Mekke Anlaşması: Batı Asya’da güvenlik düzeni değişiyor
Mekke’de 7 Ağustos’ta imzalanan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Ortak Savunma Anlaşması’nın mürekkebi kurumadan tartışma başladı. Bir kesim, anlaşmayı doğrudan “İran’a karşı ittifak” olarak ilan etti. Bunun bir ABD-İsrail projesi olduğunu öne sürenler de oldu.
Mekke Anlaşması’nı anlamak için de önce şu soruyu sormak gerekir: Bu anlaşmayı mümkün kılan bölgesel ve küresel koşullar nelerdir? Çünkü Mekke’de imzalanan belge, birdenbire ortaya çıkmış bir anlaşmanın belgesi değil. Arkasında son yıllarda Batı Asya’da biriken büyük değişiklikler var.
ESKİ GÜVENLİK DÜZENİ ÇÖKTÜ
ABD’nin 1990-91 Körfez Savaşı’ndan bu yana kurduğu düzenin temel varsayımı basitti: Körfez’in güvenliği ABD’nin askeri gücüyle sağlanacaktı. Irak ve Afganistan işgal edildi, Suriye’de 2011’de devam operasyonu geldi. Fakat bölge ülkelerinin direnişi sonucunda Irak’tan çekilme, Afganistan’dan çekilme, Suriye’yi parçalama operasyonunun karaya oturması ve nihayetinde İran’la savaşta hedeflenen amaca ulaşılamaması, bu düzenin sınırlarını birer birer ortaya çıkardı. 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, İran’ın askeri kapasitesini ortadan kaldırarak bölgenin güvenlik denklemini Washington ve Tel Aviv lehine kesin biçimde değiştirmeyi hedefliyordu. Bu olmadı. Burada meselenin özü, ABD’nin bölgeyi kendi askeri gücüyle güvenli tutabileceği iddiasının bölge ülkeleri açısından eskisi kadar inandırıcı olmaması.
İSRAİL’İN SALDIRGANLIĞI HEDEFLEDİĞİ SONUCU VERMEDİ
7 Ekim 2023 sonrasında İsrail’in Gazze’deki savaşı, Lübnan ve Suriye’deki operasyonları ve İran’a yönelik saldırıları bölgesel güvenlik sistemini değiştirdi. İsrail’in amacı, askeri üstünlüğünü kullanarak bölge ülkelerinin hareket alanını daraltmak ve kendi güvenlik anlayışını kabul ettirmekti. Fakat sonuç bunun tersi oldu. İsrail İran’ı bölgesel denklemden çıkaramadı, Arap ülkelerini kendi güvenlik anlayışı etrafında birleştiremedi. Körfez ülkeleri de Filistin meselesini politikalarının merkezinde tutmaya devam etti. Suudi Arabistan, Filistin Devleti’ni, 1967 sınırlarını ve iki devletli çözümü kalıcı barışın şartları arasında sayıyor. İsrail’in askeri gücü bölge ülkelerinin siyasi tutumlarını belirlemeye yetmedi.
KÖRFEZ ÜLKELERİ İRAN’A KARŞI SAVAŞA SÜRÜKLENMEDİ
İran, savaş sırasında Körfez’deki Amerikan üslerini ve bazı Körfez ülkelerindeki hedefleri vurdu. Bu saldırılar, bölge ülkelerinde ciddi güvenlik kaygısı yarattı. Nitekim 19 Mart’ta Türkiye’nin de katıldığı Riyad toplantısında İran’ın bölge ülkelerine yönelik saldırılarının durdurulması istendi. Fakat buna rağmen Körfez ülkeleri, ABD-İsrail’in yanında İran’a karşı saf tutmadı. İran’ın saldırılarına karşı çıkmak başka şey, İran’a karşı ABD-İsrail savaşına katılmak başka şey. Suudi Arabistan, ABD’nin bütün çabalarına, İsrail’in provokasyonlarına rağmen ikinciyi tercih etmedi.
