Hürmüz’de Tavuk Oyunu: İran’ın 47 Yıllık Direnişi
İKİ ARABA BİRBİRİNE DOĞRU
Hürmüz Boğazı’nın suları, son 47 yılın en karmaşık jeopolitik satrancına ev sahipliği yapıyor. Bir yanda İran, boğazı kapatmış; diğer yanda ABD, boğazın Umman Denizi’ne bakan girişini ablukaya almış durumda. Bu, klasik bir “çifte boğaz krizi”dir. Ama aynı zamanda oyun teorisinin en çarpıcı örneğidir: tavuk oyunu. İki araba birbirine hızla yaklaşır; ilk direksiyonu kıran “tavuk” (korkak) olur, kırmayan kazanır, ama ikisi de kırmazsa karşılıklı yıkım. Hürmüz’de taraflar tam bu pozisyondadır. İran “ben sapmam” der, ABD “ben de sapmam” der. Kim önce geri adım atarsa o “kaybeder”. Ancak bu oyunda gerçek kazanan yoktur; sadece daha az kaybeden vardır.
Bu yazıda, üç sabit gerçek üzerinden ilerleyeceğiz: Birincisi, İran son 47 yıldır ABD’nin her maksimum baskı planına karşı bir çıkış planı hazırlamış ve teslim olmamıştır. Bu kez de olmayacaktır. Çünkü olsaydı savaştan önce korkar ve teslim olurdu. İkincisi, ABD’nin iç siyasi takvimi –ara seçimler ve Trump’ın (veya herhangi bir başkanın) en fazla iki yıllık net uygulama penceresi– oyun teorisinde zaman kısıtı olan tarafı daha zayıf kılar. Üçüncüsü, Pakistan, 25 Nisan 2026’da beklenmedik bir hamleyle İran’a gidecek üçüncü ülke malları için altı resmî kara transit koridoru açmıştır. Bu, Hürmüz’ün kelepçesine vurulmuş ince bir anahtardır.
KÜRESEL ENERJİ ŞOKU: DÜNYANIN KALBİNE DARBE
Hürmüz, dünya deniz yoluyla taşınan petrolünün yaklaşık beşte birinin ve küresel LNG arzının önemli bir kısmının geçtiği bir darboğazdır. Birkaç ay çifte abluka durumunda, Brent petrolün fiyatı kısa sürede 120-150 dolar bandını aşar, hatta daha da yükselir. LNG fiyatları özellikle Asya’da patlar; Avrupa ise Rusya gazından sonra ikinci büyük enerji şokunu yaşar. Ancak etki sadece enerji fiyatlarıyla sınırlı kalmaz: navlun ve sigorta maliyetleri katlanır, üre gübresi gibi enerji yoğun ürünlerin ihracatı aksar, bu da küresel gıda fiyatlarını tetikler. Böylece 1973 petrol şokunun modern, daha entegre bir versiyonu ortaya çıkar: stagflasyon (durgun büyüme + yüksek enflasyon) geri döner. Finansal piyasalarda borsalarda sert satışlar, altın ve güvenli liman varlıklarına hücum, petrol hisselerinde yükseliş ve havacılık gibi enerjiye duyarlı sektörlerde çöküş yaşanır. Bu tablo, ne İran’ın ne de ABD’nin kaçınamayacağı ortak bir maliyettir. Ancak İran bu maliyeti 47 yıldır yaşamaya alışkındır; ABD ise seçim döneminde bu maliyete tahammül etmekte zorlanır.
İRAN AÇISINDAN ETKİLER: KISA VADELİ CAYDIRICILIK, UZUN VADELİ DİRENÇ VE ALTERNATİF KORİDORLAR
İran, Hürmüz’ü kapatarak dünyaya “benim petrolüm engellenirse kimsenin petrolü akmaz” mesajını verir. Bu kısa vadeli stratejik caydırıcılıktır. Ancak ABD’nin giriş ablukasıyla İran kendi petrolünü de ihraç edemez hale gelir. Petrol gelirinin kesilmesi döviz krizini derinleştirir, riyal değer kaybetmeye devam eder, enflasyon zaten (%50 bandında) yüksek olan seviyelerden daha da artar (%70-%80). Devletin maaş, sübvansiyon ve askeri finansman kapasitesi kırılganlaşır. Ayrıca İran sadece ihracat yapmaz; bazı gıda, ilaç (%97 kendi üretimi olsa da %3 ithalata bağlıdır), sanayi ara malları ve rafineri ekipmanlarında kısmen ithalata bağımlıdır. Deniz ablukası bu ithalatı da pahalılaştırır veya tamamen kesebilir. Askeri tırmanma riski (mayınlama, tanker saldırıları, müttefik güçlerin devreye girmesi ve doğrudan ABD-İran çatışması) son derece yüksektir.
