14 Ekim 2026 Çarşamba
İstanbul 19°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Rüyası çalınan milletler

Erdem İlker Mutlu

Erdem İlker Mutlu

Gazete Yazarı

A+ A-

Uzun süredir bu köşede savaş kışkırtıcılarının nasıl çalıştığını anlatıyordum..

Özellikle son dönemde Yunan devletinde böyle bir kışkırtma havası var.. 28 Şubat 2026’nın hemen öncesindeki Trump yönetimine benzer bir hava..

Ukrayna’da 24 Şubat 2022 öncesi benzer bir hava vardı.. 19 Şubat tarihinde Zelensky Ukrayna’nın nükleer silah edinebileceğini söylerken 20 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Minsk Anlaşmalarının anlam ifade etmediğini açıklamıştı..

Merak ediyorum, bugün acaba Ukrayna kamuoyu 24 Şubat öncesinin özlemini çekmiyor mu? Nereden bulaştık bu zırvalığa demiyorlar mı? Yoksa klasik olarak kendi tarafında hiç kusur görmeyip Kremlin’in bir gece rüyasında gördüğü Çarlık Rusyası’nı yeniden kurmak için savaş başlattığı hikayesine mi inanıyor..

Zaten sorgulasaydı, muhtemelen bu savaş hiç çıkmaz veya İstanbul görüşmelerinde çoktan barış antlaşması imzalanmış olurdu.

ABD’nin durumu da farklı değil..

Venezuela’da hiç kayıp vermeden (!) operasyonu yapıp Maduro ve eşini alan ABD, İran’da da BM Şartı’nın kesin yasakladığı “bir devletin egemenliği”ne karşı saldırıyı nasıl başlattı?

RÜYA İÇİNDE RÜYA

Yıllar önce bir bilim kurgu filmi yapılmıştı.. İnsanların rüyalarına sızarak alt beyinde gizlenen bilgileri ele geçirmeyi hedefleyen bir grubun öyküsünü anlatıyor..

İşte bu metaforun anlattığı gibi bürokratik hafıza işgali ile 2000’li yılların ikinci yarısından itibaren “turuncu devrimler”le bütün dünyada istedikleri ülkelerin rüyalarına giriliyor.. Sonrasında halkın ve devletin iradeleri çalınıyor, savaş dahil her türlü belaya sokulabiliyorlar.. Hatta bazen Ukrayna örneğinde olduğu gibi insan ve ekonomi kaynakları bu savaşlar yüzünden tamamen yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliyor..

Kamuoyları asla kabul etmemeleri gereken bu savaşlara toplum mühendisliği ile o kadar iyi hazırlanıyor ki.. Önce tarihsel düşmanlık üzerinden bir mevzi oluşturuluyor.. Sonra kurnazlık merkezli bir söylem üretiliyor: Azcık sıkıntı çekip, biraz fedakarlık, sonrasında görün bakın, ebedi zenginlik ve rahatlık nasıl geliyor..

Cehaletin yaygın, emeğin değersiz, tüketimin mantık ötesi olduğu toplumlarda bu retorik başarılı oluyor..

Özal döneminde Birinci Körfez Savaşı’nda alacağımız rolü anlatırken “bir koyup üç alacağız..” ifadesini yaşı yetenler hatırlarlar.. Sonucun ne olduğunu da..

İKİ MAKASLA BİÇİLEN KUMAŞ

Günümüz çok kutuplu dünyasına girerken çatışmalarla yeniden şekillenen coğrafyadayız.. Türkiye Cumhuriyeti devlet aklı illaki kendince bir plan yapmıştır.. Tıpkı Irak’ı bölen Birinci Körfez Savaşı ve Suriye’yi bölen Suriye iç savaşında olduğu gibi.. Ne var ki bazen devlet aklına birçok akıl karışıyor ve evdeki hesap çarşıya uymuyor..

Sonuçta her iki krizde de istediğimiz sonucu bulamadık.. Birincide Irak’ın kuzeyinde bir Barzani Devleti, ikincisinde ise büyük bir coğrafyaya yayılan YPG – SDG gerçeği hiç beklediğimiz, umduğumuz, istediğimiz sonuçlar değildi..

Her ikisinde de güvenliğimizi sağlamak için çok ağır bedeller ödedik..

Zaten müttefik olduğumuz günden beri ikircikli, pazarlıkçı, tepeden bakışla yanımızda olan devletler sağ olsunlar.. Bütün bu sürecin sebebi olmakla birlikte verdikleri hiçbir sözde durmayıp, zararımızın derinlere işlemesini de soğukkanlı bir şekilde izlediler..

Ama o kadar kördük ki bütün suçu yine müttefik olarak seçmediğimiz, peşinen karşımıza aldığımız “hasım”larda bulduk..

Bazen devlet aklından, jeopolitik ve stratejik akıldan bu kadar uzaklaşan kamuoyu nasıl oluşuyor, devlet böyle bir dezenformasyon gücüyle neden mücadele edemiyor diye düşündük..

