13 Temmuz 2026 Pazartesi
İstanbul 25°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Eve çekilen aşk 2: Ölüm döşeği

Cemil Gözel

Cemil Gözel

Site Yazarı

A+ A-

Geçen yazıda Rousseau’nun aşkı evliliğin oturma odasına nasıl yerleştirdiğini tartışmıştım. Şimdi ölüm döşeğinin başındayız.

Eve çekilen aşk 2: Ölüm döşeği - Resim : 1

BİR İTİRAZ

Julie ölmeden önce yazdığı son mektupta, geçen yazıda anlattığım kurulu düzenin aslında ne kadar çürük olduğunu, çatlamaya hazır olduğunu gösteriyor. Mektupta, Saint-Preux’yü sevmekten hiç vazgeçmediğini, onu Wolmar’la geçirdiği bütün yıllar boyunca sessizce taşıdığını söylüyor. Öyleyse ölüm, aşkın yenilgiye uğramamış olduğunu ifşa eden tek dürüst andır. Bu bakımdan Rousseau, Aristoteles’ten farklı olarak bastırmanın başarısız olduğunu kabul ediyor. Ama bir ifşada, ifşanın kendisi kadar nerede edildiği de bir şeyler söyler: Burada aşk, ancak bir vasiyetname içinde, ancak öznenin ölümüyle birlikte söylenebilmektedir. Bu da burjuva mahremiyetin yasasına gönderme değil midir? Aşk söylenebilir ama yalnızca özel mektuplaşmada, son nefeste, ya da itirafla.

Julie’nin son mektubu, “bu, suçum değil, ıstırabımdı” diyor: Bende kalan duygu, irademe rağmen kalmıştır, ahlakıma değil. Bir başka satırda, “yaşamayı, başladığım gibi bitiriyorum” diyerek Wolmar’la geçen yılları sembolik olarak siliyor. Ölmeden önceki son cümlelerinden biri ise meselenin yasal-ahlaki çerçevesini ifşa ediyor: “Seni hep, suçsuzca, sevme hakkı.” Aşkın ancak ölüm yatağında “suç”tan çıkabildiği bir düzenin, kendi içinden alınan itirafıdır bu cümleler. Bir başka yerde “seni terk etmiyorum, seni bekleyeceğim” diyor: Bütün bir ahlaki yapı, bu küçük cümleyle, ölümün öbür yakasına ertelenmiş bir aşkı kabul ediyor.

Bataille’ın egemenlik kavramı, bu sahneyi okurken hep aklımdaydı. Çünkü ona göre aşk harcamadır, kendinden vazgeçmedir, ölçülü olmayan bir veriştir. Julie’nin ölüm yatağındaki itirafı, harcamayı son ana saklamış bir çeşit hesap kapatma eylemi, egemenliğe uzanan ama egemenliği yaşamayan bir an gibi. Aşk, roman boyunca, ölüm yatağında konuşturulmak için bekletilmiş sanki.

Lacan’ın bir yerde yaptığı ayrımı burada hatırlamak da mümkün. Arzu ile aşk arasında, ona göre, asla kapanmayan bir aralık vardır. Arzu, nesnesini hep ıskalar, aşk ise nesnesine vermeye çalıştığını veremez. Julie’nin Wolmar’la geçirdiği on yıl, arzunun son ana ertelendiği bir aralık gibi okunabilir. Saint-Preux’yü artık sevmediğini söyledikçe, sevdiğini gizler; sevdiğini gizledikçe, sevme biçimini siler. Ölüm döşeği bu sıkıştırılmış arzunun açılabildiği tek yerdir. Aşkın gerçeğinin ancak ölümün eşiğinde dile gelmesi, modern aşk söyleminin imzası olarak okunamaz mı?

Eve çekilen aşk 2: Ölüm döşeği - Resim : 2

AŞKIN BİR ÖZNELLİK TEKNİĞİNE DÖNÜŞMESİ

İtiraflar’a gelince, ortaya daha koyu bir tablo çıkıyor. Rousseau İtiraflar’ı, kendisini “doğanın bütün gerçeği” içinde göstermek üzere yazdığını söylüyor. Aşk anlatılarının kitap boyunca yer kaplaması, biraz da bu yüzden olmalı. Madame de Warens (kendi deyişiyle “annem”), Madame d’Houdetot ve Thérèse: Üç farklı kadın etrafında dönen üç farklı aşk anlatısı, anlatıcının kendi öznelliğinin kuruluş malzemesi oluyor. İtiraf burada bir özyapım tekniğidir. Her bir aşk, bir kişinin kendini nasıl kurduğunu gösteren bir vitrin gibi sergileniyor. İtiraflar’da aşk, bir başkasına yönelmekten çok, kendine yöneliyor. Madame d’Houdetot için duyduğu tutku bile romanı yazma sürecinde yaşadığı bir iç sıkıntısının yansıması olarak çıkıyor karşımıza. Sevgili, romanın değil, anlatıcının sahnesindedir. Aşk, ben denilen yapıyı kuran malzemeye indirgenmiş gibidir.

Augustinus İtiraflar’ında huzursuz yürekten söz ederken Tanrı’ya doğru sürüklenmiş bir ruhun rahatsızlığından söz ediyordu. Bu sürükleniş, yazanın kendi deneyimiydi. Rousseau’da ise bu sürükleniş doğrudan yazının konusudur: Aşk, kendi başına bir hakikat süreci olmaktan çıkarılıp özyaşam yazımının kâğıdına dönüşmektedir. Badiou’nun tanımladığı “iki kişinin yaşadığı bir hakikat olayı” olarak aşk, burada giderek tek kişinin yazısına çekilmektedir. Aşkın sırrı, sevenin sevilenle birlikte kurduğu yeni bir gerçeklik değildir artık; sevenin kendi öyküsünde sahneye koyduğu bir motiftir.

Bu öznellik tekniğinin en çarpıcı yerleri çocukluk anıları. Mlle Lambercier’in elinden yediği kötek, küçük Jean-Jacques’ın bedeninde ilk erotik duyumun nasıl ayrıldığını anlatan o sahne, aşkın çocukluk hatıralarından imal edilen bir yara olarak kurulduğunu gösteriyor. Marion’a attığı iftiranın hikâyesi de aynı mantıkla gelişiyor: Sevemediği bir kadının payına düşmesi gereken utancı, çaldığı kurdele aracılığıyla başkasına yıkıyor; bu yıkımı, otuz yıl sonra İtiraflar’ın sayfasında geri alıp kendine ait bir suç olarak yazıyor. Aşk, burada hem doğanın saf akışı diye sunuluyor hem de yazının yer değiştirme oyunlarıyla kuruluyor. Öyleyse şurası kesindir: Anlatıcı, ne kadar samimi olduğunu söylerse söylesin kuruluşun ne kadar yapay olduğunu açık ediyor.

Eve çekilen aşk 2: Ölüm döşeği - Resim : 3

aşk
Yazarın Önceki Yazıları Tüm Yazıları