Ancak İran 47 yıldır bu tür şokları yönetmektedir. 2017’de 5 milyon varil civarında olan petrol üretimi, Trump dönemi maksimum baskı politikalarıyla 2020’de 2 milyon varilin civarına düşmüştü. Peki bu sırada kuyular kurudu mu? Hayır. İran üretimi kısmış, rezervi yeraltında korumuştur. Asıl hasar, yatırım ve teknolojiye erişimin kesilmesiyle uzun vadeli verimlilik kaybı olmuştur. O dönemde İran şu mekanizmalarla şoku yönetti: gölge filo (AIS kapalı tankerler, gemiden gemiye transfer, bayrak değiştirme), Çin’e indirimli satışlar, barter ve dolar dışı ticaret (yuan, ruble, dirhem, altın), kara rotaları (Irak, Türkiye, Orta Asya) ve iç “direniş ekonomisi” (ithal ikame, rasyonelleştirme, IRGC kontrolünde savaş ekonomisine kayış). Bu deneyim İran’a adaptasyon yeteneği kazandırdı. Şimdi bu repertuarına yeni ve çok somut bir kara koridoru eklenmiştir.
PAKİSTAN’IN 6 KARA TRANSİT KORİDORU: İRAN İÇİN “ARKA KAPI LOJİSTİĞİ”
25 Nisan 2026’da Pakistan yönetimi, “Transit of Goods through Territory of Pakistan Order 2026 / SRO 691” ile İran’a gidecek üçüncü ülke malları için altı resmî kara transit güzergâhı açan bir düzenlemeyi yürürlüğe koydu. Bu, 2008 Pakistan-İran kara taşımacılığı anlaşmasına dayanmaktadır ve hemen yürürlüğe girmiştir. Açılan güzergâhlar şunlardır:
Gwadar – Gabd
Karachi / Port Qasim – Lyari – Ormara – Pasni – Gabd
Karachi / Port Qasim – Khuzdar – Dalbandin – Taftan
Gwadar – Turbat – Hoshab – Panjgur – Nagg – Besima – Khuzdar – Quetta/Lakpass – Dalbandin – Nokundi – Taftan
Gwadar – Lyari – Khuzdar – Quetta/Lakpass – Dalbandin – Nokundi – Taftan
Karachi / Port Qasim – Gwadar – Gabd
Bu ne anlama geliyor? İran’ın mallarının doğrudan İran limanlarına (Bandar Abbas, Chabahar gibi) gitmesi yerine, Pakistan’ın Karachi, Port Qasim ve özellikle Gwadar limanlarına indirilip kara yoluyla İran’a taşınması demektir. Yani İran, Hürmüz Boğazı ve kendi limanları üzerindeki deniz baskısını kısmen aşmak için Pakistan’ı “arka kapı lojistik hattı” olarak kullanabilecektir.
Al Jazeera’ya göre en kritik hat Gwadar–Gabd koridorudur; çünkü Gwadar’dan İran sınırına ulaşım sadece 2-3 saat sürmekte, Karachi’den ise 16-18 saat sürmektedir. Yetkililere göre bu hat, taşıma maliyetini Karachi’ye kıyasla %45-55 oranında azaltabilir. Arab News’in bildirdiğine göre ise yaklaşık 3.000 İran varışlı konteyner halihazırda Karachi ve Port Qasim’de beklemektedir. Bunun nedeni, bölgedeki savaş/abluka ortamında gemilerin İran limanlarına yanaşmak istememesi veya sigorta/operasyon maliyetlerinin yükselmesidir.
Tam rahatlama, tam kurtuluş değil: Bu karar İran için son derece önemlidir. Hürmüz’e bağımlılığı kısmen azaltır, temel mallar, gıda, ilaç, konteyner yükleri ve sanayi girdileri için yeni bir nefes borusu açar. Ancak petrol ihracatı gibi büyük hacimli enerji ticaretini bu kara hatlarıyla tamamen telafi edemez. Bir süper tanker milyonlarca varil taşırken, bir kamyon ancak birkaç yüz varil taşıyabilir. Yine de bu hamle, İran’ın abluka altında yönetim kapasitesinin ve proaktif strateji üretme yeteneğinin güçlü sadece bir emaresidir. 47 yıldır teslim olmayan bir ülke, şimdi de komşusunu (Pakistan’ı) lojistik bir müttefik olarak devreye sokmaktadır.
