14 Ekim 2026 Çarşamba
İstanbul 18°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Engin Arık’ın yarım kalan hayali toryum

Serdar Aliçavuşoğlu

Serdar Aliçavuşoğlu

Gazete Yazarı

A+ A-

Yıllar önce, küresel enerji dengelerindeki değişimi ve Türkiye’nin bu alandaki potansiyelini konuşmaya başladığımızda, karşımızda genellikle temkinli bir sessizlik olurdu. O günlerde Ulusal Kanal’da “Biz Yaparız” programında bu konuyu gündeme taşımak, vatanın geleceği için bir sorumluluk paylaşma çabasıydı. Bugün, TENMAK ve Copenhagen Atomics arasında imzalanan mutabakat zaptı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın bu alana verdiği önem, bu konunun artık somut bir zemine oturduğunu göstermektedir. Biz bu yazıda, Türkiye’nin toryum ve Küçük Modüler Reaktör (Small Modular Reactors-SMR) potansiyelini; bilimin gerektirdiği sorumluluk, vatanseverliğin gerektirdiği sabır ve halkımıza karşı duyduğumuz vicdani sorumlulukla, savunma sanayii ekseninde yapıcı ve derinlemesine bir şekilde ele almaya çalışacağız.

TÜRK SAVUNMA SANAYİSİNİN ENERJİ OMURGASI

Küresel enerji politikaları, fosil yakıtların tükenme eğilimi ve jeopolitik krizlerin tetiklediği arz güvenliği ekseninde köklü bir paradigma değişiminden geçmektedir. Rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir kaynaklar kıymetlidir, ancak modern sanayi toplumlarının ve özellikle stratejik altyapıların ihtiyaç duyduğu kesintisiz “baz yük” enerjisini tek başına sağlamaktan uzaktırlar. İşte bu yapısal zorunluluk, nükleer enerjiyi yeniden gündemimizin merkezine yerleştirmiştir.

Türkiye, son yirmi yılda jeopolitik zorunluluklar ve stratejik bağımsızlık öngörüleri doğrultusunda inşa ettiği savunma sanayisinde eksponansiyel bir büyüme evresine girmiştir. Sektörün 2025 yansımalarında 10 milyar doların üzerine çıkan ihracatı ve rekor seviyedeki Ar-Ge harcamaları, ürün ve teknoloji geliştirme kapasitemizin ne denli arttığının göstergesidir. Ancak bu devasa endüstriyel kapasite; kompozit üretim fırınları, rüzgâr tünelleri, süper bilgisayar modelleme merkezleri ve ağır mühimmat hatları gibi yoğun enerji tüketen altyapıların elektrik ve termal ısı talebini eşi görülmemiş seviyelere çekmiştir.

Sektörel tüketimin boyutlarını rakamlarla konuşmak, konunun ciddiyetini anlamak adına elzemdir. ASELSAN’ın tesislerindeki yıllık elektrik tüketimi 120 milyon kWh (120 bin MWh) seviyelerindedir. TUSAŞ’ın Ankara Kahramankazan yerleşkesindeki ağır sanayi operasyonlarının bu rakamı katbekat aştığı, MKE ve ROKETSAN gibi kuruluşların elektrokimyasal süreçlerinin benzer bir yoğunluk gerektirdiği açıktır. Türk Savunma Sanayisinin toplam pekiştirilmiş elektrik tüketiminin yıllık 1,5 ila 2 terawatt-saat (TWh) bandında olduğu tahmin edilmektedir. Bu tesislerin enerjisinin geleneksel yollarla, ulusal şebeke üzerinden sağlanması; savaş, asimetrik çatışma, siber saldırılar veya elektromanyetik darbe (EMP) gibi senaryolarda telafisi imkânsız riskler taşır. Bu zafiyeti gidermenin tek yolu, “ada modunda” otonom çalışabilen “mikroşebekeler” inşa etmektir. Ve bu mikroşebekenin kalbi, şüphesiz ki toryum yakıtlı SMR teknolojisi olmalıdır.

