Pamuk’un Velican’ı
Orhan Pamuk’un, “Seçme Hatıralar, Yazılar ve Bir Hikâye” alt başlıklı Kelimeler ve Resimler kitabı geçtiğimiz hafta içinde piyasaya çıktı. Hemen edindim ve başladım okumaya. Neredeyse bitirmek üzereyim. Kitap hakkında, birkaç yazı yazacak gibiyim. Sonra.
Şimdi, Pamuk’un Ara Güler hakkında yazdığı yazıda, bir paragrafa takıldım. Ara Güler Pamuk’a, ona çocukluğunun İstanbul’unu hatırlattığı için fotoğraflarını sevdiğini söylermiş, Pamuk ise itiraz eder, onları güzel bulduğu için sevdiğini belirtirmiş.
Ardından, şu paragraf geliyor:
“Güzellik ile hatıra birbirinden ayrı mıdır? Güzel olan şey, biraz da aşina olduğumuz ve hatıralarımıza benzediği için öyle değil midir? 16. yüzyılda hem bugünkü İran’da hem de İstanbul’da resmetmiş nakkaşlardan Velican, ‘Güzellik, aklın kendiliğinden bildiği şeyi, gözün dünyada yeniden keşfetmesidir,’ demişti.”
Bu paragraf beni düşündürdü, çünkü Pamuk, estetik tarihinde çok eski bir tartışmayı açıyor. Güzellik, nesnenin kendisinden midir yoksa bizim hafızamızın ve yaşantımızın ona kattığı anlamdan mı? Pamuk burada açıkça ikinci kutba yaklaşıyor: Ara Güler’in fotoğraflarını biçimsel olmanın ötesinde kendi İstanbul’u ile kurduğu bağ nedeniyle güzel bulduğunu kabul etmeye başlıyor. Bu, biraz da, Proustçu bir estetik anlayışa da götürülebilecek bir yapı kuruyor. Güzellik, onda, hatıranın ışığı altında daha bir parlak sanki.
CÜMLENİN ARDINDAKİ ANLAM
Pamuk’un bu paragrafta yaptığı şey, dikkat edilirse, Velican’ın cümlesini yalnızca kendi sezgisinin teyidi için kullanmasıdır. Güzellik ile hatıranın ayrılamayacağını söylemek için 16. yüzyıldan bir nakkaşa uzanıyor. Hakkıdır ama Velican’ın o cümlesi, Pamuk’un çektiği sınırdan çok daha geniş anlamlar içeriyor. Velican, hem Safevi İran’ında hem Osmanlı İstanbul’unda çalışmış bir nakkaştı. 16. yüzyıl İran-Osmanlı entelektüel ikliminde güzellik kuramı İşraki felsefedendir. Bu çerçevede güzellik deneyiminde “aklın kendiliğinden bildiği şey”, Pamuk’un anladığının aksine, ilahi ışıktır.Güzellik, ilahi ışığın içerideki ışığı uyarmasından başka bir şey değil. Göz, böylece, onun yansımasıyla dünyayı keşfedebilir.
Pamuk ise Velican’ın cümlesinden yalnızca estetik bir sonuç çıkarıyor. Bunun bir tercih olduğunu düşünebiliriz çünkü Pamuk’un estetiği büyük ölçüde bireysel ve biyografiktir, İstanbul her zaman onun İstanbul’udur, güzellik her zaman onun hafızasından süzülür. Ama Pamuk’un kendi fikrine kaynak gösterdiği Velican’ın sözünün altında tarihsel-toplumsal koşulları olan bir estetik anlayış yatıyor, bireysel değil. Saray atölyesinde yetişmiş, iki farklı hanedanın görsel dünyasını üretmiş, imgelemin ve ışığın felsefesiyle beslenmiş bir zanaatkarın güzellik tanımı, çağının toplumsal ideolojisiyle doludur. Bu tanım, bireysel hatıradan önce gelen bir güzelliğe, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin, emeğin ve pratiğin ilahi olanla iç içe biriktiği bir güzellik anlayışına gönderme yapıyor.
GÜZELLİK VE HATIRA
Güzellik ile hatıra arasındaki ilişki, bu açıdan,karmaşık görünebilir. Hatıranın güzelliği derinleştirdiği doğrudur ama derinleştirme fiilinin içini doldurmak gerekir. Çünkü hatıra acı da olabilir. Öyleyse onun güzelliği yoğunlaştırdığı mı, ona anlam mı kattığı yoksa yalnızca onun farkedilmesini mi sağladığı sorulmalıdır. Bu üç sorunun aynı cevabı yok. Proust’ta istemsiz bellek güzelliği üretmez mesela, güzellik deneyimi hatırayı üretir;madlen geçmişi o anda inşa eder, onu çağırmaz. Bu tersyüz ediş, Pamuk’un kurduğu yapıyı sarsıyor gibi geldi bana.
Güzelliği bütünüyle hatıraya bağlamanın karşımıza çıkardığı başka sorunlar da var. Çünkü güzellik yalnızca tanıdık olanla çıkmıyor karşımıza. Daha önce hiçbir bağımız yokken güzel bulduğumuz ne varsa, onları bireysel anılarla açıklayamıyoruz. Öyleyse güzelliğin başka bir katmanını düşünmek zorundayız: İnsanlık, tarih boyunca doğayla ve birbirleriyle kurduğu ilişkiler içinde belirli biçimleri anlamlı ve güzel bulmayı öğrendiği derin bir birikim yarattı ve bunda bireysel anılardan çok emeğin dünyayı biçimlendirme pratiği vardı. Bu birikimin içinde insanın kendi bütünselliğine, henüz tam olarak parçalanmamış bir varoluşuna duyduğu özlem, bireysel hatıradan önce gelmiştir.
KEŞİF VE YENİDEN
Velican’ın cümlesine dönersek,onun tanımında güzellik, dışarıdaki bir biçimle içeride zaten var olan ama nereden geldiği tam olarak söylenemeyecek bir deneyim, bir beklenti, bir anlam duygusu arasındakibir karşılaşma. Keşif yeni bir şeye işarettir, yeniden ise o yeninin içindeki tanıdıklığa.İkisinin birlikte mümkün olduğu bir felsefi derinlik var burada.Kimi güzelliklerin ilk kez görüldüğünde bile uzun zamandır bilinen bir şey gibi hissettirmesi,bu felsefede kesişiyor.
Pamuk, Velican’ın cümlesini bulup sayfasına taşımakla güzel bir şey yapmış;hem bu sayede eski bir soruyu yeniden gündeme getirmiş oldu. Ama o soruyu kendi biyografisinin sınırlarınakapatıyor. Oysa Velican’ın cümlesinin Orhan Pamuk’un biyografisinin sınırlarını zorlayan bir içeriği var: Bireysel hafızadan önce, onu da içine alan ama ondan büyük bir güzellik anlayışı… Pamuk’un o büyüklüğü sezmemiş olmasını düşünemiyorum,aksi hâlde o cümleye neden ihtiyaç duysun? Yaptığı bir estetik tercihtir. Pamuk’un genel yazarlık tutumunun bir yansıması denilebilir buna.

