İzin hakkım, kreş daha çok hakkım
Türkiye’de hızla düşen doğum oranları en önemli gündem başlıklarımızdan. Hükümet geride bıraktığımız 2025 yılını Aile Yılı ilan etse de atılan adımlar gençleri ev bark sahibi olup bir de üstüne çocuk yapmaya ikna etmeğe pek yetmedi. Üstelik atılan adımlar tanıdık bir formülden öteye gitmedi: Annelerin doğum sonrası ücretli izin süresini artırmak. Babalara da artı 5 gün.
İlk bakışta aile kurumunu destekleyen bu hamleler olumlu olmakla beraber, bütüncül bir sosyal politika anlayışına maalesef yaklaşamıyor. Aksine, Türkiye’de kadının çalışma hayatında yıllardır mücadele ettiği eşitsizlikleri daha da derinleştiren kusurlu bir vizyon olup olmadığını da tartışabiliriz.
***
Doğum sonrası iznin neredeyse tamamının kadına verilip erkeğin sürecin dışında bırakılması, çocuğun bakımını tamamen ve sadece anneye yükleyen o eski toplumsal kodların yeniden üretimi de olabilir mi?
Kadınların iş hayatında karşılaştığı cam tavanlar, mülakatlarda gizli gizli sorulan “Çocuk planınız var mı?” soruları, hamilelik haberini işten çıkarmayla kutlayan işverenler ve sırf bu risk yüzünden yaşanan fırsat eşitsizlikleri ortadayken; kadının işten uzak kaldığı süreyi tek taraflı artırmanın çok da kapsayıcı bir iyilik niteliğinde olduğunu söyleyemeyiz.
***
Bununla beraber, genç yetişkinlerin çocuk sahibi olmaktan imtina etmesinin asıl sebebinin izin günlerinin azlığındansa içinde bulunduğumuz ekonomik darboğaz ve geleceğe dair güvenlik endişeleri olduğunu görüyoruz. Bugün bir ailenin en büyük kâbusu “Çocuğuma kim bakacak?” sorusu haline gelmiş durumda. Anne, anneanne, babaanne, dede, hala, teyze… Bakım bir yere kadar paylaşılabiliyor. Ancak anne işe başlayıp, yakınlar da çekildiğinde en önemli sorunlardan biri başlıyor: Kreş!
Özel kreş fiyatlarının asgari ücreti aştığı, hatta beyaz yakalı maaşlarıyla yarıştığı günümüzde, ebeveynlerden birinin (ve bunun kim olduğu hepimizce malum) işi bırakması bir tercih değil, matematiksel bir zorunluluk haline gelmiş durumda.
***
İşin bir diğer vahim boyutu ise işverenlerin tutumu ile cezasızlık hali. Yasalarla belirlenmiş çalışan sayısına ulaşan iş yerlerinin kreş açma zorunluluğu bilinen bir gerçek. Ancak birçok şirket, kreş açmanın maliyetine katlanmak yerine, oldukça düşük kalan cezaları ödemeyi tercih ederek bu sorumluluktan kaçıyor. Bu yasal boşluk ve denetimsizlik, yükü yine doğrudan ailenin ve kadının omuzlarına bırakıyor.
Halbuki düşen doğum oranlarını tersine çevirmenin ve sağlıklı nesiller yetiştirmenin esas çözümü, “Al sana birkaç ay daha izin” demek olmasa gerek. Asıl çözüm; ulaşılabilir, güvenli, nitelikli ve ücretsiz bakım hizmetlerini ülke çapında, mahalle bazında yaygınlaştırmaktır. Erken çocukluk dönemi eğitimi ve bakımı bir lüks değil, temel bir haktır.
Çocuk yetiştirmek sadece kadının değil; anne ve babanın eşit, toplumun ve devletin ise ortak sorumluluğudur. Babayı bakım sürecine yasal olarak eşit şekilde dahil etmeyen, işverenleri kreş açmaya gerçekten mecbur bırakmayan ve ücretsiz kurumsal bakım ağlarını kuramayan hiçbir politika yaramıza merhem olamaz.