Nolan ‘Odysseia’yı iyi okumuş
Azra Erhat, A. Kadir’le birlikte çevirdiği “Odysseia”nın önsözünde, Homeros’un destanının konusuyla romanı, kuruluşuyla filmi andırdığını söyler ve bu yoğun metnin, karmaşık anlatımıyla ilkçağdan bu yana bilginleri şaşırttığını belirtir. Destan içinde destan, masal içinde masal söz konusudur çünkü.
Günümüzün en önemli ve dikkate değer yönetmenlerinden, her filmiyle geniş tartışmalara yol açan Christopher Nolan, Azra Erhat’a göre uygarlığımızın ilk romanı olan “Odysseia”nın altından girip üstünden çıkarak, üstün nitelikli bir uyarlamaya imza atmış durumda. Homeros’un üç bin yıla dayanan 24 bölümlük destanını çağdaş sinemanın teknik olanaklarıyla yeniden yorumlayan İngiliz-Amerikalı yönetmen, baştan söylemek gerekirse çok iyi bir “okuma” gerçekleştirmiş ve ortaya 2 saat 40 dakikalık büyük bir anlatı koymuş.
10 YILLIK DÖNÜŞ YOLCULUĞU
Truva Savaşı’nın kahramanlarından Odysseus’un 10 yıl süren savaştan sonra ülkesi İthaka’ya ve kendisini iffetle bekleyen karısı Penelope’ye dönmek üzere çıktığı 10 yıllık yolculuğu anlatan film, Nolan sinemasının (“Kara Şövalye”, “Başlangıç”, “Yıldızlararası”, “Dunkirk”, “Oppenheimer”) hafıza, kader ve bireyin ahlaki seçimlerinden oluşan temel zemini üzerinde ilerliyor. Karşımızda, bireysel iradeyle örülmüş bir eve dönüş yolculuğu, tanrılarla, devlerle, cadılarla, fırtınalarla mücadele süreci var. Üç gemiyle çıktığı uzun yolculukta askerlerini bir bir kaybeden, ölen askerlerine gereken saygıyı gösteremediği için vicdani rahatsızlık çeken kahraman komutan, Truva düştükten sonra yaşanan katliamdan dolayı da sorumluluk hissetmektedir. Memleketi İthaka’da ise karısı Penelope, kendisiyle evlenmek ve tahta çıkmak isteyen çıkarcı taliplerle kuşatılmış durumdadır. Odysseus, sonunda bir dilenci kılığında İthaka’ya geri döner. Destanda, “İşte ellerimiz boş dönüyoruz evimize şimdi!” diyen kahramanımız, sonunda “Ne sandınız köpekler, evime bir daha dönmeyecek miydim / Troyalıların ilinden, soyup soğana çevirdiğiniz evime? / Zorbalık ettiniz, yattınız hizmetçi kadınlarımla / bir de karıma talip oldunuz ben sağken / hiç mi korkmadınız engin gökteki tanrılardan, / bir gün gelir, sizden öç alınır, bunu düşünmediniz mi? / Düşeceksiniz ölüm tuzağına şimdi hepiniz” diye haykırır.
İKTİDARIN YENİDEN KURULMASI
Nolan, senaryosunu da kaleme aldığı filmde bir yandan bireysel kahramanlık serüveni anlatırken büyük bir tuzağı aşmayı bilmiş, metafiziğe batmamış ve tarihsel-toplumsal ilişkileri de görünür kılmayı başarmış. Aslında Antik Yunan’da kabile toplumundan sınıflı topluma geçişin kültürel izlerini taşıyan bir belge niteliği taşıyan destan, yalnızca bir kralın eve dönüş yolculuğunu değil, düzenin ve iktidarın yeniden kurulmasını anlatır. Dokuma tezgâhının başından kalkmayan ve ısrarla kral kocasının dönüşünü bekleyen Penelope, talipler için iktidara ulaşmanın sembolüdür. Taliplerin öldürülmesi ise egemen sınıfın iktidarını korumasının biricik yöntemi olan politik şiddetin karşılığıdır. Nolan’ın filmin özellikle bu son bölümünü mitolojik öğelerle süslemeden gerçekçi bir biçimde ele alması, çok dikkat çekici.
Özellikle, Akira Kurosawa’nın “Düşler” filmindeki bir tünelin ucunda savaşta ölen askerleriyle karşılaşan subay bölümünü akla getiren sahnesinden çok etkilendiğim, Truva Atı’ndan çıkış sahnesini çok başarılı bulduğum “Odyssey”in, Matt Damon’dan Anne Hathaway’e, Robert Pattinson’dan Charlize Theron’a, Tom Holland’dan Zendaya’ya açılan renkli yelpazedeki oyuncu kadrosunun da her türlü övgüyü hak ettiğini belirtmem gerek. Filmin müzik çalışması da tek kelimeyle harika.
Nolan, Homeros’un destanının ruhunu korumuş, aslına sadık kalmış ve olabilecek en iyi, en ayrıntılı, en görkemli biçimde beyazperdeye taşımış. Hele şükür bu yaz mevsiminde nihayet iyi bir film seyredebildik.