Gazze’de yeni denge: Sarı Hat
Son dönemde iki kritik gelişme bölgesel güvenlik, diplomasi ve kalkınma gündemini belirleyici hale gelmiştir. Birincisi, Gaza Strip (Gazze Şeridi) içinde Israel Defense Forces (İsrail Savunma Kuvvetleri, IDF) tarafından fiili kontrol çizgisi olarak anılan “Yellow Line”nin (Sarı Hat) genişletilmesi ve resmi sınırlandırmaların ötesine geçilmesidir. Bu gelişme, sahadaki askeri ve coğrafi statükoyu kökten değiştirme potansiyeli taşımaktadır. İkincisi ise World Food Programme (Dünya Gıda Programı, WFP) ile insani yardım kuruluşlarının yayımladığı veriler çerçevesinde Gazze’de insani krizin boyutlarının “acımasız” düzeye ulaşması ve açlık, yoksunluk, altyapı çöküşü risklerinin belirginleşmiş olmasıdır.
İsrail’in “Yellow Line” (Sarı Hat) stratejisi, yüzeyde yalnızca bir güvenlik tamponu gibi görünse de gerçekte Gazze’nin coğrafi, demografik ve politik yapısında kalıcı bir dönüşümün habercisidir. Bu çizgi, askerî açıdan “buffer zone” (tampon bölge) gibi işlev görmekte, ancak fiiliyatta “controlled frontier” (kontrollü sınır) halini almaktadır. Böylece Gazze’nin kuzey bölgesindeki hareket kabiliyeti sınırlandırılmakta, sivil halkın güneye doğru zorunlu göçü hızlandırılması amaçlanmaktadır. Bu durum, klasik uluslararası hukukta yer alan “occupation” (işgal) kavramının da ötesinde, “territorial segmentation” (toprak parçalanması) sürecini tanımlar. Uzun vadede bu, Gazze’nin ekonomik damarlarının kopmasına, liman ve altyapı erişimlerinin askeri kontrol altında tutulmasına yol açacaktır.

MODERN TARİHİN EN UZUN SÜRELİ AÇLIK VAKALARINDAN BİRİ
Gazze’de yaşanan insani kriz, modern tarihin en uzun süreli abluka temelli açlık vakalarından biri haline gelmiştir. World Food Programme (Dünya Gıda Programı) ve FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) verilerine göre, 2025 yılı itibarıyla Gazze nüfusunun yüzde 80’i “food insecurity” (gıda güvencesizliği) altında yaşamaktadır. IPC (Integrated Food Security Phase Classification-Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması) ölçeğine göre Gazze’nin bazı bölgeleri “Phase 5-Famine” (Aşama 5-Açlık) seviyesine yaklaşmıştır. Elektrik altyapısının yüzde 90’ı devre dışıdır; sağlık tesislerinin yüzde 70’i işlevini yitirmiştir. Bu veriler, yalnızca insani dramı değil, bölgenin ekonomik çöküşünü de temsil etmektedir.
Türkiye, tarihsel, kültürel ve stratejik bağları nedeniyle Gazze’deki gelişmelere kayıtsız kalamayacak aktörlerden biridir. Olası senaryolardan biri, Türkiye’nin uluslararası onaylı bir “stabilization force” (istikrar gücü) kapsamında yer almasıdır. Bu durumda Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), insani yardım koridorlarının güvenliği ve sınır geçişlerinin denetimi gibi alanlarda rol üstlenebilir. Böyle bir misyon, Türkiye’nin “humanitarian power” (insani güç) kimliğini güçlendirecek, aynı zamanda Orta Doğu’da caydırıcı konumunu artıracaktır. Ancak bu adım, İsrail ile olası diplomatik gerilimleri tetikleyebilir. Özellikle ABD’nin “security partnership” (güvenlik ortaklığı) sistemi içinde Türkiye’nin artan görünürlüğü, bölgedeki statükocu blok tarafından yakından izlenecektir.
Gazze’nin yeniden inşası, yalnızca insani değil aynı zamanda ekonomik bir rekabet alanıdır. Türk inşaat, enerji ve altyapı firmaları, geçmişte Libya, Somali ve Katar gibi bölgelerde edindikleri saha deneyimiyle bu pazarda önemli avantajlara sahiptir. Bu avantaj, Türkiye’nin kamu destekli finansman kurumlarıyla da güç kazanmaktadır. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, yaptığı açıklamada Türk Eximbank’ın 2025 yılı sonuna kadar ihracatçılara toplam 53 milyar dolar düzeyinde nakdi ve gayri nakdi kredi sağlamasının beklendiğini belirtmiştir. Bu tutar, Türkiye’nin dış ticaret ve yeniden yapılanma finansmanında bugüne kadarki en yüksek hedeflerinden biri olarak dikkat çekmektedir.
