14 Ekim 2026 Çarşamba
İstanbul 18°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Mekke’nin asıl meselesi ekonomi ve eksik halka: İran

Serhat Latifoğlu

Serhat Latifoğlu

Gazete Yazarı

A+ A-

Mekke'de, 7 Ağustos günü Safa Sarayı'nda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan bir ortak savunma anlaşmasını imzaladı. Ertesi gün bütün gazeteler aynı yerden baktı; kaç asker, hangi silah, hangi üs. Anlaşmanın "İslam NATO'su" olup olmadığı tartışıldı. Bu yorumlarda eksik olan şey ekonomik boyuttu. Ve daha da önemlisi anlaşma bugünkü haliyle eksiktir. Eksik olan halkanın adı İran'dır.


GÜVENLİK KARŞILIĞI DOLAR DÜZENİ

1971'de Amerika doların altına çevrilebilirliğini kaldırdı. Bretton Woods çöktü, dolar karşılıksız kaldı. Peki karşılığı ne oldu? Petrol. 1974'te kurulan denklem basitti: Amerika Körfez monarşilerinin güvenliğini garanti edecek, onlar da petrolü dolarla satacak ve elde ettikleri fazlayı Amerikan tahvillerinde tutacaktı. Yani dolar artık altına değil, petrole ve o petrolü koruyan uçak gemilerine dayanıyordu. Düzenin taşıyıcı kolonu ekonomik değildi, askerîydi.
Şimdi şu soruyu soralım: Güvenliği artık Washington sağlamıyorsa, para neden Washington'da dursun? Mekke Anlaşması'nın gerçek anlamı burada. Bu anlaşma bir tahvil satmıyor, bir para birimi ilan etmiyor, bir merkez bankası kurmuyor. Ama elli yıllık bir denklemin askerî kolonunu gevşetiyor. Kolon gevşerse üstündeki bina da zamanla çöker. Kimse yarın Körfez petrolünün dolarla satılmaktan çıkacağını beklemesin; ama yön bellidir. Ve bu yön petrodoların yıkılışının en somut adımıdır.


ELLİ YEDİ ÜLKE GELİRİN ONDA BİRİ

İslam İşbirliği Teşkilatı'nın elli yedi üyesi var ve bu ülkeler dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini barındırıyor. Peki küresel gelirin ne kadarını üretiyorlar? Onda birini. Küresel mal ticaretindeki payları yüzde on-on bir civarında. Nüfusun dörtte birine sahipsiniz, gelirin onda birini üretiyorsunuz. Bu bir kader değildir, bu bir örgütlenme sorunudur. Teşkilat kendi içindeki ticaret için yüzde yirmi beş hedefi koymuştu; hâlâ ulaşılamadı. Avrupa Birliği'nde bu oran yüzde altmışın üzerindedir. Sebep basit; İslam İşbirliği Teşkilatı bildiri üreten bir kurumdur, program üreten bir kurum değil. Elli yedi üye, yarım yüzyılda ortak bir üretim zinciri, ortak bir standart rejimi, ortak bir ödeme altyapısı kuramadı. Tercihli Ticaret Sistemi kırk yıldır kâğıt üzerinde duruyor. Toplantılar yapıldı, fotoğraflar çekildi, bildiriler yayımlandı. Ama fabrika kurulmadı. İşte Mekke Anlaşması'nın önemi tam burada. Çünkü ilk defa bildirinin ötesinde, yükümlülük doğuran bir metin ortaya çıktı. Savunmada çıktı ama zemin oluştu. Soru şu; bu zemin ekonomiye taşınabilir mi?


ÜÇLÜNÜN EKONOMİK MANTIĞI: SERMAYE, ÜRETİM, PAZAR

Üç ülkeye siyasi gözlükle değil, iktisatçı gözlüğüyle bakalım. Suudi Arabistan sermaye fazlası olan, yatırılacak yer arayan bir havuz; ama sanayi tabanı zayıf. Pakistan iki yüz elli milyona yaklaşan nüfusuyla büyük bir iç pazar, genç bir işgücü havuzu ve Güney Asya'ya açılan kapı; üstüne nükleer caydırıcılık kapasitesi ekleniyor. Ama sermayesi yok. Türkiye ise bu üçlü içinde imalat sanayii derinliği olan tek ülke. Yani tablo şu; sermaye Körfez'de, pazar Güney Asya'da, üretim Anadolu'da. Bu üç ülke birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. İktisatta buna 'tamamlayıcı ekonomiler' denir ve kalıcı entegrasyonların hepsi bu mantık üzerine kurulmuştur. Ve bu denklemde Türkiye bir taraf değil, merkezdir. Sermaye tek başına üretmez, pazar tek başına üretmez. Fabrikayı kuran, tezgâhı çalıştıran, mühendisi yetiştiren taraf üretici güçtür. Bu anlaşmanın ekonomik ayağını kurma kapasitesi fiilen bizdedir.