Bugün Sovyetler gibi mutlak bir gücün dengelemediği Atlantik – Avrupa aksı dışında Rusya, Çin, Hindistan belirli çoklu kutup odakları olarak ortaya çıkmıştır.. Bunun haricinde belirsiz güçlerin de farklı kutupları yeni yeni oluşturmaya çalıştığı dünyadayız..

Ne var ki 1990’lar sonrası tek kutuplu gücü, bu yeni oluşum sürecinde coğrafi sınırlar yeniden belirlenirken karşıt yönlerden çoklu makas kullanmaktan çekinmiyor..

Yukarıda anlatılan süreçler de bu iki karşıt yönlü çift makasın hareketi ile gerçekleşmekteydi..

TÜRKİYE İÇİN TEHLİKELİ SÜREÇ

Bu güç, bu yöntemi bizim coğrafyamızdaki yeni yapı operasyonları için de kullanmaktadır.. Türkiye için son dönemde iki tarafta tehlikeli bir makas hareketi ile karşı karşıyayız..

Bunlardan ilkinin Lübnan’ın kuzeydoğusunda Suriye güçleri tarafından İran yanlısı gruplara yapılacak bir operasyon ile başlayacağı yönünde beklentiler mevcut.. Böyle bir senaryo için yapılan kamuoyu yoklamasında İran buna yanıtının ne olacağını çok net bir şekilde belirtti..

Zira İran’ın da rüyası çalınan devletler gibi izleyici kalmasını beklemek hata olurdu.. Nitekim böyle bir operasyon kendi güvenlik yapısını yok etmeye yöneliktir..

Bu coğrafyada Suriye hükümeti ile yakın ilişkiler kuran Türkiye’yi dikkatle izleyen İran ile karşı karşıya kalma ihtimali söz konusu.. İsrail ve bütün müttefikleri açısından da bütün özlem bu yöndedir.. Önceki gün bizim Dışişleri Bakanlığından Husilere giden kınama duyurusu da doğal olarak bu camiada sevince neden oldu.. Bazı kanallar özellikle bundan cesaretle İran hedefli programlar yaparken sosyal medyada ise bu sürece tersine ciddi tepki oluştu..

İkinci makas ise Kafkaslardan ilerliyor.. Uluslararası sermayenin Karabağ’ın geri alınması sürecinde ince ince işlediği, bağımsız dış ilişkilerde daha yarım asrı doldurmamış Azerbaycan kamuoyu Rusya karşıtlığında, İsrail dostluğunda zirve yapmış durumda.. Sıradan bir provokasyon ile Kafkaslarda bir çatışma meydana getirme olasılığı hiç de uzak değil..

İran – ABD çatışmasında Azerbaycan topraklarına düşen sahte bayrak mühimmatının ölçtüğü nabız İran – Azerbaycan çatışması değildi.. Özünde bir düşmanlık gütmeyen aynı din ve mezhepte iki halkı karşı karşıya getirmek kolay değildir.. Zaten Türkiye’yi gerçekleşmesi zor olan böyle bir çatışmaya itme olanağı da yoktur…

Ancak Rusya – Azerbaycan çatışması farklı olup, Türkiye açısından zaten iki yüz yıl öncesinden kalma bir Rus antipatisini NATO teşvikleriyle devlet geleneğinde tutmaya çalışma durumu söz konusu.. Bu nedenle Rusya ile Azerbaycan arasında çıkacak bir çatışmada Türkiye’yi Azerbaycan’ı koruma konumuna itmek zor değil.. Yani Rusya cephesinde makasın keskin tarafı Azerbaycan..

İsrail ve müttefiklerinin ballı kaymaklı diyebilecekleri senaryo bu olsa gerek.. Zira Akkuyu nükleer santralinin doğrudan hiçbir operasyon olmaksızın devre dışı kalması anlamına da gelecektir..

SAKINMAMIZ GEREKEN

Eni boyu kalmamış bir Suriye hükümetini devirmek, Kaddafi’nin sokakta linç edilmesi.. Bunlar çok büyük bedeller ödenerek gerçekleşmiş işler değil..

Rusya veya İran’la karşı karşıya kalmak ise büyük bedeller ister.. Bugünkü devlet aklı ile böyle bir maceraya bilerek isteyerek girmeyeceğimiz belli..

Ancak bir katakulli olursa ne olur diye de insan düşünmeden edemiyor.. Zira kimsenin beklemediği bizim gemilerimize saldıran sivil havacılığımızı tehdit eden bir Zelensky bile çıktı..

Bir katakulliye gelir de Rusya ve/veya İran’la karşı karşıya gelirsek ne olur?

Onları ağır bedeller karşılığı püskürtür zarara uğratırız belki..

Ama sonuçta stratejik kazanım ne olur?

Bizim olmayan zafer çığlıkları atarız belki.. Başkalarının kutlamalarına masanın ucundan katılırız mutlaka..

Yapısal olarak ise tam bir felaket olabilir.. Küçük paydaşlıklar ile kurulacak yeni yapılarda geleceğimiz ipotek altına alınır.. 1950’den, Kore Savaşı’ndan beri yaşadığımız gibi..