ÜÇ ANA SENARYO
Önümüzdeki dönemde üç ana senaryo öne çıkmaktadır: Birincisi, Türkiye’nin tam entegrasyon sağladığı “Scenario A-Full Integration” (Senaryo A-Tam Entegrasyon) modelinde, askeri ve sivil düzeyde güçlü bir varlıkla hem diplomatik hem ekonomik etki yaratması mümkündür. İkinci olasılık, “Scenario B-Partial Participation” (Senaryo B-Kısmi Katılım) formudur; bu durumda Türkiye riskleri sınırlı tutar ancak etkinliği de düşük kalır. Üçüncü senaryo olan “Scenario C-Exclusion” (Senaryo C- Dışlanma), Türkiye’nin süreç dışı bırakılması durumunda bölgesel etkinlik kaybı anlamına gelir. Bu senaryoların her biri, Türkiye’nin dış politika stratejisinin gelecekteki yönelimini belirleyecektir.
İsrail Başbakanı Netanyahu, son dönemde uluslararası platformlarda Gazze’de olası “stabilizasyon gücü” (istikrar gücü) içinde Türk askerinin ve Türk şirketlerinin yer almasına karşı çıktığını açıkça dile getirmiştir. Bu tutumun ardında yalnızca diplomatik gerginlik değil, derin jeopolitik ve ekonomik nedenler bulunmaktadır. Öncelikle, Türkiye’nin Gazze’de askeri varlık göstermesi İsrail açısından “regional deterrent actor” (bölgesel caydırıcı aktör) olarak algılanmakta; bu da Tel Aviv’in güvenlik denklemini bozmaktadır. Türkiye’nin NATO üyesi olmasına rağmen son yıllarda Batı dışı ittifaklarla geliştirdiği stratejik özerklik, İsrail yönetimi tarafından “kontrol dışı güç unsuru” şeklinde okunmaktadır.
Diğer yandan, Türk şirketlerinin bölgedeki yeniden yapılanma süreçlerinde aktif rol üstlenmesi, İsrail merkezli ve Batı bağlantılı özel sektör konsorsiyumlarının pazar payını sınırlama potansiyeli taşımaktadır. Özellikle altyapı, enerji ve liman projelerinde Türk müteahhitlerin maliyet ve hız avantajı, İsrail’in bölgesel ekonomik planlarını zorlamaktadır. Bu nedenle Netanyahu yönetimi, “sivil yapılandırma” (civil reconstruction) alanında Türkiye’nin öncülüğünde oluşabilecek ekonomik etkinin siyasi nüfuzla birleşmesinden endişe etmektedir. İsrail’in bu yaklaşımı, aynı zamanda Ankara’nın son yıllarda Filistin meselesindeki yüksek diplomatik görünürlüğünü azaltma arayışının da bir yansımasıdır. Dolayısıyla, Gazze’nin yeniden inşasında Türkiye’nin dışlanması, sadece ekonomik rekabet değil, bölgesel nüfuz mücadelesinin de bir parçası olarak görülmelidir.
BATI ASYA BARIŞINDA TÜRKİYE’NİN ROLÜ
Sonuç olarak, Gazze’de oluşmakta olan yeni düzen, yalnızca askeri veya insani bir kriz alanı değil; Türkiye’nin bölgesel rolünü yeniden tanımlayacağı stratejik bir laboratuvar niteliğindedir. Netanyahu yönetiminin Türk askerini ve Türk şirketlerini sahada görmek istememesi, Türkiye’nin etkisini sınırlamaya yönelik kısa vadeli bir refleks olsa da bu durum Ankara açısından etkinliğini farklı kanallar üzerinden artırma fırsatını da beraberinde getirmektedir.
Türkiye, doğrudan askeri katılımın reddedildiği bir senaryoda bile, insani yardım koridorları, yeniden imar finansmanı, Eximbank ve TİKA destekli kalkınma projeleri aracılığıyla sahada fiili bir varlık sürdürebilir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin “smart power” (akıllı güç) stratejisinin en somut yansımasıdır: sert gücün caydırıcılığını, yumuşak gücün inşa edici kapasitesiyle birleştiren bütüncül bir model…
Böyle bir modelin başarıyla yürütülmesi, Türkiye’yi hem bölgesel istikrarın anahtarı hem de uluslararası insani diplomasinin öncüsü konumuna getirecektir. Gazze’nin yeniden yapılanması sürecinde Türkiye’nin dışlanması değil, dengeleyici ve inşa edici bir aktör olarak dâhil edilmesi, sadece Filistin halkının geleceği açısından değil, Orta Doğu’nun uzun vadeli barış mimarisi bakımından da stratejik bir zorunluluktur.