08 Ağustos 2026 Cumartesi
İstanbul 23°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Felsefe, devlet ve çok kutuplu gelecek

Ali Alsaç

Ali Alsaç

Gazete Yazarı

A+ A-

İlk yazıda Moskova’da düzenlenen “Geleceğin Felsefesi: Fikirler ve Anlamlar” konferansının genel havasını, öne çıkan konuşmacıları ve çok kutuplu dünyanın entelektüel zeminde nasıl karşılık bulduğunu ele almıştık. Bu kez konferans sonrasında hazırlanan “Sonuç Bildirgesi”nin fikrî yönüyle Rusya’nın bu yeni dünya arayışındaki tarihsel ağırlığını birlikte değerlendirelim.

GELECEĞİ TARİF ETME HAKKI

Moskova’daki toplantı, gelecek tartışmasının Batı merkezli kurumların ve teknoloji tekellerinin kavramlarından çıktığını gösterdi. Artık gelecek yalnızca Washington, Brüksel, Londra ya da Silikon Vadisi tarafından tarif edilmiyor. Moskova, Pekin, Yeni Delhi, Tahran, Ankara, Belgrad, Havana, Kampala ve Buenos Aires kendi tarihsel birikimleriyle bu tartışmanın içindeler. Bu tablo, çok kutupluluğun yalnızca askeri veya ekonomik güç merkezlerinin çoğalmasından ibaret olmadığını gösteriyor. Bilgi, felsefe, kültür ve gelecek tasavvuru da çok merkezli hâle geliyor.

Konferans sonrasında hazırlanan sonuç bildirgesinin ilk önemli vurgusu, geleceğin önceden yazılmış bir kader olarak görülmemesiydi. Gelecek, milletlerin bugünkü tercihleriyle, örgütlenme gücüyle, eğitim sistemiyle, üretim kabiliyetiyle, devlet aklıyla ve kültürel özgüveniyle şekilleniyor.

Tabii ki, barış ve huzur emperyalizmi caydırmamıza bağlıdır. Silah ve irade belirleyicidir.

EPİSTEMOLOJİK EGEMENLİK

Sonuç bildirgesinde dikkat çeken ikinci hat, milletlerin kendi tarihleriyle ve kendi medeniyet birikimleriyle düşünme hakkıdır. Bugünün sömürgeciliği yalnızca toprağa, madene, limana veya enerji hattına el koymuyor. Kavramlara, eğitime, tarihe, kültüre ve gelecek hayaline de yöneliyor. Bir milleti kendi geçmişinden utandırırsanız, devlet geleneğini değersizleştirirseniz, kalkınma hedeflerini dış merkezlerin reçetelerine bağlarsanız, o milletin yarınını da denetim altına alırsınız.

Bu nedenle “epistemolojik egemenlik” kavramı Türkiye açısından da yaşamsal önemdedir. Türkiye kendi geleceğini Atlantik raporlarıyla, Avrupa Birliği normlarıyla, NATO güvenlik belgeleriyle veya küresel finans çevrelerinin beklentileriyle kuramaz. Cumhuriyet birikimi, devlet geleneği, üretim kapasitesi, genç nüfus, bilim insanları ve Avrasya’nın kavşak noktasındaki jeopolitik konumu Türkiye’ye başka bir ufuk sunuyor.

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA EMEK VE MÜLKİYET

Sonuç bildirgesinin insan vurgusu da yapay zekâ çağında özel bir anlam taşıyor. Yapay zekâ, robotik otomasyon, biyoteknoloji ve dijital yönetim sistemleri büyük bir dönüşüm yaratıyor. Bu dönüşüm insanı güçlendirebilir. Aynı teknolojiler insanı veri noktasına, kullanıcı profiline, tüketici davranışına ve algoritmik denetimin nesnesine çevirebilir. Yönü teknoloji tek başına belirlemiyor. Yönü siyaset, mülkiyet ilişkileri, devlet kapasitesi ve uygarlık tercihi belirliyor.

Yapay zekâ çağındaki temel çelişki burada belirginleşiyor. Otomasyon emek verimliliğini toplumsal ölçekte yükseltiyor. Veri, bilgi ve yapay zekâ altyapısı insanlığın ortak birikimine dayanıyor. Fakat bu üretici güç özel mülkiyetin dar kâr mekanizmasına hapsedildiğinde, bolluk yerine işsizlik korkusu, özgürleşme yerine gözetim, bilimsel planlama yerine şirket egemenliği doğuyor. Yapay zekânın toplumsal karakteri ile özel mülkiyetin dar çerçevesi arasındaki gerilim, önümüzdeki dönemin ana meselelerinden biri haline geliyor.

