16 Temmuz 2026 Perşembe
İstanbul 30°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Hangi mezhebe mensupsun? Kör kitleler yıkıcı reçeteler

Mehmet Yuva

Mehmet Yuva

Gazete Yazarı

A+ A-

Tarihsel ve sosyolojik olarak, devletler ve yönetici sınıflar ekonomik krizleri, gelir adaletsizliğini ve derin toplumsal sorunları çözemediklerinde kitlelerin öfkesini yönetmek ve kendi iktidarlarını korumak için sıklıkla günah keçisi yaratma stratejisine başvururlar. Tarih boyunca kullandıkları başlıca enstrümanlar hiç değişmedi: Ekonomik çöküş, işsizlik veya yolsuzluk gibi yapısal problemleri çözmek uzun zaman alır ve büyük kaynak gerektirir. Yönetimler, başarısızlıklarını örtbas etmek için toplumsal öfkeyi yönetimin kendisinden ziyade, ülkedeki azınlıklara, göçmenlere veya dış güçlere yönlendirerek hedef saptırırlar. Kriz dönemlerinde artan hayat pahalılığı ve adaletsizlik, alt ve orta sınıfların birleşerek sisteme karşı ayaklanmasına neden olabilir. Yönetici sınıf, toplumu etnik, dini veya kültürel kimlikler üzerinden bölerek bu “sınıfsal uyanışı” engeller ve kendi tabanını konsolide eder. Sistem ekonomik refah sağlayamadığında, bunu “milli gurur”, “tarihi kimlik” veya “dini bütünlük” gibi soyut kavramlarla telafi etmeye çalışır.

Irkçı ve şovenist (Fransız Ordusu’nda görev yapan, Napolyon’a aşırı, bağnaz, sorgusuz sualsiz bağlı bir subay olan Nicolas Chauvin (Nikola Şoven) isminden memba bir terim) söylemler, halkın ekonomik sıkıntıları unutmasını veya ikinci plana atmasını sağlayan duygusal bir tatmin yaratır. Kötü yönetimin yarattığı korku ve belirsizlik ortamında, “öteki” olarak görülen gruplar varoluşsal bir tehdit (işgalleri, değerlerin yozlaşmasını veya kaynakların tükenmesini hızlandıran unsurlar) gibi gösterilir. Böylece devlet, toplumu koruyan tek güç olarak kendini meşrulaştırır. Günümüzde tekelci kapitalist politikaların yarattığı gelir adaletsizliği, refah devletinin gerilemesi ve istihdam sorunları modern devletlerin en büyük krizleridir. Gıda, sağlık, eğitim ve barınma gibi temel haklara erişim zorlaştığında, yönetici sınıflar bu hizmetlerin yetersizliğini kendi bütçe tercihlerine değil, göçmenlerin veya azınlıkların varlığına bağlar. “Kıt kaynaklar teorisi” psikolojik bir silah olarak kullanılır. Uzmanlar korku ve tehdit karşısında “ilkel beynin” devreye girdiğini söyler.

MESELE SADECE DIŞ AKTÖRLER DEĞİL

Kitleler ise rasyonel oldukları için değil, duygusal olarak köşeye sıkıştıkları için bu oyuna her seferinde düşerler. Suriye, yönetici sınıfın kendi bekasını korumak, toplumsal ve ekonomik krizlerin üstünü örtmek için ırksal, etnik ve mezhepsel bölünmeleri nasıl bir enstrüman olarak kullandığının en acı verici ve spesifik örneklerinden biridir. Şüphesiz ki konu Suriye olduğunda mesele sadece bir iç konu olarak analiz edilmez ancak meseleyi sadece “dış aktörler, dış güçlerin çıkar savaşları, yabancı devletlerin hegemonya mücadelesi” olarak değerlendirilmez. Her iki durum birbirini besleyen unsurlar olarak masaya yatırılmalıdır. 2011’deki ayaklanmalar öncesinde Suriye, derin bir ekonomik kriz dalgası yaşıyordu.

SURİYE’Yİ VURAN ÖZELLEŞTİRME

2000’lerin başında Beşar Esad’ın başlattığı ekonomik özelleştirmeler, zenginliği halka yaymak yerine rejime yakın küçük bir iş adamı zümresinin elinde topladı. 2006-2010 yılları arasında yaşanan büyük kuraklık, kırsal nüfusu çökertti. Milyonlarca yoksul ve güvencesiz köylü, kent çeperlerine göç etti. Yönetici sınıf bu yapısal ekonomik yıkıma hiçbir çözüm üretemedi. Hem rejim hem de Suriye üzerinde vesayet rejimi inşa etmek isteyen yakın-uzak devletler bu sınıfsal ve siyasi öfkeyi yönetebilmek için krizi hızla bir “etnik ve mezhepsel kimlik savaşına” tahvil etti: Muhalif silahlı örgütlerin ezici çoğunluğu “Sünni” kimlik taşıdığından “Alevi rejimi ve destekçilerinin Sünnileri katlettiği, Şii İran ve Komünist Rusya ile birlikte Sünnileri Suriye’den göçe zorladıklarını, ülkede bir demografik temizlik ve Şiileştirme çalışmalarının yapıldığını” etkili olarak propaganda ettiler.