SUUDİ ARABİSTAN-İRAN NORMALLEŞMESİ ORTADAN KALKMADI
Mekke Anlaşması’nı daha geniş arka planda ele almak için önemle hesaba katılması gereken bir olgu, Çin’in arabuluculuğunda Mart 2023’te başlayan Suudi Arabistan-İran normalleşmesi. Pekin Anlaşması’nın uygulanmasını izlemek için, Çin-Suudi Arabistan-İran üçlü mekanizması oluşturuldu. Bu mekanizma 2024’te Riyad’da toplandı. 9 Aralık 2025’te, yani ABD-İsrail’in İran savaşından yalnızca birkaç ay önce, üçüncü üçlü komite toplantısı Tahran’da yapıldı. Yani savaşın hemen öncesinde, Riyad-Tahran normalleşmesi devam ediyordu.
Savaşın başlamasıyla Suudi Arabistan ile İran arasındaki güvenlik sorunları elbette ağırlaştı. Bunu görmezden gelmek gerçekleri çarpıtmak olur. İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları ciddi bir sorun yarattı. Körfez ülkeleri de İran’ın saldırılarını açık biçimde kınadı. Fakat diğer taraftan Suudi Arabistan savaşın genişlemesini önlemek için diplomatik kanalları açık tuttu. Çin, bu süreçte İran’ı dışlayan değil, İran’ı da içeren bir diplomatik çözüm için devredeydi. 31 Mart’ta Çin ile Pakistan beş maddelik barış girişimi açıkladı.
Çin aynı zamanda Pakistan’ın en yakın stratejik ortaklarından biri. Rusya ise İran’la stratejik ortaklığını sürdürürken Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle enerji ve diplomatik ilişkilerini koruyor. Böylece ortaya tek bir askeri ittifak değil, birbirine bağlanan çok merkezli ilişkiler ağı çıkıyor. Bu ağın hiçbir yerinde İran’ın bütünüyle sistem dışına itilmesi bir hedef değil.
TÜRKİYE’NİN ÖNERDİĞİ GÜVENLİK MODELİ MEKKE’DEN ÖNCE VARDI
Mekke Anlaşması’nın arkasındaki düşünceyi anlamanın en önemli anahtarı Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamaları. Fidan, 13 Nisan’da bölgesel güvenlik sorunlarının temelinde ülkelerin birbirine güvensizliğinin bulunduğunu vurguladı ve çözüm olarak, “her ülkenin diğerinin toprak bütünlüğüne, egemenliğine ve güvenliğine güvence vermesini” önerdi. Ve daha önemlisi, savaşın ortaya çıkardığı bölünmeye rağmen, “İran’ı da kapsayacak şekilde, her türlü çözümün bir parçası da İran olmak zorunda.” dedi (AA, 13 Nisan 2026). Bu cümle, Mekke Anlaşması’nın İran’a karşı kurulmuş bir bölgesel blok olduğu iddiasıyla bağdaşmıyor. Çünkü Ankara’nın ilan ettiği uzun vadeli vizyonda, İran sistemin dışında bırakılmıyor. Tam tersine, İran’ı dahil ederek herkesin güvenliğine hizmet edecek bir bölgesel sistem kurulması hedefleniyor.
Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan dışişleri bakanlarının oluşturduğu dörtlü R4 mekanizması da 2026 yılı içinde, Riyad, İslamabad, Antalya ve Kahire’de art arda toplandı. Nisan ayında Antalya’daki üçüncü toplantının gündemi doğrudan “bölgesel sahiplenme” ve “bölgesel sorunlara bölgesel çözümler” olarak tanımlandı (AA, 17 Nisan 2026). Mısır, nisan ayında Türkiye ve Pakistan’la birlikte İran-ABD müzakerelerini destekleyen diplomatik koordinasyonda yer aldı.
İRAN NE DİYOR?
