15 Ekim 2026 Perşembe
İstanbul 15°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

İsrail’in jeopolitik yapbozunda intihar cephesi

Doğan Akdeniz

Doğan Akdeniz

Gazete Yazarı

A+ A-

Devletler bazen yenildikleri için değil, kazandıklarını sandıkları savaşın sınırlarını göremedikleri için kaybederler. Askerî güç, kendi hududunu tanımadığında caydırıcılık olmaktan çıkar, stratejik körlüğe dönüşür. İsrail’in İdlib’in doğusundaki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne bıraktığı bombalar, Suriye’de yalnızca bir pisti ve birkaç hangarı tahrip etmedi. O bombalar, İsrail güvenlik doktrininin giderek büyüyen çelişkisini de görünür hale getirdi. Çünkü İran’da tamamlayamadığı savaşı Türkiye’ye doğru genişletmeye çalışan bir devlet, jeopolitik yapbozuna yeni bir parça eklemiyor, sonunu getireceği bir cepheyi kendi elleriyle kuruyor.

EBU ZUHUR’DA CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Ebu Zuhur saldırısının hedefi konusunda Ankara, Şam ve Tel Aviv’den birbirine taban tabana zıt açıklamalar geldi. Türkiye ve Suriye, havaalanında kalıcı bir Türk üssü veya Türk askeri konuşlandırılması bulunmadığını açıkladı. İsrail ise saldırıyı, Türkiye’nin üsse yerleşmek üzere olduğu iddiasıyla gerekçelendirdi. Burada kamuoyuna bütün ayrıntılarıyla açıklanmayan bir alan bulunuyor: Türk askerî heyeti tesiste hangi kapsamda inceleme yaptı? Üssün gelecekteki statüsü ne olacaktı? İsrail hangi istihbarata dayanarak saldırdı? Ankara, İsrail’in tehditlerinden veya saldırı hazırlığından önceden haberdar mıydı?

İsrail’in jeopolitik yapbozunda intihar cephesi - Resim : 1

Devletlerin bütün askerî planlarını açıklaması elbette beklenemez. Ancak devlet sırrı ile gerçeğin toplumdan saklanması aynı şey değildir. İsrail, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeki bir havaalanını Türkiye’nin muhtemel askerî varlığını gerekçe göstererek vuruyorsa, Türk milletinin saldırının gerçek hedefini ve boyutunu öğrenmesi hakkıdır. Stratejik sessizlik, gerçeğin üzerinin örtülmesi anlamına gelmez. Açıklanmayan her olay, düşmanın psikolojik harekâtına ve doğrulanamayan söylentilere açık bir alan bırakır.

Ebu Zuhur’da hedef alınan, mevcut bir Türk üssünden daha çok Türkiye ile Suriye arasında gelişebilecek askerî işbirliği ihtimalidir. Bombalanan pistti, fakat vurulmak istenen Suriye’nin yeniden devlet olma iradesiydi. İsrail’in korkusu bölgedeki Türk askerinden ibaret değildir. Asıl kaygısı, Türkiye’nin eğitim, danışmanlık, teknik yardım, radar ve hava savunması desteğiyle Suriye’nin askerî kapasitesini yeniden ayağa kaldırmasıdır. Çünkü egemen ve savunma yeteneğine kavuşmuş bir Suriye, İsrail uçaklarının üzerinde istediği gibi dolaşabileceği savunmasız bir coğrafya olmaktan çıkacaktır.

İSRAİL’İN SINIRSIZ SALDIRI ÖZGÜRLÜĞÜ

İsrail’in jeopolitik yapbozunda intihar cephesi - Resim : 2

İsrail’in önleyici savaş anlayışı tam da burada kendi paradoksunu yaratıyor. Tel Aviv, gelecekte tehdit oluşturabileceğini düşündüğü her kapasiteyi daha ortaya çıkmadan yok etmeye çalışıyor. Fakat tehdit kavramı sürekli genişletildiğinde savunma ile saldırı arasındaki sınır da ortadan kalkıyor. Bir ülkenin havaalanını onarması, ordusunu yeniden kurması ve başka bir devletten eğitim desteği alması İsrail için savaş gerekçesine dönüşüyorsa, korunmaya çalışılan İsrail’in güvenliği değil, İsrail’in sınırsız saldırı özgürlüğüdür.