JEOLOJİK BİR MİRAS OLAN TÜRKİYE’NİN TORYUM ZENGİNLİĞİ

Toryum (Th), doğada uranyumdan çok daha bol bulunan, kendi başına nükleer silah yapımına uygun olmayan, uzun ömürlü ve radyoaktif atık üretimi son derece düşük olan stratejik bir hammaddedir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) verilerine göre, dünya genelinde tespit edilebilir toryum rezervi 6,3 milyon tonun üzerindedir. Türkiye, bu kritik elementin küresel dağılımında, Hindistan ve Brezilya ile birlikte dünyanın en zengin yataklarına ev sahipliği yapan ülkelerin başında gelmektedir.

Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) verilerine göre, Türkiye’nin yalnızca Eskişehir-Sivrihisar (Kızılcaören) bölgesindeki görünür rezervi 380 bin ton civarındadır. Ancak Prof. Dr. Engin Arık ve Nobel ödüllü İtalyan fizikçi Prof. Carlo Rubbia’nın daha geniş çaplı jeolojik öngörülerinde, Malatya ve Isparta gibi potansiyel havzaların da eklenmesiyle Türkiye’nin toplam toryum rezervinin 800 bin ile 880 bin ton arasında, yani dünya rezervinin yaklaşık yüzde 20’si olduğu belirtilmektedir. Sadece Isparta-Aksu bölgesindeki 20 bin tonluk rezervin bile, yüksek verimli yeni nesil reaktörlerde kullanıldığında Türkiye’nin elektrik ihtiyacını onlarca yıl boyunca karşılayabilecek bir potansiyele eşdeğer olduğu unutulmamalıdır. Bu toprakların altındaki bu zenginlik, bir lütuf değil, onu işleyecek bilimsel iradeyi göstermemiz için bize emanet edilmiş bir sorumluluktur.

BİLİMSEL MEKANİZMA VE HIZLANDIRICI SÜRÜMLÜ SİSTEMLER

Toryumun bir enerji kaynağı olarak kullanılabilmesi, Uranyum-235 gibi doğrudan bölünebilen bir yakıtı yakmaktan daha karmaşık bir fiziksel altyapı gerektirir. Toryum-232 “doğurgan” (fertile) bir elementtir. Reaktör kalbinde bir nötron yutarak Toryum-233’e, ardından beta bozunumu ile protaktinyum-233’e ve nihayetinde son bir beta bozunumuna uğrayarak mükemmel bir nükleer yakıt olan, bölünebilir (fissile) Uranyum-233’e dönüşür.

İşte bu transmutasyon sürecinin Türkiye’deki en büyük öncüsü, parçacık fiziği uzmanı merhum Prof. Dr. Engin Arık ve ekibiydi. Arık hocamızın öncülüğünü yaptığı “Hızlandırıcı Sürümlü Sistemler” (HSS) modeli, Nobel ödüllü Carlo Rubbia tarafından “Enerji Yükselteci” olarak formüle edilmişti. Bu sistemde, güçlü bir parçacık hızlandırıcıdan elde edilen proton demeti, reaktörün merkezindeki ağır bir metal hedefe çarptırılarak yoğun bir nötron akısı üretilir ve sistemin nötron jeneratörüne dönüşmesi sağlanır. Sistemin en devrimci yönü, reaktörün fiziksel olarak “kritik-altı” (sub-critical) seviyede tasarlanmış olmasıdır. Herhangi bir acil durumda hızlandırıcının elektriği kesildiği anda proton demeti durur, nötron kaynağı kesilir ve fisyon reaksiyonu milisaniyeler içinde kendiliğinden sönümlenir. Bu fiziksel pasif güvenlik mekanizması, geleneksel reaktörlerde görülen erime kazalarını teorik olarak imkânsız hale getirir.