Pakistan’ın çıkarı: Pakistan kendini bölgesel transit merkezi olarak konumlandırıyor. Gwadar limanını canlandırma, lojistik gelir elde etme ve İran üzerinden Batı Asya’ya açılma fırsatı yakalıyor. Ayrıca Afganistan’a bağımlı olmayan batı yönlü bir ticaret hattı kurmuş oluyor. ABD açısından bu hat, İran üzerindeki deniz ablukasının etkisini tamamen kırmaz ama insani/ticari mallar için baskıyı azaltır; bu nedenle Washington tarafından dikkatle izlenecektir.
İRAN’IN DİĞER ALTERNATİF KORİDORLARI (TAM LİSTE)
İran, Hürmüz kapansa bile tamamen izole olmayacak kadar geniş bir coğrafyaya sahiptir. 13-14 ülkeyle kara ve deniz komşusudur. Geliştirebileceği alternatifler şunlardır:
Hazar Denizi hattı: Bandar Anzali, Amirabad gibi limanlar üzerinden Rusya (Astrahan), Kazakistan (Aktau) ve Türkmenistan’a bağlanır. INSTC (Kuzey-Güney Koridoru) bu ağın parçasıdır. Bu hat büyük ölçekli petrol ihracatı yerine gıda, sanayi malı ve swap ticareti için kritiktir.
Chabahar Limanı: En stratejik alternatiftir. Hürmüz’ün dışında, Umman Denizi kıyısındadır. Hindistan için Afganistan ve Orta Asya’ya açılan kapıdır. Chabahar-Zahedan demiryolu tamamlanırsa (2026-2027 beklentisi) İran’ın doğu koridoru güçlenecektir.
Türkiye hattı: Gürbulak-Bazargan, Kapıköy-Razi demiryolu, Van-Tebriz bağlantısı. Petrol tankerine alternatif değil; ancak gıda, ilaç, yedek parça ve finansal barter için hayati önemdedir.
Irak hattı: Elektrik, gaz, gıda, inşaat malzemesi ve siyasi ağlar üzerinden derin bir ekonomik arka bahçe. Ancak ABD baskısına ve iç istikrarsızlığa açıktır.
Türkmenistan ve Orta Asya: Sarakhs demiryolu kapısı, Meşhed hattı ve Türkmen gazının swapı.
Pakistan hattı (yeni): Yukarıda detaylandırılan 6 koridor, özellikle Gwadar–Gabd.
Goreh-Jask hattı: İran’ın en iddialı projesidir. Petrolü Hürmüz’e girmeden Jask terminaline taşır. Teorik olarak Umman Denizi’nden ihracat imkanı tanır. Ancak kapasite, sigorta, tanker erişimi ve ABD donanması karşısında tam çözüm değildir; daha çok bir sigorta poliçesidir.
En gerçekçi kombinasyon: Chabahar + Hazar + Türkiye + Irak + Pakistan’ın yeni koridorları + swap/barter. Unutulmamalıdır ki, kara ve demiryolu kapasitesi petrol tankerlerinin yanında çok küçüktür. İran tamamen boğulmaz, ancak petrol gelirinin büyük kısmını kaybettiğinde ekonomik baskı hızla artar. Bu koridorlar hayatta kalma koridorudur, Hürmüz ölçeğinde petrol ihracatının ikamesi değildir.
ABD NEDEN “İRAN DAYANAMAZ” DİYOR? – EKONOMİK BOĞMA STRATEJİSİ VE OYUN TEORİSİNDEKİ ZAYIFLIĞI
ABD’nin argümanının temelinde ekonomik boğma stratejisi yatar. İran’ın zayıf noktası ordusu değil, petrole dayalı gelir modelidir. Formül şudur: abluka → ihracat durması → döviz krizi → bütçe krizi → iç baskı → siyasi taviz. Ancak tarihsel deneyim –özellikle 1979 İran Devrimi sonrası yaptırımlar, İran-Irak Savaşı dönemi ve 2012–2015 İran yaptırımları gibi ağır şoklar– bu zincirin tam anlamıyla işlemediğini gösterir. İran ekonomisi daralmış, enflasyon ve kur baskısı artmış, petrol ihracatı dönem dönem ciddi düşüşler yaşamıştır; fakat bu süreçler beklenen hızlı sistem çöküşüne dönüşmemiş, aksine rejim çoğu zaman uyum sağlayarak daha da dayanıklı ve ekonomik bağımsızlığa yaklaşmıştır.
