11 Eylül 2026 Cuma
İstanbul 19°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Ahmedinejad’ın O Sözleri Bir “İtiraf” mı?

Doç. Dr. Murteza Ocaklı

Doç. Dr. Murteza Ocaklı

Site Yazarı

A+ A-

İran’ı itibarsızlaştırmak isteyen bazı çevreler, yıllardır aynı komplo anlatısını tekrarlıyor: İran’ın kamuoyu önünde ABD’ye karşı çıktığı, perde arkasında ise Washington’la birlikte hareket ettiği ileri sürülüyor. Bu iddianın başlıca “kanıtlarından” biri olarak da MahmudAhmedinejad’ın 2009 yılında Afganistan ve Irak hakkında söylediği birkaç cümle gösteriliyor.

Ahmedinejad’ın sözleri bağlamından koparılarak İran’ın Afganistan ve Irak’ın işgalinde ABD’ye askerî yardım sağladığı, Amerikan ordusuyla ortak hareket ettiği veya bu savaşların stratejik ortağı olduğu öne sürülüyor. Oysa hem konuşmanın siyasi bağlamı hem de sahadaki somut gerçekler böyle bir yorumu desteklemiyor.

Öncelikle temel bir ayrım yapmak gerekir: İran ile ABD arasında zaman zaman belirli dosyalara ilişkin sınırlı ve dolaylı temasların gerçekleşmiş olması, iki ülke arasında stratejik işbirliği bulunduğu anlamına gelmez. ABD ile İran’ın 7 Nisan 1980’den beri resmî diplomatik ilişkisi yoktur. ABD’nin bugün İran’da faal bir büyükelçiliği veya konsolosluğu bulunmamaktadır; Amerikan çıkarları İsviçre tarafından “koruyucu güç” sıfatıyla temsil edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu olan, normal diplomatik ilişkiler içinde yürütülen düzenli bir ortaklık değil; kriz dönemlerinde belirli güvenlik ve insani meselelerle sınırlı, geçici ve dosya bazlı temaslardır.

Ahmedinejad neyi eleştiriyordu?

Ahmedinejad söz konusu açıklamayı 2009 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri öncesinde, Tahran’da düzenlenen ilk resmî seçim konuşmalarından birinde yaptı. Bu bir uluslararası müzakere masasında yapılmış “itiraf” değil; iç politika ve seçim rekabeti bağlamında, kendisinden önceki Muhammed Hatemi yönetiminin dış politika anlayışına yöneltilmiş bir eleştiriydi.

Ahmedinejad, Hatemi döneminin “gerilimi azaltma” politikasını hedef alıyor; Batı’ya verilen tavizlerin ve atılan uzlaşmacı adımların İran’a hiçbir stratejik kazanç sağlamadığını savunuyordu. Bu bağlamda şöyle diyordu:

“Afganistan’da kendileriyle işbirliği yapıldı, Irak’ta kendileriyle işbirliği yapıldı, nükleer konuda dayattıkları her şey kabul edildi. Sonra Bay Bush çıkıp küstahça ‘İran şer eksenidir’ dedi…”

Buradaki “işbirliği” kelimesi askerî ittifak, ortak savaş veya işgale katılım anlamına gelmiyordu. Ahmedinejad aynı cümlede nükleer dosyayı da anıyordu. Nükleer alandaki “işbirliği”, İran’ın ABD ile birlikte üçüncü bir ülkeye saldırması değil; Hatemi döneminde uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin geçici olarak askıya alınması, ek denetimlerin kabul edilmesi ve Avrupa ülkeleriyle yürütülen uzlaşma girişimleriydi.

Dolayısıyla Ahmedinejad’ın asıl mesajı şuydu: İran Afganistan ve Irak dosyalarında sınırlı diplomatik kolaylıklar sağlamış, nükleer konuda da geri adımlar atmıştı; buna rağmen George W. Bush, 29 Ocak 2002’de İran’ı “şer ekseni”ne dâhil etmişti. “işbirliği” tanımı nükleer konudan ne olduğu net anlaşılıyor. Ahmedinejad bu sonucu, Hatemi’nin uzlaşmacı politikasının başarısızlığının kanıtı olarak sunuyordu.

