Küresel kârlar: Yükseliş eğilimi mi?
2025 yılının sonunda, küresel ekonominin devlerindeki şirket kârları, durağan geçen bir 2024 yılının ardından yeniden vites yükseltti. Aşağıda ele alacağımız küresel veriler; ABD, Birleşik Krallık, Japonya, Almanya ve Çin’deki kârların (ulusal hesaplardan ve kendi para birimleri cinsinden alınarak) GSYİH ağırlıklı ortalaması hesaplanarak elde edilmiştir.
2008-2009 Büyük Resesyonu’ndan bu yana “Uzun Depresyon” olarak adlandırdığım döneme denk gelen 2010’lu yıllarda, küresel şirket kârlarının yıllık ortalama büyüme oranı yüzde 3,9 seviyesindeydi. Ancak 2020’lerin ilk yarısında bu ortalama büyüme oranı ikiye katlanarak yüzde 7,7’ye ulaştı. Yine de bu oran, kredi musluklarının sonuna kadar açık olduğu 2000’li yıllardaki yüzde 16,1’lik ortalama büyüme hızının hâlâ çok gerisinde. Bu süreçte küresel kârlarda sadece iki kez düşüş yaşandı: Biri 2015 sonundaki mini “kâr resesyonu”, diğeri ise 2020’deki pandemi çöküşüydü.
KÜRESEL KÂRLILIKTA COĞRAFİ EKSEN KAYMASI
2007 öncesindeki on yıllık dönemde, Çin’in kurumsal sektörü kârlılıkta başı çekiyordu; kârlarındaki yıllık ortalama artış yüzde 26,7’yi bularak Japonya ve ABD’nin üç katından fazla bir hıza ulaşmıştı. Ancak 2010’lara gelindiğinde tablo değişti ve Çin’in kâr büyüme oranı sert bir şekilde geriledi. Japonya hariç diğer ekonomilerde de kâr büyümesi yavaşlama gösterdi. 2020’lerde ise şu ana kadar Japonya ve ABD’deki ortalama kâr büyümesi yeniden ivme kazandı; hatta ABD’deki oran 2010’lu yıllara kıyasla iki kattan fazla arttı. Buna karşın, hem Alman hem de İngiliz şirketlerinin kâr büyümesi 21. yüzyılın ilk çeyreğinde kelimenin tam anlamıyla sefil bir performans sergiledi. Kârlılık açısından bakıldığında, Japon sermayesi oldukça iyi bir iş çıkardı, ABD şirketleri de keza öyle; ancak Avrupa sermayesi sınıfta kaldı.
Tüm bu tablodan ne anlam çıkarmalıyız? 2020’li yıllara ait veriler, büyük ekonomilerdeki sermayenin bir çöküşe doğru sürüklenmediğini gösteriyor. Tabii burada istisna Almanya; zira oradaki kâr büyümesi, ülkenin içinde bulunduğu mevcut resesyon ortamını net bir şekilde teyit ediyor.
ABD KURUMSAL SEKTÖRÜ VE KARLILIK ORANLARI
Resmi verilerden yola çıkan Basu-Wasner kârlılık hesaplamasını kullanarak ABD’ye odaklandığımızda, 2020’li yıllardaki yıllık kâr büyümesinin, 1980’lerin neo-liberal döneminden bile daha yüksek olduğunu görüyoruz. 1970’lerdeki daha yüksek olan rakam ise tamamen o dönemdeki yüksek enflasyondan kaynaklanıyordu.
Kurumsal sermayenin kâr oranı, Marksist terimlerle ifade edecek olursak; toplam kârın (artı değer), şirketlerin elindeki sermaye stokuna (sabit ve döner varlıklar) ve üretimde emeği istihdam etmenin maliyetine bölünmesiyle tanımlanır. ABD ekonomisindeki genel kâr oranı, 1990’ların sonundaki neo-liberal toparlanma döneminin bitişinden bu yana hafif bir düşüş eğilimindeydi. Ancak ABD ekonomisinin üretken sektörünü izole ederseniz (yani gayrimenkul, finans, sigorta ve kamuyu dışarıda bırakırsanız), üretken varlıkların kâr oranının 2010’lu yıllar boyunca 2020’deki pandemi çöküşünün sonuna kadar sert bir şekilde düştüğünü görürsünüz. Bu durum, 2008-2009 Büyük Resesyonu’nu ve 2020’deki pandemi çöküşünü açıklayan temel etkendir. Fakat o günden bu yana, üretken varlıkların kârlılığı yeniden yükselişe geçti.