VE ŞİMDİ ASIL MESELE: İRAN NEDEN EKSİK HALKA?


Haritayı açın ve bu üç ülkeyi işaretleyin. Fark ettiniz mi? Bu üç ülke birbirine kara yoluyla bitişik değil. Türkiye ile Pakistan arasında kara bağlantısı yoktur, arada İran vardır. Suudi Arabistan ile de doğrudan sınırımız yoktur. Yani bu anlaşma coğrafi olarak kopuktur. Askerî olarak sorun yaratmayabilir; ama ekonomik olarak felakettir, çünkü ticaret havadan yapılmaz. İstanbul-Tahran-İslamabad demiryolu hattının adına dikkat edin: Ortadaki isim Tahran'dır. Türkiye ile Pakistan'ı birbirine bağlayan tek kara koridoru İran'dan geçer. Bu, İran'ın bu denkleme neden er ya da geç gireceğinin en yalın cevabıdır; coğrafya.


İRAN NE GETİRİR?

Enerji. İran dünyanın en büyük doğal gaz rezervlerinden birine sahiptir, petrol rezervlerinde ise ilk dört ülkeden biridir. Suudi Arabistan'ın petrolüyle İran'ın gazı yan yana geldiğinde, dünya hidrokarbon rezervlerinin çok ciddi bir bölümünü elinde tutan bir havza çıkar. Türkiye bu havzanın hemen kuzeyinde duran, enerjiye aç bir üretim merkezidir. Bu eşleşme doğaldır.
Hürmüz. Dünya petrol ticaretinin beşte biri bu boğazdan geçer ve boğazın kuzey kıyısının tamamı İran'dır. Bugünkü kriz bunu hatırlattı; trafik durunca navlun ve sigorta maliyetleri katlanıyor, enflasyonumuzun bir kısmı orada fiyatlanıyor. Hürmüz'ü dışarıda bırakan bir bölgesel enerji mimarisi kurulamaz. Dahası, İran dışarıdayken bu anlaşma bölgesel bir proje değil, İran'a karşı bir blok gibi okunur.
Yaptırım deneyimi. İran kırk beş yıldır dolar sisteminin dışında ticaret yapmayı öğrenmek zorunda kaldı: takas, barter, milli para ile ödeme, altın karşılığı ticaret, üçüncü ülke üzerinden mahsuplaşma. Bu coğrafyada dolar dışı bir altyapı kurulacaksa, işin pratiğini bilen tek ülke İran'dır. Dedolarizasyonu konuşuyorsak, o masada oturması gereken ülke İran'dır.
Sanayi ve pazar. Yaptırımlar İran'ı ithal ikameci bir sanayi kurmaya zorladı; otomotivden petrokimyaya uzanan bu taban verimsizdir ama vardır ve Türk sermayesiyle buluştuğunda hızla dönüşebilir. Üstüne doksan milyona yakın, genç ve eğitimli bir nüfus.


‘MEZHEP ENGELİ’ ARTIK ESKİ BİR HİKÂYE

Suudi Arabistan ile İran nasıl aynı masaya oturacak? Bu itiraz beş yıl önce haklıydı, bugün değil. 2023 yılında iki ülke Çin'in arabuluculuğuyla diplomatik ilişkilerini yeniden kurdu. Bu, bölgenin son yirmi yıldaki en önemli diplomatik gelişmesiydi ve Türkiye'de hak ettiği ilgiyi görmedi. Anlamı şuydu: iki ülke de aralarındaki gerilimden faydalananların kendileri olmadığını anladı. Yani mezhep meselesi bir sebep değil, kullanılan bir araçtı. Araç işlevini yitirdiğinde engel de küçülür. İran'ın bugün Amerika ve İsrail ile yaşadığı çatışma kısa vadede bunu geciktirir; ama orta vadede tersi yönde çalışır. Çünkü o çatışmanın bittiği gün İran'ın önünde iki yol olacak: Ya tekrar yalnızlaşacak ya da bölgesel bir mimarinin parçası olacak.