Başka bir ifadeyle bu sözler, ABD ile gizli bir ortaklığın övülmesi veya itiraf edilmesi değil; Washington’a güvenilerek yapılan sınırlı açılımların karşılıksız kaldığı yönündeki sert bir iç politika eleştirisiydi.

Temas başka, stratejik ortaklık başka

Devletler, aralarında diplomatik ilişki bulunmasa ve birbirlerini tehdit olarak görseler bile savaş, sınır güvenliği, esirler, mülteciler veya bölgesel istikrar gibi zorunlu konularda dolaylı biçimde görüşebilir. Bu tür temaslar tek başına müttefiklik doğurmaz.

İran’ın ABD’nin askerî ortağı olduğundan söz edebilmek için Tahran’ın Washington’a şu imkânlardan en azından bazılarını sağlamış olması gerekirdi:

İran topraklarında askerî üs veya ortak komuta merkezi,
Amerikan savaş uçaklarına saldırı amacıyla hava sahası ve yakıt ikmali,
ABD ordusuna silah, mühimmat ve lojistik destek,
Amerikan kuvvetleriyle birlikte savaşan İran birlikleri,
ortak hedef belirleme ve bombardıman koordinasyonu,
NATO veya ABD komutası altında yürütülen ortak operasyonlar,
Afganistan ya da Irak işgal koalisyonuna resmî katılım.
Bunların hiçbiri gerçekleşmedi. İran ne Afganistan’da ne de Irak’ta ABD öncülüğündeki işgal koalisyonuna katıldı; Amerikan ordusuna üs vermedi, asker göndermedi ve topraklarını bir saldırı koridoruna dönüştürmedi.

O hâlde yaşananları “stratejik işbirliği” diye tanımlamak, diplomatik temas ile askerî ittifak arasındaki farkı bilinçli biçimde silmektir.

İran neden Taliban’ı savunacaktı?

Bazı yorumcular, ABD’nin Afganistan müdahalesini yalnızca “ABD ile Müslümanlar arasındaki savaş” biçiminde sunarak İran’ın Taliban yönetimini koruması gerektiğini ileri sürüyor. Oysa İran ile Taliban arasındaki düşmanlık 11 Eylül 2001’den çok önce başlamıştı.

Taliban, 1990’lı yıllarda İran’ın desteklediği Kuzey İttifakı ile savaşıyor ve özellikle Şii Hazaraları ideolojik düşman olarak görüyordu. Ağustos 1998’de Mezar-ı Şerif’in ele geçirilmesinin ardından Hazara sivillerine karşı büyük katliamlar gerçekleştirildi. Aynı saldırı sırasında İran Başkonsolosluğu basıldı; dokuz İranlı diplomat ile IRNA muhabiri MahmudSaremi öldürüldü. İran bunun üzerine Afganistan sınırına on binlerce asker yığdı ve iki taraf arasında doğrudan savaş çıkması an meselesi hâline geldi.

Taliban yönetimi ayrıca El-Kaide’ye güvenli alan sağlıyor; uyuşturucu kaçakçılığı, mülteci akınları ve sınır güvenliği bakımından İran’a doğrudan tehdit oluşturuyordu. Bu şartlarda İran’ın Taliban’ın iktidarda kalmasını istemesi için hiçbir rasyonel neden yoktu.

11 Eylül’den sonra İran ile ABD arasında Afganistan hakkında yürütülen görüşmeler ortak bir savaş karargâhı kurulması anlamına gelmiyordu. Görüşmelerin odağında Taliban sonrasında yönetim boşluğunun önlenmesi, Afgan grupları kapsayan geçici bir yönetimin kurulması, yeni bir iç savaşın engellenmesi, mülteci baskısının azaltılması, sınır güvenliği, uyuşturucu kaçakçılığı ve Afganistan’ın yeniden inşası bulunuyordu.