Bu nedenle Ebu Zuhur saldırısı münferit değildir. T4, Palmira ve Hama hava üslerinin hedef alınmasıyla aynı stratejik zincirin halkasıdır. İsrail, Türkiye’nin incelediği veya gelecekte kullanabileceği her askerî tesisi vurabileceğine inanıyorsa kendisini Suriye’nin egemenlik makamı yerine koyuyor demektir. Şam’a “Ordunu ancak benim izin verdiğim ölçüde kurabilirsin”, Ankara’ya ise “Suriye’deki hava üstünlüğümü sınırlayacak hiçbir adım atamazsın” mesajı vermektedir.

ESKALASYON GİRİŞİMİ

İsrail’in jeopolitik yapbozunda intihar cephesi - Resim : 3

Türkiye’nin bu mesaja aynı gece uçak kaldırarak cevap vermemesi tek başına zayıflık değildir. Savaş halinde olmayan bir devletin görevi, savaşan tarafın seçtiği anda ve belirlediği zeminde çatışmaya girmek değil, zamanını, şartlarını ve karşılığını kendisinin belirlemesidir. İsrail’in istediği, Türkiye’nin öfkeyle hareket ederek önceden hazırlanmış eskalasyon merdivenine ilk adımı atması olabilir. Devlet aklı, karşı tarafın tetiğine bakarak kendi tetiğine uzanmak değil, çatışmanın askerî, siyasi ve ekonomik sonuçlarını birlikte hesaplamaktır.

Ancak kritik ayrım şudur: Soğukkanlılık başka, karşılıksızlık başkadır. Diplomasi başka, edilgenlik başkadır. Türkiye’nin İsrail’in belirlediği anda savaşa girmemesi stratejik soğukkanlılıktır, fakat bu tutum yalnızca kınama açıklamalarıyla sınırlı kalıyorsa giderek stratejik sessizliğe dönüşür. Soğukkanlılığın değeri, düşmanın hareket alanını daraltan somut sonuçlar ürettiği ölçüde vardır.

İsrail’in saldırısının Türkiye’yi çatışmaya çekmeye yönelik bir eskalasyon girişimi olabileceği ihtimali ciddiye alınmalıdır. Eskalasyon, sınırlı bir gerilimin adım adım daha yüksek bir çatışma düzeyine taşınmasıdır. Türkiye ölçüsüz bir askerî karşılık vermeye zorlansaydı saldıran İsrail değil, “tehdit oluşturan Türkiye” tartışılmaya başlanabilirdi. Suriye’nin egemenliğini ihlal eden bombardıman geri plana itilir, İsrail’in yeni saldırıları savunma gerekçesiyle sunulurdu. Türkiye’nin ilk anda askerî tepki vermemesi bu senaryoyu bozmuştur; ancak senaryonun yeniden denenmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur.

WASHİNGTON’UN GÖRÜNMEYEN AĞI

Bu noktada Washington’un rolü de sorgulanmalıdır. Bir taraftan tarafları itidale çağıran ABD, diğer taraftan İsrail’in askerî üstünlüğünü mümkün kılan silah, istihbarat, radar ve lojistik ağının merkezinde bulunmaktadır. İsrail savaş uçakları Türkiye sınırına 70 kilometre mesafedeki Ebu Zuhur’a hangi hava koridorlarından ulaşmıştır? Lübnan hava sahası, işgal altındaki Golan ve Suriye’nin savunmasız bırakılmış güney bölgeleri nasıl kullanılmıştır? Bölgedeki Amerikan radarları bu uçuşları görmemiş midir? Görmüşse hangi bilgiler kimlerle paylaşılmıştır?

İNCİRLİK VE KÜRECİK DÜĞÜMÜ

Bu sorular bizi kaçınılmaz olarak İncirlik ve Kürecik’e götürüyor. Türkiye, İsrail’i gerçekten durdurmak istiyorsa yalnızca diplomatik açıklama yapmakla yetinemez. Türkiye topraklarındaki askerî ve radar altyapısının İsrail’e doğrudan veya dolaylı istihbarat, erken uyarı, lojistik kolaylık ya da operasyonel avantaj sağlayıp sağlamadığı açıklanmalıdır. Kürecik’te elde edilen radar bilgilerinin hangi komuta zincirinden geçtiği, kimlerle paylaşıldığı ve İsrail’in füze savunmasına katkı sağlayıp sağlamadığı belirsiz bırakılamaz. İncirlik’in bölgesel operasyonlardaki rolü de aynı açıklıkla sorgulanmalıdır.

Bir devlet, bir taraftan İsrail’in saldırılarını kınarken diğer taraftan İsrail’i koruyan askerî ve istihbarat mimarisine ev sahipliği yapıyorsa kendi caydırıcılığında ciddi bir tutarlılık sorunu üretir. Diplomasinin arkasında siyasi, askerî ve ekonomik yaptırım gücü yoksa kınama, karşı tarafın arşivine eklenen bir metinden ibaret kalır. Türkiye’nin İsrail’e karşı gerçek caydırıcılığı, diplomatik ifadelerin sertliğinden değil, İsrail’in hareket kabiliyetini sınırlayacak kararları alabilmesinden doğacaktır.