Bunun temel nedeni, İran’ın “kırılgan petrol ekonomisi”nden ziyade “uyum sağlayan direnç ekonomisi” özellikleri göstermesidir. Kaçak ve indirimli petrol satışları, alternatif ticaret kanalları, geniş iç pazar ve etkin devlet kontrol mekanizmaları sayesinde ekonomik şoklar tamponlanabilmektedir. Özellikle 2018 ABD'nin JCPOA'dan çekilmesi sonrası dönemde görüldüğü gibi, ihracatın sıfırlanması hedefi gerçekleşmemiş; sistem küçülse de çökmemiştir. Dolayısıyla ABD’nin hatası, kısa vadeli “şok → çöküş” varsayımına dayanmasıdır; oysa İran örneği, uzun vadede “şok → adaptasyon → yeni denge” dinamiğinin daha belirleyici olduğunu göstermektedir.
Diğer taraftan, ABD’li karar alıcılar uzun süredir İran’a yönelik yaptırımların kısa sürede rejimi çökerteceği varsayımıyla hareket etti. Özellikle John Bolton 2018’de “yakında Tahran’da kutlama yapacağız” diyerek rejim değişimini ima etmiş, Mike Pompeo 2018’de ise ekonomik baskının halkı ayaklandıracağını ve İran’ı tavize zorlayacağını savunmuştur (Pompeo JCPOA’den geri çekilirken AB yetkililerine bir gizli ve istihbarat bilgisi vererek, İran 3 veya 6 ay içinde çökeceğini söz vermişti). Benzer şekilde Donald Trump döneminde “İran çökmüş durumda”, “petrol sistemi bitecek” ve “askeri kapasite yok edildi” gibi iddialar dile getirilmiştir. Bu söylemlerin ortak noktası, yaptırım → ekonomik kriz → iç baskı → siyasi çöküş zincirinin hızlı işleyeceği beklentisidir.
Ancak sahadaki gelişmeler bu öngörülerin tutmadığını göstermiştir. İran ekonomisi ciddi daralmalar, yüksek enflasyon ve kur şokları yaşamış; petrol ihracatı dönemsel olarak düşmüştür. Buna rağmen rejim çökmemiş, aksine alternatif ticaret kanalları (özellikle Asya’ya yönelim), kayıt dışı petrol satışları ve devlet kontrollü ekonomik mekanizmalar sayesinde uyum sağlamıştır. Hatta bazı dönemlerde ihracat yeniden toparlanmış ve İran bölgesel etkinliğini sürdürmüştür.
Dolayısıyla bu örnekler, ABD’nin İran’ı “kısa vadede kırılacak petrol bağımlı ekonomi” olarak modellediğini, ancak gerçekte İran’ın “uzun vadede adapte olabilen direnç ekonomisi” özellikleri sergilediğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle Washington’un sıkça dile getirdiği “yakında çöker” beklentisi, pratikte çoğunlukla gecikmiş ya da tamamen yanlışlanmış bir öngörü olarak kalmıştır.
ABD, İran’ın zaten yıllardır yaptırım yorgunluğu çektiğini, enflasyonun yüksek olduğunu, rezervlerinin baskı altında bulunduğunu ve halkın satın alma gücünün aşındığını hesaba katar. Ayrıca “petrolü çıkarıyor ama satamıyor” paradoksuna dikkat çeker: üretimi durdurmak kolay değildir çünkü bazı sahalarda kapatma rezerv ömrüne zarar verebilir ve depolama kapasitesi sınırlıdır. Bazı analizlerde İran’ın depolama kapasitesi dolarsa üretim kesmek zorunda kalabileceği, bunun 12-30 gün gibi kritik bir eşik yaratabileceği tartışılmaktadır. Bu yüzden “kuyular kurur” söylemi teknik değil, ekonomik anlamda kullanılır. ABD’nin hesabına göre bu oyunda İran daha önce yorulur.