İran, Kuzey İttifakı üzerindeki eski etkisini kullanarak Bonn sürecine ve Hamid Karzai liderliğindeki geçici yönetimin oluşmasına katkı sağladı. Ancak Kuzey İttifakı’na verdiği destek ABD adına başlatılmış değildi; Tahran bu grupları 11 Eylül’den ve Amerikan müdahalesinden yıllar önce de Taliban’a karşı destekliyordu.

Bu nedenle Afganistan’daki sürecin en doğru tanımı ortak işgal veya askerî ittifak değil; İran’ın kendi güvenlik çıkarları doğrultusunda yürüttüğü sınırlı diplomatik koordinasyondur.

İran neden Saddam’ı kurtarmak zorundaydı?

Aynı mantık Irak için de geçerlidir. İran’dan Saddam Hüseyin’i ABD’ye karşı korumasını beklemek, İran–Irak ilişkilerinin tarihini yok saymaktır.

1975 Cezayir Anlaşması, Şattülarap’taki —İran’daki adıyla ErvendRud— sınırı, gemilerin seyrettiği en derin hat olan talveg esasına göre belirlemişti. İran da bunun karşılığında Irak’taki Mustafa Barzani liderliğindeki Kürt hareketine desteğini sona erdirmişti.

Saddam Hüseyin, İran Devrimi’nin ardından oluşan karışıklığı fırsat bilerek 17 Eylül 1980’de anlaşmayı tek taraflı biçimde geçersiz ilan etti ve ErvendRud’un tamamı üzerinde egemenlik iddiasında bulundu. Beş gün sonra Irak ordusu İran’a saldırdı. Saddam’ın hedefi yalnızca sınırı değiştirmek değil; petrol zengini Huzistan’ı ele geçirmek ve İran’daki yeni yönetimi devirmekti.

Sekiz yıl süren savaş yüz binlerce İranlının ölümüne (Tahminler toplam İran kaybını —ölü, yaralı, kayıp ve esirlerle birlikte— 600 bin ile 1 milyon kişi arasında göstermektedir) veya yaralanmasına, milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve yüzlerce milyar dolarlık ekonomik yıkıma yol açtı. Irak ordusu İran şehirlerini uçak ve balistik füzelerle vurdu; İranlı asker ve sivillere karşı kimyasal silah kullandı. Bu saldırılar Birleşmiş Milletler incelemeleriyle de belgelendi.

Dolayısıyla Saddam, İran açısından sıradan bir Müslüman ülkenin lideri değildi. İmzaladığı anlaşmayı yırtmış, İran topraklarında hak iddia etmiş, ülkeyi işgal etmiş ve İranlılara karşı kimyasal silah kullanmış bir düşmandı. İran’ın 2003’te Saddam rejimini kurtarmak için ABD ile savaşa girmesini beklemek, gerçekçilik değil ideolojik körlüktür.

Irak görüşmelerinin gerçek içeriği

ABD Irak’a saldırmaya hazırlanırken İran, savaşın kendi topraklarına sıçramasından kaygı duyuyordu. Yeni bir mülteci dalgası, Baas yöneticilerinin veya silahlı grupların İran’a kaçması, Amerikan uçaklarının İran hava sahasına girmesi, Necef ve Kerbela’nın güvenliği, Irak’ın parçalanması ve Saddam sonrasında çıkabilecek bir iç savaş Tahran açısından somut risklerdi.

Bu nedenle Amerikalı ve İranlı yetkililer arasında Paris ve Cenevre gibi yerlerde sınırlı görüşmeler yapıldı. Görüşmelerde İran ordusunun Irak’a girmemesi, savaşın sınırı aşmaması, kaçan Baas yöneticilerinin durumu, yanlışlıkla İran’a düşebilecek Amerikan pilotlarına insani hukuk çerçevesinde işlem yapılması ve Saddam sonrasındaki Iraklı grupların siyasi sürece katılması gibi meseleler ele alındı.

İran’ın önceliklerinden biri de Saddam tarafından desteklenen ve İran–Irak Savaşı sırasında Irak safında yer alan Halkın Mücahitleri Örgütü’nün Irak’taki askerî kapasitesinin ortadan kaldırılmasıydı.

