudan boru hatlarıyla ya da tankerlerle zahmetsizce alınabilecek kaynaklar dururken, binlerce mil uzaktaki Atlantik limanlarına mahkûm olmak, ekonomik akılla değil, ancak teslimiyetçi bir dış politika anlayışıyla açıklanabilir.

ARZ GÜVENLİĞİ ALDATMACASI

Mevcut ekonomi yönetimleri ve Atlantik güdümlü analistler, ABD’den yapılan bu devasa alımları “arz güvenliği” ve “kaynak çeşitlendirmesi” ambalajıyla savunmaktadır. Enerji güvenliğinin ilk şartının musluğun açık kalması ve rafinerilerin işlemesi olduğu doğrudur ancak bir bağımlılık ilişkisini bitirmeden, sadece merkezini Rusya’dan alıp ABD’ye devretmek bir egemenlik hamlesi değil, açık bir yanılsamadır. Rusya’ya olan bağımlılık oranlarının düşürülmesiyle övünenler, aynı ağırlığın Washington’a aktarılması durumunda Türkiye’nin dış politikasında ne kadar büyük bir şantaj alanı yaratıldığını görmezden gelmektedir.

Gerçek enerji bağımsızlığı, hangi küresel güce daha fazla borçlandığımız veya hangi gücün tankerlerine avro ya da dolar ödediğimizle ölçülmez. Asıl mesele, dışarıdan almak zorunda olduğumuz enerjinin toplam ulusal tüketimimiz içindeki ezici payıdır. Türkiye bugün tükettiği her üç birim enerjinin yaklaşık ikisini ithal etmek gibi vahim bir yapısal krizle karşı karşıyadır. Ocak-temmuz dönemini kapsayan ilk 7 ayda enerji ithalat faturamız, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 7,2 artış göstererek 40 milyar 86 milyon dolarlık korkunç bir seviyeye ulaşmıştır. Sadece temmuz ayındaki tek aylık fatura bile yıllık yüzde 13,2 artışla 5 milyar 826 milyon doları bulmuştur. Bu döviz çıkışı, Türkiye’deki cari açığın, enflasyonun, kur baskısının ve sanayicinin üretim maliyetlerinin ana kaynağıdır. Tankerlerin üzerinde hangi ülkenin bayrağının dalgalandığı, Türk Milleti’nin cebinden çıkan bu milyarlarca doların okyanus ötesine aktığı gerçeğini değiştirmemektedir.

GÖRÜNMEYEN DIŞ POLİTİKA FATURASI

Enerjideki bu kabaran fatura, aynı zamanda Türkiye’nin önüne konulacak çok ağır bir dış politika faturasıdır. Temel enerji girdilerinde dışa bu denli bağımlı olan bir ülkenin, tedarikçileriyle ya da küresel hegemonlarla yaşayacağı her siyasi gerilim anında ekonomik bir silaha dönüştürülür. ABD’den yapılan petrol ve gaz alımları, piyasaya sadece hammadde olarak girmez; beraberinde Amerikan dolar sistemini, Atlantik deniz taşımacılığı tekelini, uzun vadeli ve esnekliği olmayan bağlayıcı sözleşmeleri ve en tehlikelisi Washington’un keyfi yaptırım düzenini getirir.

Bugün ABD, enerjide net ihracatçı bir güç haline gelmesini tamamen mazlum milletlerin ve müttefiklerinin pazarlarını ele geçirerek yeni bir diplomatik kaldıraç yaratma stratejisine bağlamıştır. Geçmişte petrol kuyularının güvenliği için Ortadoğu’ya asker gönderen, darbeler tezgâhlayan Washington, bugün kendi petrolünü ve sıvılaştırılmış gazını hedef ülkelere satarak askeri bağımlılıkla ticari bağımlılığı tek bir potada eritmektedir. Atlantik’in öte yakasından gelecek bir yükün navlun maliyeti, teslimat süresi, rafinerilerimizin teknik uyum zorlukları ve uzun vadeli fiyat riskleri saklanmaktadır. Coğrafyanın sunduğu avantajları reddederek komşularla köprüleri atmak, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de, Suriye’nin kuzeyinde, terörle mücadelede ve Mavi Vatan’da karar alma iradesini bizzat ABD’nin insafına terk etmek anlamına gelir.

ÇÖZÜM: KOMŞULARLA ENTEGRASYON

Çözüm, hiçbir emperyalist gücün ya da okyanus ötesi odağın Türkiye için “vazgeçilmez” olmadığı, tam bağımsız ve bölge merkezli bir sistemi inşa etmektir. Rusya, Azerbaycan, İran ve Irak gibi sınır komşularımızla kurulacak bütünleşik enerji ağları hem lojistik riskleri sıfırlayacak hem de ucuz kaynağa erişimi sürekli kılacaktır. Gerçek tedarik çeşitliliği, bir ülkenin payını ABD lehine sıfırlamak değil, komşu coğrafyalarla milli paralar üzerinden, dolar sistemini dışlayarak takas ve uzun vadeli üretim ortaklıkları geliştirmektir.

Türkiye’nin sahip olduğu eşsiz coğrafi üstünlük, köhneleşmiş neoliberal ezberler yüzünden bir türlü ekonomik ve siyasi bir güce dönüştürülememektedir. Kafkasya’yı, Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı birbirine bağlayan ülkemiz, enerji satın alan edilgen bir son kullanıcı olmaktan süratle çıkmalıdır. Bakü-Tiflis-Ceyhan, TANAP, Türk Akım ve Mavi Akım gibi hatlar, parça parça ticari projeler olmaktan çıkarılarak anti-emperyalist ve bölge merkezli bütünleşik bir enerji güvenliği mimarisinin sütunları haline getirilmelidir. Trakya’da kurulması gereken gaz merkezi ve Ceyhan’ın bir petrol ticaret üssü olarak tahkim edilmesi, ancak komşularla tam güven ilişkisi kurulduğunda anlam kazanacaktır. Türkiye, fiyatı dışarıdan kabul eden ve milyarlarca dolarını okyanus ötesine kaptıran bir pazar olmaya mahkûm edilemez. Tek çıkış yolu Atlantik zincirlerini kırmak, komşularla el ele vermek ve kamucu bir Üretim Devrimi ile enerjide tam bağımsızlığı kararlılıkla ilan etmektir.