İki karşıtın bütünüdür Haydarpaşa…
İstanbul’a ilişkin popüler tanımlamalarda bir merhaba ile bir vedanın tam orta yerine oturtulan Haydarpaşa Garı’nın topografik konumu ile bir yolculuğun bitiş ve başlangıç yeri olması, kimi sanat dallarımızın zaman zaman ona ilgi duymasını adeta kaçınılmaz kılmıştır. Örneğin Cemal Süreya “Denemeler”inde Kadıköy ve Haydarpaşa hattını anlatırken garın İstanbul siluetindeki özgün yerini “Anadolu’dan gelenlerin İstanbul’u fethe başlamadan önceki ilk karargâhı” olarak nitelendirir. Ahmet Hamdi Tanpınar ise “Beş Şehir/İstanbul Yazıları”nda İstanbul’un modernleşme dönemi mekânlarını incelerken Haydarpaşa Garı’nı Doğu ile Batı arasında gidip gelen, rayların sesinde hem hüzün hem medeniyet arayışı barındıran bir geçiş noktası olarak ele alır.
Nâzım Hikmet ise “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı bu görkemli taş binanın merdivenlerinde başlatır:
“Haydarpaşa garında 1941 baharında saat on beş / Merdivenlerin üstünde güneş yorgunluk ve telaş / Bir adam merdivenlerde duruyor bir şeyler düşünerek…”
Nâzım Hikmet bu tarihi garı, Anadolu insanının çilesini, umudunu ve İstanbul’a girişini simgeleyen devasa bir sahne olarak kurgular.
Birçok kitabında (Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi ve Değişen İstanbul) adım adım İstanbul’u turlayan Ziya Osman Saba; garın melankolik, ayrılık dolu atmosferini ve giden trenlerin arkasından duyulan özlemi şu satırlarla işler:
“Garın içinde bir düdük sesi / Gidiyorum işte, arkamda bıraktım seni / Haydarpaşa’da akşamüstü / Denizin üstünde tren sesleri…”
Orhan Veli Kanık isim vermese de “Ayrılış” adlı şiirinde; “Bakakalırım giden geminin ardından / Atamam kendimi denize, dünya güzel / Baskı altında tutamam hislerimi…” diye ona bir gönderme yapar.
Ahşap mimarinin egemen olduğu tarihi bir kentin tam orta yerine gökten zembille indirilmiş duygusu veren bu taş yapı; nasıl olmuşsa olmuş bir kentin demirden Galata Köprüsü, denizin tam orta yerindeki Kız Kulesi ve onca zamana dayanmış taştan Galata Kulesi gibi bu kadim kentin hemşerisi konumuna gelmiştir. Ya da bu tarihi kent tümü kendisine yabancıymış gibi görünen bu simgesel yapıları dev yapraklı egzotik bitkiler gibi içine alıp sindirerek kendisi gibi yapmıştır.
Çoğu kişinin geçmiş yaşam kurgusunda hem vedanın hem de merhabanın bir yeri vardır bu garda. Kimi zaman hüzünle sevincin, çoğu zaman da ayrılıkla kavuşmanın, umutla umutsuzluğun bir tren sesi uzaklığındaki tam orta yeridir. Ya bir sondur ya da bir başlangıç…
Metin Eloğlu, “Haydarpaşa sadece bir bina değil, iki dünya arasındaki duygusal bir eşiktir.” der ve devam eder: “Kent sosyolojisinde ve edebiyat eleştirilerinde gar, Anadolu’nun gurbetiyle İstanbul’un imkânı arasındaki bir çizgi olarak tanımlanır.”
Garı ne Anadolu’ya ne de İstanbul’a ait olan “ikisinin arasında kalmış bir düş mekânı” olarak tanımlayanların sayısı da pek az değildir. İlhan Berk ise “Haydarpaşa, rayların denizle bittiği değil, trenlerin denize açıldığı yerdir. Demir ile suyun bu kadar gururla kucaklaştığı bir başka yer yoktur dünyada.” der.
Bir İstanbul sevdalısı olup onun üzerine nice eserler veren Çelik Gülersoy da “Haydarpaşa Garı, Batı tekniği ile Doğu heybetinin Kadıköy kıyısındaki görkemli nikâhıdır. Ne denize yük olur ne de karaya; ikisinin tam ortasında mağrur bir abide gibi durur.” der. Murathan Mungan ise bu tarihi binaya “Umutla korkunun, cesaretle yalnızlığın aynı saniyede yaşandığı tek merdivendir.” diyerek yaklaşır.
Nereden, nasıl bakarsanız bakınız tek bir sözcük yetmez bu binayı tanıtmaya. Biraz eksik kalır… İki karşıtın yarısıdır… Bir araya gelince bütünleşir yarımlar Haydarpaşa’da…