Bir pilotun yanlışlıkla İran topraklarına düşmesi hâlinde öldürülmemesi ve tedavi edilmesi, Amerikan bombardımanına askerî destek sağlamak değildir. İran ordusunun Irak’a girmemesi de ortak saldırı taahhüdü değil, savaşın bölgeselleşmesini önlemeye yönelik bir çatışmasızlık düzenlemesidir.

İran, 2003’te ABD’nin oluşturduğu “Gönüllüler Koalisyonu”na katılmadı; asker, üs, hava koridoru, silah veya lojistik destek vermedi. Saddam’ın devrilmesini engellememek ile Irak’ın işgaline ortak olmak aynı şey değildir.

ABD BELGELERİ NE DİYOR?

ABD’nin kendi resmî belgeleri, İran’la Afganistan ve Irak konusunda gerçekleştirilen temasların gizli bir askerî ittifak değil, belirli meselelerle sınırlı diplomatik koordinasyon olduğunu göstermektedir.

Amerikalı diplomat James Dobbins’in anlatımına göre İran heyeti (dönemin Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed CevadZarif), 2001 Bonn Konferansı’nda Afganistan geçici yönetiminin terörizmle mücadele ve demokratik seçimlere ilişkin taahhütlerinin güçlendirilmesine katkı sundu. İran ayrıca Kuzey İttifakı üzerindeki etkisini kullanarak Hamid Karzai liderliğindeki geçici yönetimin kabul edilmesini kolaylaştırdı.

ABD Kongresi’nde sunulan resmî ifadelerde İran’ın, Afganistan’dan İran’a veya İran üzerinden başka ülkelere kaçmaya çalışan yüzlerce Taliban ve El-Kaide mensubunu geri çevirdiği ya da sınır dışı ettiği ve Karzai yönetiminin istikrarına katkıda bulunduğu belirtilmektedir. Aynı kayıtlara göre Amerikalı ve İranlı diplomatlar, Afganistan konusunda yaklaşık 17 ay boyunca düzenli görüşmeler gerçekleştirdi. İran, George W. Bush’un ülkeyi “şer ekseni”ne dâhil etmesinden sonra bile bu temasları bir süre sürdürdü; ancak Washington, ortaya çıkan diplomatik zemini iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirmek için kullanmadı.

ABD belgelerine göre 2003 Irak Savaşı öncesinde Paris ve Cenevre’de yapılan İran–ABD görüşmeleri de Irak’ın işgaline yönelik ortak bir askerî plan değildi. Görüşmelerde İran kuvvetlerinin Irak’a girmemesi, İran’ın desteklediği Iraklı grupların savaşın ilk aşamasında Amerikan birlikleriyle çatışmaması, kaçan üst düzey Baas yöneticilerinin İran sınırından geçişinin engellenmesi ve yanlışlıkla İran’a düşebilecek Amerikalı pilotlara insani yardım sağlanması gibi konular ele alındı. İran ise Saddam yönetiminin himayesinde İran’a karşı savaşmış olan Halkın Mücahitleri Örgütü’nün Irak’taki kamplarının ve askerî kapasitesinin ortadan kaldırılmasını istedi.

Bu belgelerin hiçbirinde İran’ın ABD’ye askerî üs verdiği, hava sahasını bombardıman amacıyla açtığı, Amerikan ordusuna asker, silah veya lojistik destek sağladığı ya da işgal koalisyonuna katıldığı belirtilmemektedir. Dolayısıyla ABD’nin kendi kayıtlarının ortaya koyduğu tablo, İran’ın Afganistan ve Irak savaşlarının ortağı olduğu değil; savaşların kendi sınırlarına ve güvenliğine yönelik sonuçlarını yönetmek amacıyla Washington’la geçici, sınırlı ve kendi ulusal çıkarlarına dayanan diplomatik temaslar yürüttüğüdür. Kaynak: ABD Kongresi, Iran: Reality, OptionsandConsequences (2007); James Dobbins ve Hillary Mann Leverett’in ifadeleri.

İşgalden sonra yönelim neden değişti?

