Eve çekilen aşk 1: Oturma odası
Aristoteles, etik düşünme adına aşkın yüzüne kapıları kapatmıştı. Rousseau, bu kapıları ardına kadar açtı. 18. yüzyılın ortasında, Avrupa’nın salonlarında okurları gözyaşlarına boğan bir mektup-roman yazdı: Julie ya da Yeni Héloïse (Doruk Yayınları). Sonra, modern özyaşam yazımının başlangıcı sayılan İtiraflar (Doruk Yayınları) geldi. İlki aşkın, ikincisi aşkı yaşayan öznenin romanıdır. Her ikisi de romantik aşkın modern Avrupa’da kuruluşunun iki ayrı yönünü imliyor.
Rousseau’nun yaptığı, Aristoteles’in yaptığının hem ardılı hem karşıtıdır. Aristoteles aşkı dostluğun bir taşkın hâli sayarak adını söylemekten kaçınmıştı. Rousseau aşkın adını sanını koyuyor, onu sahnenin tam ortasına çıkarıyor. Ancak sahnenin kendisi artık yer değiştirmiştir. Açık şehir meydanı, perdeleri indirilmiş bir oturma odasına yerini bırakmıştır. Aşk bu oturma odasında, evliliğin, ailenin, vicdanın gözetimi altında, bir mektubun, bir günlüğün, bir itirafın sayfaları arasında varlığını sürdürüyor. Bu değişiklik, modern aşkın doğuşuna işaret etmektedir.
YENİ HÉLOÏSE, ESKİ BASTIRMA
Roman, aşkın her şeyden önce başlığında yerini değiştiriyor. Yeni Héloïse’in “yeni”si öylesine koyulmuş bir sıfat değildir. 12. yüzyıldan, Héloïse’in Abélard’a yazdığı mektuplardan bir adı anıyor ve bu adı yeniden yazıyor. Ortaçağ’daki Héloïse evlenmeyi reddetmişti; Abélard’ı sevmesinin doğrulanması, evliliğin getireceği bütün toplumsal güvenceyi reddetmesinden geçiyordu. Çünkü evlilik, onun gözünde aşkı evcilleştirmenin bir biçimiydi. Aşkın, hediyenin saf hâli olmasını istiyordu: sözleşmeden uzak, kurumdan uzak. Mektuplarında dile gelen şey hem Aristotelesçi ölçünün hem Hıristiyan teolojisinin hem de feodal evliliğin sınırlarını aynı anda zorlamaktaydı.
Rousseau’nun Julie’si tam tersidir. Eğitmeni Saint-Preux’yü tutkuyla seviyor, bu tutku romanın ilk üç bölümünde çok iyi anlatılmaktadır. Romanın açılışında Saint-Preux, ona şöyle diyor: “Sevdiğim, kişinin değil, duyguların güzelliğidir.” Bir başka mektupta, “dileklerimi umut sanmaya cüret ediyorum” diye ekliyor. Sözünü ettiği umut, daha en başında imkânsızdır gerçi. Çünkü tutkunun karşısına bir baba çıkmış ve bir koca dayatmıştır: Wolmar. Julie boyun eğiyor. Romanın asıl mesaisi bu boyun eğişten sonra başlıyor. Çünkü artık görev, aşkı erdeme dönüştürmektir. Rousseau aşkı yenilmiş ilan etmiyor ama, onu evliliğin içine gömüyor ve oradan, başka bir biçim altında, yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Clarens malikânesi, bu dönüşümün laboratuvarıdır âdeta.
Clarens’in tarif edilişi romanda sayfalarcadır. Bahçeler, hizmetkârlar, çocukların eğitimi, evin saat gibi işleyen düzeni… Yazar, sanki bu pastoral mükemmelliğe okuru ikna etmek istemektedir. Yine de aksayan taraflar göze batıyor. Ölçülü kâhya Wolmar, kendini her şeyin merkezine yerleştirmiş bir mühendistir, karısının eski âşığını eve davet etmiş ve onu da düzenin bir parçası yapmıştır. Saint-Preux, malikânedeki “evlat edinilmiş misafir”dir artık. Aşk, böyle elenmiştir. Aristoteles dostluğun üç koşuluyla (süre, eşitlik, süreklilik) aşkı eliyordu, Rousseau evliliğin üç koşuluyla (kurum, mülkiyet, ev içi hiyerarşi) elemektedir. Yani başka bir yolla ama aynı şekilde.
ÖLÇÜNÜN YENİ ADI
Clarens’i okurken, Aristoteles’in orta yolunun yer değiştirmiş olduğunu fark ediyor insan. Dengeyi tutkular ile evlilik arasında kurmaktadır Rousseau. Wolmar, ayık, soğuk, hesaplı yaşamı temsil eden bir filozoftur. Saint-Preux ise aşırılığı, yoğunluğu, çocukluğu temsil ediyor… Roman bu ikisini, malikânenin sınırları içinde, yan yana yaşatıyor. Aşkın “saflaştırılmış” hâli olarak adlandırılan şey, gerçekte aşkın ölçüye iade edilmiş hâlidir, öyleyse. Erdem, burada da taşkınlığı sınırlamanın yöntemidir.
Bütün bu yapı, klasik liberal-burjuva ailenin ön denemesidir aslında. Lukács, Roman Kuramı’nda, modern romanın “anlamdan yoksun bir dünyada ruhun yurtsuzluğu” olduğunu söylediğinde, Yeni Héloïse’i merkezde tutuyordu. Çünkü bu roman, ruhun yurtsuzluğunu dile getirdikten sonra ona bir yurt kuruyor: Clarens. Romanın iki yarısı arasındaki kopuş, aslında modern aşkın iki yüzünü tek bir nesnede topluyor. İlkin, Saint-Preux ile Julie arasındaki tutku, sonra Wolmar’ın evi. Ahlaki kavramlar sınıfların kavramlarıdır demişti Marx 1844 Elyazmaları’nda; doğmakta olan burjuva ailenin kavramları arasında “saflaştırılmış aşk” en zarif biçimlerden biridir, çünkü dışarıyı dışlamak yerine içeriye davet ediyor, bastırmaktan çok dönüştürüyor.
Marx ile Engels’in Komünist Parti Manifestosu’nda burjuva aileyi tarif ettikleri o ünlü pasajı hatırlamanın zamanıdır. Onlara göre burjuvazi, aile ilişkisindeki duygusal örtüyü yırtıp atmış ve aileyi salt parasal bir ilişkiye, sermaye ile özel kazanca dayanan bir sözleşmeye indirgemiştir. Rousseau ise bunun tam tersi bir yapı kuruyor, burjuva evlilik kurumunun bu çıplaklığının üzerine en zarif duygusal örtüyü, estetikle yeniden örtüyor. Marx-Engels’in çekip aldığı şal, Rousseau’nun örttüğü şaldır. Aşk, Clarens’te, sermayenin bekçilik ettiği bir bahçede yeniden büyüyor ve bu büyümenin yumuşaklığı, kapatmanın sertliğini gizliyor. Romanın yarı pastoral, yarı pedagojik üslubu da biraz buradan beslenmektedir.