BÜTÇE AÇIKLARI VE KÂR İLİŞKİSİ TARTIŞMASI
ABD’de —ve bu bağlamda Japonya’da— genel kârlardaki ve sermaye kârlılığındaki bu toparlanmanın arkasında yatan neden nedir? Bu konu oldukça tartışmalı. Rockefeller Vakfı Başkanı Ruchir Sharma yakın tarihli bir makalesinde, ABD’deki kâr büyümesinin yalnızca artan hükümet bütçe açıkları sayesinde hızlandığını savunuyor. Şirket kârları üzerindeki vergi yükünün azaltılması ve artan hükümet sübvansiyonları kârları yukarı taşıdı. Sharma durumu şöyle özetliyor: “Toplam kurumsal kazançlar 1990’ların sonundaki GSYİH’nin yüzde 7’si seviyesinden bugün yüzde 11’ine yükseldi. Amerikan iş dünyasının dinamizmi burada bir rol oynadı elbette, ancak vergi indirimleri ve hükümet harcamaları da bir o kadar etkili oldu. Son dönemde ABD’nin bütçe açığı GSYİH’nin yüzde 6’sının üzerine çıktı ve bu büyüklükte bir açık, hanehalklarına ve şirketlere devasa bir gelir transferi yapıldığını gösterir.” Sharma, “Bütçe açıkları kurumsal kârların yarısından fazlasını oluşturdu ki bu, dot-com dönemindeki seviyenin iki katı. Devlet desteğini çekip aldığınızda, ABD şirketlerinin kârları o kadar da olağanüstü görünmeyecektir” sonucuna varıyor.
Sharma burada, en basit ifadesiyle “yatırımın kârları yönlendirdiğini, kârların yatırımı yönlendirmediğini” öne süren Kalecki denklemine dayanıyor. Bu yaklaşıma göre, eğer bir hükümet büyük bir bütçe açığı veriyorsa, yani “eksi tasarruf” yapıyorsa, bu durum yatırımları ve dolayısıyla kârları canlandırabilir. “Dolayısıyla, iyi bilinen bir muhasebe formülü olan Kalecki-Levy Denklemine göre, kurumsal kârlar kısmen hükümetin bütçe açığının bir aynasıdır. Bu çerçeveden bakıldığında, bütçe açıkları, 1990’ların sonundan bu yana kazançların GSYİH içindeki payının artmasına en büyük katkıyı sağlayan tek unsur olmuştur.”
NEDENSELLİK SORUNU: KÂR MI YATIRIMI DOĞURUR?
Ancak daha önce birçok yazımda ve platformda defalarca tartıştığım gibi, Kalecki özdeşliği (kârlar = yatırım) sadece matematiksel bir eşitlikten, yani bir özdeşlikten ibarettir. Bu eşitlik bize nedenselliğin yönünü göstermez. Yatırım gerçekten kârları tetikler mi ve hükümetin “eksi tasarrufu” (bütçe açıkları) kârları yukarı çeker mi? Bana göre bu nedensellik ilişkisi tamamen tersinden okunmaktadır. Kapitalizmde yatırımı yönlendiren şey kârlardır. Eğer meseleye bu yönden bakarsak, kârlardaki artışın hükümet harcamalarından kaynaklanmadığını görürüz; bu artış ancak ve ancak işçilerin sömürü oranındaki bir artışla, yani ABD ekonomisinde kârların ücretlere oranla aldığı payın büyümesiyle açıklanabilir. Nitekim kurumsal kârların ABD GSYİH’si içindeki payı şu an tarihi zirvelerinde seyrediyor.
Kârlar aşırı hükümet harcamaları yüzünden değil, emeğin ulusal gelirden aldığı payın tarihi bir dip noktaya gerilemesinden dolayı yükseliyor.
YAPAY ZEKÂ KUMARI VE GELECEĞİN KÂRLILIĞI
Eğer kâr payındaki bu yükseliş sürdürülebilir kılınır ve hızlandırılabilirse, ABD’deki kâr oranı gelecekte daha da yukarı tırmanabilir. Burada pek çok şey, yapay zekâ şirketlerinin ve onların potansiyel müşterilerinin veri merkezlerine yaptığı devasa yatırımların, kârlılıkta radikal bir sıçrama yaratıp yaratmayacağına (iş gücünü ikame ederek ve böylece göreceli ücret faturasını düşürerek) bağlı olacak. Sharma’nın önceki bir makalesinde de belirttiği gibi: ABD ekonomisi şu an “tüm varlığını yapay zekâ üzerine yatırmış büyük bir kumar” görünümünde. Bu konunun detaylarına bir sonraki yazımda yeniden döneceğim.