Saddam rejiminin devrilmesinden sonra ABD ordusunun Irak’a kalıcı biçimde yerleşmesi, İran açısından yeni ve doğrudan bir tehdit yarattı. Amerikan kuvvetleri artık İran’ın hem doğusunda Afganistan’da hem de batısında Irak’ta bulunuyordu.

Tahran bu aşamadan sonra, bir yandan Saddam sonrası siyasi sisteme katılan Şii ve Kürt grupları destekledi; diğer yandan Amerikan askerî varlığının kalıcılaşmasını önlemek için siyasi, ekonomik ve askerî araçlara başvurdu. İran’la ilişkili siyasi partiler ve silahlı gruplar ABD kuvvetlerinin çekilmesi yönünde baskı kurdu. ABD kaynakları, İran’ın bazı Iraklı milis gruplarına eğitim, teçhizat ve danışmanlık sağladığını ileri sürdü; İran ise bu suçlamaların reddetti.

Tartışmalı ayrıntılar bir yana, genel yönelim açıktı: İran, Saddam’ın devrilmesinden sonra Amerikan ordusunun Irak’ta kalıcılaşmasını istemedi. Gerçek bir Amerikan müttefikinin, ABD askerlerinin bölgeden çıkarılmasını isteyen siyasi ve silahlı güçleri desteklemesi beklenemezdi.

ABD savaştı, stratejik sonucu İran değerlendirdi

Saddam’ın devrilmesi İran’ın en tehlikeli bölgesel düşmanını ortadan kaldırdı. Fakat bu savaşı İran planlamadı, finanse etmedi ve yürütmedi. ABD, Saddam rejimini devirdi; ortaya çıkan siyasi boşluğu ise büyük ölçüde İran değerlendirdi.

Irak’taki Şii partiler güç kazandı, İran’la yakın ilişkileri bulunan gruplar devlet kurumlarında etkili oldu ve Saddam döneminde İran’a karşı kullanılan Irak, zamanla Tahran’ın en fazla nüfuz sahibi olduğu Arap ülkelerinden birine dönüştü. Washington bir düşmanı devirmiş, fakat bölgesel rakibi İran’ın önünü açmıştı.

İran’ın Amerikan müdahalesinin sonuçlarından yararlanması, o müdahalenin gizli ortağı olduğunu göstermez. Uluslararası siyasette bir rakibin hatasını kendi lehine çevirmek ile o rakiple stratejik ittifak kurmak aynı şey değildir.

Komplo teorisinin sakladığı gerçek

İran ile ABD arasında Afganistan ve Irak konusunda sınırlı temaslar yaşandığını inkâr etmek doğru değildir. Fakat bu temasların kapsamını büyüterek “gizli ittifak” sonucuna ulaşmak da tarihsel gerçeklerin çarpıtılmasıdır.

İran’ın yaptığı; savaşın kendi sınırlarına taşmasını önlemek, mülteci ve güvenlik risklerini azaltmak, kendisine düşman Taliban ve Saddam rejimlerinin devrilmesinden yararlanmak ve sonrasında Amerikan askerî varlığının kalıcılaşmasını engellemekti. Bu, ideolojik romantizme değil devlet çıkarına dayanan realist bir siyasetti.

Ahmedinejad’ın 2009’daki sözleri de tam olarak bu çerçevede okunmalıdır. O sözler bir “askerî ortaklık itirafı” değil; Hatemi dönemindeki sınırlı diplomatik açılımların ve nükleer tavizlerin Washington’un düşmanca tutumunu değiştiremediği yönündeki eleştiriydi.

Sonuç olarak İran, Taliban’ı ve Saddam’ı korumak zorunda değildi; çünkü her iki yönetim de İran için doğrudan tehdit oluşturuyordu. Ancak onların devrilmesinden yararlanmış olması, İran’ı ABD’nin savaş ortağı yapmaz. Temas ile ittifakı, çatışmasızlık ile ortak savaşı, bir gelişmeden yararlanmak ile o gelişmeyi planlamak arasındaki farkı ortadan kaldıran her yorum, analiz değil komplo teorisidir.