RUSYA'NIN TARİHSEL AĞIRLIĞI

Moskova’daki konferans bu gerilimi felsefe, devlet ve medeniyet düzeyinde tartıştı. Rusya’nın burada özel bir yeri var. Çünkü Rusya yalnızca bir toplantıya ev sahipliği yapmadı; kendi tarihsel birikimini, devlet aklını ve dünya ölçeğindeki ağırlığını bu tartışmanın merkezine yerleştirdi.

Rusya insanlığın ön cephesindeki yükü göğüsleyebilir mi? Savaş meydanları, yaptırım süreci, enerji hatları, nükleer kapasite, uzay altyapısı, savunma sanayisi gösteriyor ki Rusya bu yükü taşıyacak tarihsel ve maddi birikime sahiptir.

Dünyanın en geniş ülkesi olan Rusya, 17 milyon kilometrekareyi aşan coğrafyasıyla Avrupa’dan Pasifik’e, Arktik’ten Karadeniz’e, Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan büyük bir stratejik derinlik oluşturuyor. Petrol, doğal gaz, kömür, uranyum, nikel, paladyum, elmas, altın, orman ve su kaynakları bu derinliği maddi güçle tamamlıyor. Nükleer alanda Rosatom’un dünya çapındaki proje ağı, GLONASS sistemiyle desteklenen uzay ve iletişim altyapısı, hipersonik sistemlerden hava savunmaya uzanan askeri teknoloji kapasitesi Rusya’yı Atlantik kuşatmasına karşı gerçek bir caydırıcı güç haline getiriyor.

Bu maddi kapasitenin arkasında büyük bir insanlık birikimi var. Dostoyevski, Tolstoy, Çehov, Puşkin, Çaykovski, Rahmaninov, Mendeleyev, Pavlov, Tsiolkovski, Korolyov, Landau ve daha birçok isim yalnızca Rusya’nın değil, insanlığın ortak hazinesidir. Bilim, sanat, siyaset, kültür ve sporda yetiştirdiği büyük insanlar Rusya’ya tarihsel özgüven kazandırıyor.

NATO’nun Rusya karşısındaki çıkmazı da bu zeminde okunmalıdır. Atlantik sistemi devasa askeri bütçelerine, medya gücüne ve yaptırım araçlarına rağmen Rusya’yı çözemedi. Ukrayna sahası NATO’nun stratejik sınırlarını açığa çıkardı. Avrupa enerji, sanayi, mühimmat üretimi, siyasi birlik ve toplumsal dayanıklılık alanlarında ağır gerilimler yaşıyor. Kalabalık görüntünün arkasında dağınık irade, yorgun ekonomi ve stratejik tutarsızlık büyüyor.

YÖN VE EYLEM

Türkiye bu tabloyu dikkatle okumalıdır. NATO zincirine bağlı kalmak Türkiye’ye güvenlik getirmiyor. ABD’nin Yunanistan’daki yığınakları, Suriye’nin kuzeyindeki bölücü yapılara desteği, Doğu Akdeniz’de Amerika-İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs hattıyla kurduğu denge ve Karadeniz’i NATO denizine çevirme hedefi Türkiye’nin çıkarlarıyla çatışıyor.

Türkiye’nin önündeki gerçek seçenek Avrasya’dır. Rusya enerji, savunma, nükleer teknoloji, Karadeniz güvenliği ve Orta Asya bağlantıları bakımından stratejik komşudur. Çin üretim, teknoloji, finansman ve Kuşak-Yol bağlantılarıyla büyük imkânlar sunuyor. İran enerji, güvenlik, ulaştırma koridorları ve Batı Asya dengelerinde vazgeçilmez bir ülkedir.

Türkiye, Rusya-Çin-İran işbirliğini açık bir strateji haline getirmelidir. Bu işbirliği enerji, savunma, teknoloji, ticaret, ulaştırma, tarım, yapay zekâ, eğitim ve kültür alanlarına yayılmalıdır. Üniversiteler, düşünce kuruluşları, bilim merkezleri, sanayi odaları ve devlet kurumları Avrasya ölçeğinde ortak çalışma düzenekleri kurmalıdır.

Felsefe