22 Temmuz 2026 Çarşamba
İstanbul 23°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Eve çekilen aşk 3: Koridor

Cemil Gözel

Cemil Gözel

Site Yazarı

A+ A-

İlk iki yazıda evin yapısını ve duvarlardaki çatlakları göstermeye çalıştım. Şimdi, iki yüzyıllık bir yola, o yola uzanan koridora bakacağız.

DOĞAL AŞK VE TOPLUMSAL AŞK

Rousseau kendilik sevgisi ile kendini beğenmeyi ayırdığında da benzer bir yapı kuruyor. Onun dediğince doğanın saf sevgisi var, toplumsallaşmayla bozulmuş; toplumun yarattığı egoist sevgi var, başkasının gözünde kendini görmenin sefaletiymiş. Rousseau bu ayrımı, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı Üzerine Söylev’de de yapıyor ve yanlış ve doğru aşk diye bir ölçü de getiriyor: Doğru aşk, içe çekilmiş, masum, sahici aşktır, yanlış aşk ise dışarıda, sergilenen, kıyaslamaya açık olan aşk. Bu, doğal olan ile toplumsal olan arasında bir ayrım arayışı olarak okunabilir ve bu ayrım, 18. yüzyıl Cenevre’sinin küçük burjuva idealinin felsefeye terfi etmiş hâlidir.

Empedokles’in kozmik sevgisi, Heraklitos’un karşıtların çekimi, Platon’un Symposium’undaki eros, Aristoteles’te nasıl indirgendiyse, Rousseau’da içselleştiriliyor. Aşk artık dışarıdaki bir kuvvet, dünyayı dünya yapan bir ilke değildir; öznellik tekniğine, mahrem bir mektubun yazıldığı odaya çekilmiştir. Modern aşkın bütün şikâyeti, biraz da bu odanın darlığından.

Goethe’nin Werther’ini de eve çekilmiş bu aşkın doğrudan veliahdı olarak görmek mümkündür. Werther aşkını dışarı taşıyamadığı için kendine bir kurşun sıkmış ve aşkı bir intihar mektubuna kapatmıştı. Hegel’in tarif ettiği mutsuz bilinç figürü, yani kendiyle bölünmüş öznenin sonsuz iç sıkıntısı, Rousseau’nun açtığı odadan çıkamayan bir bilinç hâlinin felsefi tanıklığı sayılabilir. Romantik kuşağın bütün bir aşk anlatısına iç çekiş sözcüğünün damga vurması da bundandır biraz. İçeri çekilmiş aşk, kendine içkin bir estetiğe ihtiyaç duyar çünkü.

Eve çekilen aşk 3: Koridor - Resim : 1

BURJUVA İÇ MEKÂNI

İçeri çekilmiş bu aşkın izlerini Türk romanında bulmak da mümkün. Recaizade Mahmud Ekrem’in Bihruz’u, Araba Sevdası’nda, Periveş Hanım’ı uzaktan sevdiğini sandığında aslında Rousseau’nun mektup-romanından devşirilmiş bir tutkuyu hatırlatmıyor mu bize? Bihruz için aşk, bir başkasını sevmekten çok kendi ithal edilmiş öznelliğini sevmekti çünkü. Halid Ziya’nın Mai ve Siyah’ında Ahmet Cemil, edebiyat ile aşkı aynı odada birikmiş hayaller olarak yaşamıştır. Lamia ile kuracağı bağ, daha tek bir cümleyle dile gelmeden, romanın bütününe yayılmış bir iç çekiş hâlinde uzatılmıştır. Aşk-ı Memnu’da Bihter ile Behlül arasındaki tutku, evliliğin tam içinde ortaya çıkmış ve Julie’nin ölüm döşeğinde söylediğini roman, bir intihar sahnesine yedirmiştir. Türk romanının 19. yüzyıl sonundan başlayan aşk anlatısı, doğrudan Rousseau’nun açtığı odanın Boğaziçi’ne uzanan bir koridoru gibi.

Eve çekilen aşk 3: Koridor - Resim : 2

Walter Benjamin, 19. yüzyılın başkenti Paris’te, burjuvanın iç mekânını özel kişi için bir tür kutu olarak tarif etmişti. Özel kişi o kutuda, dış dünyanın baskısından kaçıp izlerini, hatıralarını, hayallerini biriktirmiştir. Clarens için bu tarifin ön denemesidir denilebilir. Aşk da bu kutunun içinde toplanan izlerden biridir: mektupların, günlüklerin, ölüm öncesi vasiyetnamelerin malzemesi… Adorno’nun, aşk ancak başkasına onun en kendisi olan farklılığında sadık kalabildiğinde aşktır dediğini anımsıyorum. Bu cümle, kutuya dışarıdan vurulmuş bir çekiç darbesi gibi. Çünkü modern aşkın asıl skandalı, sevenin sevilende tanımadığı, kendine indirgeyemediği, kutuya sığdıramadığı yanıdır. Adorno-Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği’nde tarif ettiği aile-içi rasyonalleşme, aşkın evcilleştirilmesinin 20. yüzyıldaki uzantısıdır bu bakımdan. Oysa Rousseau, daha romanın ilk büyük örneğinde, bu evcilleştirmenin hem yapısını kurmuş hem de Julie’nin son nefesinde döküldüğü yeri göstermiştir.

BİR MİRASIN YÜKÜ

İki kitabı yan yana koyduğumda gördüğüm, Aristoteles’in açtığı yolun farklı bir döngüye girdiğidir. Aşk artık adı söylenmeyen bir şey değil ama söylenebildiği biçim, evliliğin, ailenin, mahrem mektubun, ölüm yatağındaki itirafın, özyaşam yazımının sınırlarına çekilmiştir. Sevmek, bir öznelliğin kurucu motifi olarak işliyor. Burası, modern romantik aşkın trajedisinin de beslendiği yerdir: Onu söyleyebilmek için onu evcilleştirmek gerekiyor. Evcilleştirmemek istiyorsan onu söylemeyeceksin. Rousseau bu trajedinin hem ilk büyük yazıcısı hem de ilk büyük tasarlayıcısı.

Bugün hâlâ soğuk, mahrem, hesaplanmış cümlelerle çevrelenmiş bir aşk söylemi varsa, bunun bir nedeni Rousseau’dur. Onun kurduğu içeri-aşk modeli, romandan dizilere, mektuptan mesajlaşma uygulamalarına kadar uzanan koca bir ağ aracılığıyla bugüne gelmektedir. Aşk, kişisel gelişimin malzemesi, terapinin nesnesi, kendinde kalanı bilme çabasının bir parçası olmuştur. Oysa aşk, tanımadığımızdır; kendimizde titremeye yol açan, hep kendimizi bilmediğimiz yerdir. Rousseau bunu yer yer kavrıyor, hatta Julie’nin son mektubunda “bu, suçum değil, ıstırabımdı” diyerek itiraf ediyor ama yapısal olarak kapatma eylemini sürdürüyor. Bu çelişki, bir mirasın yüküdür biraz da: Rousseau’nun günümüze bıraktığı aşk anlatısı, tutkuyu hem anlatıyor hem evcilleştiriyor hem ifşa ediyor hem hapsediyor. Onu okurken, kendi içsel itirafımızı yazmaya çağrılıyoruz ya da o itirafa karşı kendi sözümüzü kurmaya. Belki de Rousseau’dan sonra aşk için söyleyebileceğimiz en cesur cümle, onun sayfalarında en az yazılmış olandır.

Aşk Sevgi Felsefe