Ancak ABD’nin zayıf noktası oyun teorisinde açığa çıkar. Tavuk oyununda iki oyuncu vardır. İran’ın “sapmama” iradesi 47 yıllık pratikle kanıtlanmıştır. ABD ise ne kadar süre sapmaz? İşte burada iç siyaset devreye girer: Ara seçimler ve Trump’ın (veya herhangi bir başkanın) maksimum 2 yıllık bir uygulama penceresi vardır. ABD’de enerji fiyatlarının yükselmesi, benzin fiyatının seçim sonuçlarını doğrudan belirlediği bir siyasi gerçektir. Oyun teorisinde “zaman kısıtı” olan oyuncu daha zayıftır. Yani Trump’ın 2 yılı ve ara seçimlere 4 ayı varsa, İran’ın sonsuz sabrı ve şimdi Pakistan üzerinden alternatif bir kara besleme hattı vardır. Bu asimetri, tavuk oyununun sonucunu değiştirir.
ABD için abluka kısa vadede İran’ı sıkıştırsa da ekonomik maliyeti hemen geri döner: benzin fiyatı yükselir, enflasyon tetiklenir, Fed faiz indiremez, borsa düşer. Bu durum ara seçimlerde iktidar partisini vurur. Ayrıca askeri abluka sürdürmek çok pahalıdır: uçak gemisi grupları, füze savunması, sürekli eskort operasyonları milyarlarca dolar harcar. ABD’nin “sonsuz savaş” yorgunluğu varken, yeni bir deniz çatışmasına girmek siyaseten intihar olabilir. Trump’ın (veya herhangi bir başkanın) bu krizi 4 ay içinde çözmesi, “ben kazandım” diyerek çıkması gerekir. Çözemezse, seçmen tepkisi kaçınılmazdır. İran bunu bilir.
TAVUK OYUNUNUN NİHAİ SORUSU: KİM ÖNCE SAPAR?
Tavuk oyununda iki araba birbirine doğru gider. İran’ın direksiyonu kırması beklenemez çünkü onun için “kırmak” teslimiyettir ve 47 yılın birikimi buna izin vermez. Trump’ın direksiyonu kırması ise prestij kaybıdır ancak siyasi hayatta kısmen “başarılı” olarak kalır. O halde rasyonel seçenek, ABD’nin belirli bir noktada “a little chicken” olarak sapması ve müzakerelere oturmasıdır. Özellikle ara seçimler ve Trump’ın 2 yıllık penceresi, ABD’yi bu yöne iter. Çünkü ABD yönetimi, yüksek enerji fiyatlarının iç siyasi bedelini taşımakta İran’ın taşıdığından çok daha hassastır. İran için acı normalleşmiş, hatta kimliğin parçası haline gelmiştir. ABD için acı seçim kaybettirir.
Pakistan koridoru bu denklemi daha da güçlendirir: İran’ın elinde artık “tamamen boğulmuyorum, nefes alacak bir tüpüm var” diyebileceği somut bir koz vardır. Bu, ABD’nin “dayanamaz” argümanını zayıflatır. İran’ın bu süreci başarılı yöneteceğine dair emareler şunlardır: tarihsel direnç (47 yıldır her ambargoda bir çıkış yolu buldu), proaktif diplomasi (Pakistan’ı ikna ederek 6 resmî kara transit koridoru açtırdı), zaman yönetimi (ABD’nin 2 yıllık penceresini bilerek bekleme stratejisi uygular), asimetrik dayanıklılık (İran toplumu yaptırımları yaşam biçimine dönüştürmüştür) ve yeni kara koridoru Pakistan hamlesi (3.000 konteynerin alternatif güzergâha yönlendirilebilmesi, İran’ın abluka altında nefes almasını sağlayacak bir emaredir). Elbette bu petrol ihracatını çözmez ama gıda, ilaç ve sanayi girdisi krizini hafifletir. Yetmez ama hayatta kalmak için yeterlidir.
FARS KÖRFEZ ÜLKELERİ, ÇİN, HİNDİSTAN, AVRUPA VE DENİZ HUKUKU
En çok sıkışanlar Fars Körfez monarşileridir. Suudi Arabistan kısmen Doğu-Batı boru hattıyla bypass yapabilse de tam ikame mümkün değildir. Katar’ın LNG ihracatı neredeyse tamamen Hürmüz’e bağlıdır ve çok kırılgandır. BAE, Kuveyt ve Irak da ciddi gelir şoku yaşar. Bu ülkeler için finansal stres ve güvenlik ikilemi derinleşir.