İRAN’DA TAMAMLANAMAYAN SAVAŞ

İsrail’in bu tehlikeli genişleme arayışı, İran savaşının sonuçlarından ayrı okunamaz. İran’a karşı yürütülen savaşta rejim değişikliği, nükleer kapasitenin bütünüyle tasfiyesi ve Tahran’ın boyun eğmesi gibi hedefler kesin biçimde gerçekleştirilemedi. İran devleti ayakta kaldı, nükleer mesele çözülemedi, Hürmüz Boğazı küresel enerji sisteminin kırılma noktası olmayı sürdürdü.

GOLAN’DAN EGE’YE JEOPOLİTİK YAPBOZ

İsrail şimdi İran üzerinden birleştiremediği bölgesel hattı, İran’ı baypas ederek başka güzergâhlardan kurmaya çalışıyor. Golan’dan Suriye’nin içlerine, oradan Doğu Akdeniz’e; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden Yunanistan ve Ege’ye uzanan parçalar aynı jeopolitik yapbozun içine yerleştiriliyor. Bu yapbozun ideolojik çerçevesi ‘kutsal topraklar’, siyasi gerekçesi İsrail’in güvenliği, stratejik sonucu ise Türkiye’nin güneyden ve batıdan kuşatılmasıdır.

Güneyde parçalanmış ve hava savunmasından yoksun bir Suriye; Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlayan enerji projeleri, GKRY’de genişleyen askerî altyapı; Yunanistan’la geliştirilen hava savunması, istihbarat ve insansız sistem işbirlikleri… Bunlar birbirinden kopuk gelişmeler değildir. Parçalar yan yana getirildiğinde Türkiye’nin hareket alanını daraltmayı amaçlayan daha büyük bir resim ortaya çıkmaktadır. Ebu Zuhur’a bırakılan bombalar da bu resmin Suriye köşesine yerleştirilmek istenen parçalardır.

YAPBOZUN EN BÜYÜK TASARIM HATASI

Ancak yapbozun en büyük tasarım hatası, Türkiye’yi edilgen bir parça sanmasıdır. Türkiye, başkalarının çizdiği resimde kendisine ayrılan boşluğa yerleşecek bir ülke değildir. NATO’nun ikinci büyük ordusuna, gelişen savunma sanayisine ve Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya uzanan stratejik ağırlığa sahip Türkiye’yi yeni bir hedef olarak değerlendirmek, askerî cesaretten çok stratejik ölçüsüzlüktür.

SOĞUKKANLILIKTAN SOMUT CAYDIRICILIĞA

Türkiye’nin cevabı öfkeyle verilmiş erken bir kurşun olmamalıdır. Fakat cevap yalnızca diplomatik kınama da olamaz. Suriye ile kapsamlı savunma işbirliği kurulmalı, Suriye’nin radar ve hava savunma kapasitesi güçlendirilmeli, İsrail uçaklarının kullandığı koridorlar daraltılmalı, bölge ülkeleriyle ortak güvenlik düzeni oluşturulmalı, İncirlik ve Kürecik’in İsrail’i koruyan sistem içindeki konumu yeniden değerlendirilmelidir. Diplomasi, askerî kapasitenin alternatifi değil, o kapasitenin siyasete tercüme edilmesidir.

SON PARÇA İSRAİL’İN SONU OLUR

Savaş bir deneme, güç sınama oyunu ya da geri dönüşü mümkün bir diplomasi yöntemi değildir. Türkiye savaşı arzulamaz; fakat kendisine dayatılan bir savaşın zamanını, zeminini ve sonucunu belirleyecek tarihsel birikime ve askerî güce sahiptir. İsrail, kendi çizdiği hayalî haritaları gerçeğe dönüştürmek uğruna Türkiye’yi jeopolitik yapbozunun son parçası sanıyorsa, karşısındaki ülkenin başka devletlerin tasarladığı resme sığmayacağını da hesaplamalıdır. Çünkü Türkiye o yapbozu tamamlayacak parça değil, bütün masayı devirecek güçtür. İsrail’in kendi çizdiği haritalar için tamamlamaya çalıştığı yapbozun son parçası, kendi sonunu getirecektir. Bir savaş olacaksa kazanan Türkiye, çizdiği yayılmacı haritalarla birlikte haritadan silinen ise İsrail olacaktır.