YENİ BİR PENCERE AÇILDI

Türkiye-İran arasındaki yirmi beş yıllık gaz anlaşması bu yılın Temmuz ayında sona erdi. Yeni bir çerçeve için müzakere masası açık ve bu, Mekke'de imzaların atıldığı döneme denk geldi. Burada iki şey aynı anda doğrudur. Bir yandan Doğu Anadolu'daki boru hattı altyapısı İran gazına göre tasarlanmıştır; sıvılaştırılmış gaz batı sahillerine gelir, doğuya boru gazı lazımdır. Öte yandan Türkiye bu masaya artık 2001'deki konumundan oturmuyor; karşısında elinde alternatifi olan bir alıcı var. Pazarlık gücümüz tarihte ilk defa dengelendi.
Ve doğru hamle, bu gücü sadece fiyat kırdırmak için kullanmak değildir. Doğru hamle, sözleşmeyi bir tedarik anlaşması olmaktan çıkarıp bir sanayi anlaşmasına dönüştürmektir. Uzun vadeli ve indirimli gaz tedariki karşılığında Türk müteahhitlik ve sanayi yatırımlarına İran pazarında güvenceli alan açılması, ödemelerin milli para ile yapılması, ortak petrokimya ve gübre yatırımları. Yani gazı hammadde olarak almak yerine sanayinin girdisi haline getirmek. Enerji ilişkisi rant ilişkisi değil, üretim ilişkisi olmalıdır.


DÖRTLÜ OLDUĞUNDA ORTAYA NE ÇIKAR?

Şimdi bu dört ülkeyi bir arada düşünün; Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, İran. Toplam nüfus dört yüz elli milyonu aşar. Dünyanın en büyük petrol ve gaz rezervlerinin ciddi bir bölümü, Hürmüz'ün her iki yakası, Türk Boğazları ve Hint Okyanusu'na Gwadar üzerinden çıkış masadadır. İşlevsel dağılım nettir; enerji İran ve Suudi Arabistan'da, üretim ve teknoloji Türkiye'de, işgücü ile pazar ve stratejik caydırıcılık Pakistan'da, koridor ise dördünde birlikte. Bu, üçlünün toplamından fazlasıdır; çünkü üçlüde coğrafi süreklilik yoktur, dörtlüde vardır. İran girdiği anda Edirne'den Karaçi'ye kesintisiz bir kara koridoru doğar ve bu koridor Çin'in Kuşak Yol Girişimiyle doğrudan buluşur.


SOMUT OLARAK NE YAPILMALI?

Niyet beyanı yeterli değildir, somut bir program şarttır. Altı başlık sayayım.
Bir. Tercihli Ticaret Sistemi fiilen işletilmeli; gümrük indirimi olmadan ticaret artmaz. İki. Körfez İşbirliği Konseyi ile serbest ticaret müzakereleri sonuçlandırılmalı, Pakistan ile mevcut anlaşma genişletilmeli, İran ile yenilenmeli. Üç. İstanbul-Tahran-İslamabad demiryolu ayağa kaldırılmalı ve Irak üzerinden Kalkınma Yolu ile Körfez limanlarına bağlanmalı. Dört. Milli para ile ticaret, merkez bankaları arasında karşılıklı swap hatları ve ortak bir takas mekanizması kurulmalı. Bu siyasi bir slogan değil, teknik bir iştir ve yapılabilir. Beş. İslam Kalkınma Bankası'nın sermaye yapısı güçlendirilmeli, varlığa dayalı finansman modelleri devreye alınmalı; enerji geliri Batı varlıklarına değil bölge içi üretime akmalı. Altı. Savunma sanayiinde alıcı-satıcı ilişkisi değil ortak üretim ve ortak mülkiyet. Türkiye'nin sunacağı en değerli şey silah değil, teknoloji ortaklığıdır.


ZORLUKLARA RAĞMEN MÜMKÜN

Sonuç olarak, Mekke'de imzalanan metin bir savunma anlaşmasıdır. Ama tarihe geçecekse, savunma anlaşması olarak geçmeyecektir. Çünkü tarihte ayakta kalanlar, ortak üretim kurmayı başaranlardır. Elli yedi üyeli bir teşkilatın yarım yüzyılda kuramadığı somut yükümlülük, üç ülke arasında kuruldu. Ve bu yapı, İran olmadan tamamlanmaz. Türkiye bu denklemde bir taraf değil, üretici güçtür. Sermayesi Körfez'de, enerjisi Basra'da, pazarı Güney Asya'da, üretimi Anadolu'da olan bir modeli kurabilirsek, Mekke'de atılan imza tarihî olur. Kuramazsak, arşivlerde bir fotoğraf olarak kalır. Tercih bizimdir.

Mekke Türkiye Suudi Arabistan Pakistan İran