Bu anlaşmanın “İran’a karşı herhangi bir caydırıcılık boyutu olmadığını” söylemek gerçekçi değil. İçindeki ülkelerin ve İran’ın mevcut pozisyonları dikkate alındığında tabii ki böyle bir boyutu var. Suudi Arabistan İran saldırılarından doğrudan zarar gördü. Pakistan ve Türkiye de bölgesel istikrarsızlığın kendi güvenliklerine ve ekonomilerine yayılmasından kaygılı. Ama bu durumdan, “Bu anlaşmanın amacı İran’ı hedef almaktır.” sonucu çıkmaz. Anlaşmanın metni belirli bir ülkeyi hedef göstermiyor. Hakan Fidan da anlaşmanın İran’a veya herhangi bir ülkeye karşı olmadığını açıkça söyledi. Anlaşmanın genişletilmesi ve başka bölge ülkelerinin katılımı hedefleniyor.
Daha da önemlisi İran’ın ilk resmi tepkisi de bunu doğruluyor. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’ta anlaşmadan korkmak için neden bulunmadığını söyledi ve bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini kendi kapasiteleriyle sağlamasını olumlu bulduklarını belirtti. Bunun için mekanizmanın kapsayıcı olması ve bölgenin gerçek tehditlerini ele alması gerektiğini söyledi (AA, 10 Ağustos 2026).
GELİŞEN DÜNYANIN İNİSİYATİFİ
Mekke Anlaşması’nı dünya çapındaki daha geniş dönüşümün içinde görmek gerekir. Bölge ülkelerinin büyük güçler arasındaki rekabetin nesnesi olmaktan çıkıp kendi güvenliklerinin öznesi olmaya yönelmesi, başlı başına stratejik bir değişikliktir. Türkiye’nin burada özel bir konumu var. NATO üyesi olmakla birlikte Rusya ve Çin’le çok boyutlu ilişkiler sürdürüyor; İran’la komşu, Suudi Arabistan ve Pakistan’la stratejik ortaklıklar geliştiriyor, Mısır’la R4 mekanizması içinde bulunuyor. Bu tablo, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi sıkıştıran ABD-İsrail-Yunanistan-GKRY hattına karşı alternatif bir güç dengesi zemini oluşturabilir. Bunun için Mekke’deki üç ülkeyi R4’teki Mısır’dan, Suudi Arabistan-İran normalleşmesinin arkasındaki Pekin faktöründen, Çin-Pakistan ve Çin-İran stratejik ilişkilerinden ve Rusya-İran-Körfez bağlantılarından ayrı düşünmemek gerekir.
Olgular bize şunu söylüyor: ABD’nin bölgesel güvenlik düzeni ciddi biçimde sarsılmıştır. İsrail, askeri üstünlüğü vasıtasıyla bölgeyi yeniden düzenleme girişiminde bölge ülkelerini teslim alamamıştır. Suudi Arabistan ile İran arasındaki Çin destekli normalleşme savaşla birlikte ortadan kalkmamış; Türkiye de İran’ın gelecekte bölgesel güvenlik sisteminin parçası olması gerektiğini açıkça ilan etmiştir. Bütün bunlar, Mekke Anlaşması’nı “İran’a karşı ABD-İsrail projesi” diye açıklamanın eldeki olguları açıklamaktan çok, onları önceden belirlenmiş bir şablona yerleştirmek olduğunu gösteriyor.
Doğrusu şudur: Mekke Anlaşması, İran’a karşı kurulmuş bir “Sünni NATO’su” değil; çok kutuplulaşmanın hızlandığı ve emperyalist hegemonyanın gerilediği koşullarda, Batı Asya ülkelerinin kendi güvenliklerini dış güçlerin müdahalesinden bağımsız olarak kurma iradesinin somut bir ifadesidir.
Bu süreç henüz tamamlanmış değildir. İçinde çelişkiler vardır. İran ile Körfez ülkeleri arasında ciddi güvenlik sorunları, bölge ülkeleri arasında farklı öncelikler vardır. Ama yeni düzenler zaten bütün sorunların çözülmesiyle değil, eski düzenin çözülmesiyle doğar.