Buna mukabil azınlık grupları, rejimin yolsuzluklarını bilmelerine rağmen, “cihatçı gruplar tarafından yok edilme” korkusuyla rasyonel düşünmeyi bıraktılar ve kendilerini ezen rejimin arkasında hizalandılar. Barışçıl ve ekonomik çözümler arayan geniş kitlelerin sesini tamamen kesti. İnsanlar can havliyle kendi etnik/mezhepsel kamplarına sığınmak zorunda kaldı. Krizin etnik ve mezhepsel olduğu ve çözümün ancak etnik ve mezhepsel bir programla olabileceği propagandaları ülkemiz medyasında, siyasi söylemlerinde ve de ABD, Avrupa, İsrail, Arap Körfez ülkeleri medyası ile devlet yöneticileri ve “din adamlarının” açıklamalarında yoğun olarak işlendi.

HİÇBİR SORUN ÇÖZÜLEMEDİ

En nihayet bu zihniyetin temsilcileri Şam’da iktidar oldu. Mevcut Şara Rejimi ülkenin hiçbir temel sorununu çözemedi. Çözmek için ortaya bir kapasite, kabiliyet ve vizyon koyamıyor. Mevcut durumun vahametinin ülkenin farklı devletler ve ordular tarafından işgal edilmiş olmasıyla, uzun yıllar süren savaşla elbette bir ilgisi de var. Ama ve lakin kendisini “Sünni-Emevi” olarak sunan Y-rejim, Suriye’nin ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuki sorunlarını çözecek bir programa sahip değil. İşin başında esen “latif hava”, yaptırımlar kalkacak, Trump’la çok özel ilişkiler inşa ettik, Avrupa devletleri bize özel bir ihtimam veriyor, zengin Arap ülkelerinden milyarlarca dolar kıymetinde yatırımlar ve yardımlar gelecek, daha adil ve daha müreffeh bir rejim inşa edilecek propagandaları halkın yararına bir netice üretmiyor.

DEVREYE SOKULAN ENSTRÜMANLAR

Devletler ve yönetici sınıflar ekonomik krizleri, gelir adaletsizliğini ve derin toplumsal sorunları çözemediklerinde kitlelerin öfkesini yönetmek ve kendi iktidarlarını korumak için suiistimal edilen kadim enstrümanlar devreye sokuldu; Suriye’de Alevilerden alış veriş yapılmasın, her şeyleri boykot edilsin, kızlarıyla evlenilmesin, onlara kız verilmesin, onlar domuz soyundan, köklerini kurutun gibi akıl akmaz, vicdana sığmaz söylem ve eylemler için çağrıda bulunuyorlar. Bu tür söylemler hem dini hem etnik gruplara yönelik kolektif suç atfı içerdiği için modern uluslararası hukukta da nefret suçu kapsamına girer. Savaş esnasında da bugün de rejimin radikal grupları ve rejimin sessizliği “kolektif sorumluluk” hatasını işliyor. Bu, klasik “toplu cezalandırma ve şeytanlaştırma” dinamiğidir.

Suriye’yi bir DNA rejimine mahkûm ediyorlar. Aslında bu nefret ateşini yakanları yutacak olan yangın olduğunu göremeyecek kadar kör, basiretsiz ve kindarlar. Doğal işleyen devletlerde vatandaş, yaptığı eylemlerden dolayı yargılanır. Ancak kriz içindeki cumhuriyetlerde insan; adı, mezhebi ve dini üzerinden yargılanır. Daha da çöküşe uğramış aşamalarda ise kişi artık ne fikirlerinden ne tutumlarından ne de yaptıklarından sorumlu tutulur; doğduğu mezhepten, ait olduğu coğrafyadan ve hatta kendi DNA’sından sorumlu tutulur.

Bugün Suriye’de görünen manzara tam olarak budur. Suriyeliler ekonomi, hizmetler, güvenlik, adalet ve devlet yönetimiyle ilgili sorulara cevap beklerken; sosyal medyada doktorların, mühendislerin, şoförlerin, esnafların ve sıradan vatandaşların sadece belli bir mezhebe mensup oldukları için boykot edilmesini isteyen organize kampanyalarla karşı karşıya kalıyorlar. “Ülken için ne yaptın?” diye sorulacağına, “Hangi mezhebe mensupsun?” diye soruluyor. Oysa bu soru ne devlet kurar, ne de bir gelecek inşa eder. Sadece daha fazla nefret üretir. Ve o nefret, er ya da geç, herkesten önce onu yakanları yakar.

ekonomi İşsizlik