ISPARTA’DAKİ KARANLIK GÖLGE VE BİLİMSEL VASİYET

Bu satırları kaleme alırken içimiz buruk, vicdanımız ise mahcup. Zira Prof. Dr. Engin Arık ve ekibinin, 30 Kasım 2007 gecesi Isparta’ya giderken yaşadıkları şüpheli uçak kazası, Türkiye’nin toryum ve HSS projelerini uzun yıllar rafa kaldırmış, bu toprakların bilimsel atılımını kanlı bir bıçak gibi kesmiştir. Arık hocamız, Türkiye’de toryumu Uranyum-233’e dönüştürmeyi başarabilen, bu öngörüleri somut projelere dökebilen nadir bilim insanlarımızdandı.

Kazanın ardından eşi Prof. Dr. Metin Arık’ın yaptığı açıklamalar ve WikiLeaks belgelerinde yer alan bilgiler, olayın ardında sabotaj ihtimalini, Türkiye’nin nükleer güç olmasını istemeyen emperyalist odakların parmağını gündeme getirmiştir. “Engin’in bu teknolojiye erişmiş olması nedeniyle hedef alındığını düşünüyorum” diyen Metin Arık Hocamızın bu haykırışı, yıllar geçse de kulaklarımızda çınlamaktadır. Bu dosya, Kaşif Kozinoğlu, Uğur Mumcu ve Muhsin Yazıcıoğlu dosyalarında gösterilen o cesur, kararlı ve vatansever tavırla, Adalet ve İçişleri Bakanlıklarımızca yeniden ve titizlikle ele alınmalıdır. Çünkü bir milletin bilim insanlarına sahip çıkması, onları koruması ve katillerini adalet önüne çıkarması, o milletin geleceğe olan inancının en somut göstergesidir. Biz, bu satırlarla, merhum Engin Arık hocamızı ve o uçakta aramızdan ayrılan değerli bilim insanlarını saygı, minnet ve derin bir hüzünle anıyor; vasiyetlerinin bu topraklarda yeşermesi için söz veriyoruz.

KÜRESEL YARIŞTA PRATİK ADIM: TENMAK VE COPENHAGEN ATOMICS

Geçmişin acı tecrübelerinden ders çıkaran Türkiye, bugün toryum teknolojisinde küresel yarışta yerini almak için somut ve pragmatik adımlar atmaktadır. Çin, Gansu eyaletinde TMSR-LF1 projesiyle toryum yakıtlı Ergimiş Tuz Reaktörü (MSR) teknolojisinde rüştünü ispatlamış, 2024 yılında erimiş tuza toryum ilave ederek dönüşüm sürecini başarıyla doğrulamıştır.

Türkiye de bu teknolojik devrimin dışında kalmamak adına, Türkiye Enerji Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) ile Danimarka merkezli Copenhagen Atomics arasında stratejik bir mutabakat zaptı imzalamıştır. Copenhagen Atomics’in geliştirdiği “Waste Burner” SMR tasarımı, son derece yenilikçi bir mimariye sahiptir. Standart bir 40-feet nakliye konteynerine sığacak şekilde tasarlanan bu modül, 100 MWt termal ve 40 MWe elektrik gücü sağlamaktadır. Sistemin en çarpıcı özelliği, tamamen atmosferik basınçta çalışması ve “donmuş tıkaç” (freeze plug) adı verilen pasif güvenlik mekanizmasıdır. Herhangi bir aşırı ısınmada tuz tabakası erir, sıvı yakıt yerçekimiyle yer altındaki güvenli tanklara akar ve kendi içinde donarak radyoaktif malzemeyi kilitler. Ayrıca bu sistem, klasik reaktörlerin ürettiği tehlikeli nükleer atıkları yakabilme (waste burner) özelliğine sahiptir. Bir modül sahaya getirilir, 10 yıl boyunca kapağı açılmaksızın çalışır ve ardından fabrikaya geri gönderilir. Bu, Türkiye’nin toryum potansiyelini, modern mühendislikle birleştirerek dağıtık enerji ağları kurması için devrim niteliğinde bir köprüdür.