Çin için enerji güvenliği alarm verir. Malakka Boğazı’na olan bağımlılığına bir de Hürmüz krizi eklenince “çifte boğaz riski” oluşur. Bu Pekin’i zorunlu arabuluculuğa itebilir. Hindistan ithalat baskısıyla sarsılır. Avrupa ise Ukrayna savaşı sonrası ikinci büyük enerji şokunu yaşama korkusuyla panikler. Bu üçüncü taraflar da oyun teorisinde baskı unsuru yaratarak taraflardan birinin sapmasını ister.
Ayrıca bu kriz sadece bir enerji veya savaş krizi değil; aynı zamanda deniz hukuku krizidir. Eğer İran boğazı kapatıyor ve ABD girişi ablukaya alıyorsa, bu “seyrüsefer özgürlüğü” ilkesine doğrudan meydan okumadır. Bu emsal oluşturursa yarın Tayvan Boğazı, Malakka, Bab el Mendep gibi diğer darboğazlar da tartışmalı hale gelir. Bu, küresel ticaretin temel dayanağı olan deniz hukukunun erozyonu anlamına gelir.
Unutamamalıdır ki, yüzyıllar boyunca Anglo-Sakson güçlerin denizlere ve stratejik su yollarına hâkim olduğu bir gerçekti; bu durum, Alfred Thayer Mahan’ın ortaya koyduğu klasik deniz hâkimiyeti doktriniyle de teorik temel kazanmıştı. Ancak günümüzde Babülmendep Boğazı ve Hürmüz Boğazı gibi kritik geçitlerde yaşanan gelişmeler, bu hâkimiyetin artık çökmüş durumdadır (en azında Hürmüz ve Babülmendep bağlamında). ABD ve İngiltere hâlen küresel deniz gücünün merkezinde yer alsa da, düşük maliyetli asimetrik tehditler, bölgesel aktörlerin artan kapasitesi ve değişen savaş teknolojileri nedeniyle klasik “denizleri kontrol etme” anlayışı ciddi biçimde aşınmıştır. Bu nedenle günümüzde söz konusu olan, deniz hâkimiyetinin Anglo-Sakson elinden çıktığı ve aşındığını söylemek mümkündür.
ENERJİ JEOPOLİTİĞİNİN YENİDEN YAZILMASI VE SONUÇ
Böyle bir kriz üç şeyi hızlandırır: Birincisi, yeni enerji koridorları (boru hatları, kara rotaları, Arktik rotalar) aciliyet kazanır. İkincisi, paradoksal biçimde yenilenebilir enerjiye geçiş hızlanır çünkü fosil yakıt tedarik zincirinin kırılganlığı tüm dünya tarafından açıkça görülür. Üçüncüsü, petrodolar sistemi tartışılmaya başlanır; eğer geçiş ödemeleri alternatif para birimleriyle (yuan, altın, dijital para) yapılmaya başlarsa küresel finans mimarisi de değişir.
Özetle kim kaybeder? İran gelir, ticaret ve savaş riskiyle kaybeder. ABD maliyet, enflasyon baskısı ve uzun savaş riskiyle kaybeder. Fars Körfez ülkeleri ihracat ve güvenlikle kaybeder. Dünya ise enerji istikrarı, büyüme ve fiyat istikrarıyla kaybeder. Bu bir sıfır toplamlı oyun değildir; herkes maliyet öder. Bu tür çift taraflı bir kapanma uzun sürerse, sonuç 1973 petrol şoku, 2008 finansal krizi ve Ukrayna enerji şokunun bir hibriti olur: küresel sistemik bir kriz. İran’ın 2012 sonrası deneyimi onun tamamen çökmediğini, aksine bir “yaptırım ekonomisi” modeli geliştirdiğini göstermiştir. Ancak bu model hayatta kalmayı sağlasa da, refah ve istikrar getirmez.
Tavuk oyununun galibi olmaz; sadece daha az kaybedeni olur. Bugünkü veriler, daha az kaybedenin İran olabileceğini söylüyor. Çünkü İran’ın elinde 47 yıllık direniş deneyimi, coğrafi derinlik, alternatif koridorlar ağı ve en önemlisi zaman vardır. Trump’in ise iki yıllık bir kum saati (1,5 yılı geçmiştir) ve her saniyesi seçimlere sayılan bir takvimi vardır. Pakistan’ın 25 Nisan 2026 tarihli kararı, İran’ın bu oyunda bir hamle daha önde olduğunu gösteren somut bir kanıttır. İran teslim olmayacaktır. Bekleyecektir. Sabırla politika yürütecektir. Ve beklediği sürece, yeni çıkış noktaları bulacaktır. Unutmayalım: 47 yıldır yaptığı tek şey budur.