LİYAKAT, SABIR VE KURUMSAL HAFIZA

Ancak unutulmamalıdır ki, bu teknolojiyi ithal etmek yetmez; onu anlamak, içselleştirmek ve nihayetinde millileştirmek zorundayız. Türkiye’de Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, İÜ, İTÜ, ODTÜ ve TENMAK bünyesinde bu altyapıyı destekleyecek parçacık hızlandırıcı ve kimyasal ayrıştırma laboratuvarları mevcuttur. Sorun altyapı eksikliğinde değil, liyakat ve öngörü eksikliğindedir.

Son yıllarda üniversitelerimizde maalesef “peynir ekmek gibi” dağıtılan, bilimsel derinlikten yoksun doktoralar ve cemaat/tarikat dengelerine göre yapılan atamalar, bilimin kutsal koridorlarını aşındırmaktadır. Savunma Sanayii Başkanlığı, Enerji ve Teknoloji bakanlıklarımızın, bu alanda çalışma yapmak isteyen liyakatli akademisyenler ve araştırmacılar için 1 yıllık değil, 5 ila 10 yıllık sürekli ve istikrarlı Ar-Ge çağrıları açması elzemdir. Bilim, aceleye, siyasi hesaplara veya popülist söylemlere gelmez. Bilim; sabır, disiplin, kurumsal hafıza ve en önemlisi liyakat ister. Isparta’da şehit düşen hocalarımızın mirasına sahip çıkmanın en doğru yolu, onların hayalini kurduğu o araştırma merkezlerini, liyakatli ellerle hayata geçirmektir. Bu merkez, Engin Arık Hızlandırıcı Araştırma Merkezi olarak oluşturulmalıdır. Zira bir milletin bilim şehitlerine olan vefa borcu, ancak onların adını taşıyan ve liyakatli nesillerin omuzlarında yükselecek o kutsal koridorlarla ödenir; toryumun ve parçacık hızlandırıcı teknolojisinin Türkiye’deki bağımsızlık yürüyüşü, işte bu temelden filizlenecektir.

BAĞIMSIZLIĞIN ENERJİK TEMİNATI

Türkiye, modüler ve mikro nükleer reaktör teknolojilerine yönelik adımlarıyla, sadece ulusal enerji güvenliğini değil, bölgesel stratejik dengeleri de yeniden şekillendirme potansiyeli taşımaktadır. Daha önce Aydınlık’ta da vurguladığımız gibi, bu teknoloji, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KTC)’nin kabloya muhtaç olmayan, kendi enerjisini üreten bir “Teknoloji ve Enerji Üssü” haline getirilmesi planıyla tam bir uyum içindedir. KKTC’de konuşlandırılacak bir nükleer tesis, bölgedeki Türk varlığını güçlendiren, sembolik olduğu kadar somut bir egemenlik adımı olacaktır.

Prof. Dr. Engin Arık’ın öngörülerini SMR ve MSR teknolojileriyle sentezlemek, Kızılcaören ve Aksu’daki toryum rezervlerini salt bir hammadde olmaktan çıkarıp, “tam bağımsız enerji ve ulusal güvenliğe” dönüştürmek, bu neslin en kutsal görevidir. Nükleer teknoloji, elektrik şebekesi ve savunma sanayisinin bu entegrasyonu, Türkiye’nin 21. yüzyılın teknolojik ve askeri güç denklemlerinde yerini almasına katkı sağlayacaktır. Biz, bu yola çıktık; bu yoldan, bilimin ve vatanın ışığıyla, sabırla ve kararlılıkla yürüyeceğiz.