Sanatçının tavrı ne olmalı?
CHP’de “mutlak butlan” kararıyla başlayan tartışmalar günler boyu sürüp gündemin baş köşesine otururken bu sürece sanat dünyasının kayıtsız kalacağı düşünülemezdi. Ancak sanat dünyasının bu sürece olumlu ya da olumsuz yaklaşımları, sanıldığının -ya da beklendiğinin aksine- çok cılız kaldı. Ya da taraf olarak istenilen düzeyde olmadı. Yalnızca Zülfü Livaneli, Onur Akın, Suavi ve merhum sanatçı Edip Akbayram’ın ailesi mahkeme kararıyla CHP Genel Başkanlığı görevine yeniden getirilen Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendi şarkılarını kullanmasına izin vermeyeceklerini açıkladı. Livaneli, sosyal medyada yaptığı açıklamada, “Butlanla gelen şu anki CHP Genel Merkezi’nin bestelerimi kullanmasına iznim yoktur.” dedi.
Sanatçıların güncel politik konularda olumlu ya da olumsuz düşüncelerini ortaya koyup kendilerince birer tavır alması elbette ki çok doğaldır. Ancak bizim coğrafyamızda bu çok doğal olan tavırlar nedense pek hoş karşılanmıyor, insanlar kendi bulundukları taraftan hareketle ya eleştiriyor ya da benimsiyor. Sanatçıları taraf olmakla suçluyor.
Elbette ki sanatçılar da taraftır. Hangi sanat dalıyla ilgilenirlerse ilgilensinler aynı zamanda politik, kültürel ve toplumsal konularda görüşlerini bildiren kamusal figürlerdir. Asıl istenmeyen ya da kimilerini tedirgin eden durum, onların bu konularda görüş bildirmeleri değil, aksine yaşadıkları coğrafyada tüm bunlara sessiz kalıp üç maymun oynamaya devam etmeleridir.
Bu tür durumları değerlendirirken, kim kimin yanında duruyor ya da hangi tarafa yakın olduğu sorgulanmadan bir sanatçı olarak söyledikleriyle yaptıkları eylemin tutarlılığına bakmalı, ondan sonra da onların yanında ya da karşında tavır alınmalıdır.
Ne yazık ki coğrafyamızda sanatçılar pek fazla konuşmuyor, olaylar kendi dışlarında gelişiyormuş gibi edilgen bir biçimde yalnızca izlemeyi -belki onu da yapmıyorlar- tercih ediyorlar. Onları bu tür sessiz ve de edilgen tavra iten en önemli neden, kendilerine uyguladıkları bir otosansür olsa gerek. Çünkü belirli konularda konuştukları vakit başlarına gelen -ya da gelecek- olanlardan çekinmeleri, korkmaları ya da mesleklerinin devamlılığından kuşku duymalarıdır.
Elbette ki bir sanatçının belirli konularda kendi duruşunu belirleyip tavır almasının da olumlu ya da olumsuz bedelleri vardır. Sanatçı bu tavrında politik kimliğini daha görünür bir biçimde ortaya koyma fırsatını yakalarken, diğer yandan da kendisini seven kitleyi ikiyi böler. Bir taraf alkışlayıp övgüler düzerken, bir diğer taraf ise yuhalayarak eleştiri yağmuruna tutar. Konuşan, tavrını ve düşüncelerini belirten sanatçı bu her ikisini de göze alır. Kabul eder. Ancak söylenmesi gerekenleri söylemekten kaçınmaz, ödün vermez ve en önemlisi mahalle baskısına boyun eğmez.
Gerçek sanatçılar her bir koşulda “Bunu söylesem ne olur?” sorusunun sonuçlarını düşünmemelidirler. Esas korku, bunu düşünen sanatçıların edilgenliği ile suskunluğudur. Çoğu zaman otosansür, yasaklardan daha acı, telafisi daha zor olan sonuçlar doğurur.
Ne var ki bir tarafa yakın olup olmadığı, benimseyelim ya da benimsemeyelim bir sanatçının toplumu ilgilendiren konulardaki düşünceleri “hangi mahalleye ait olduğu” üzerinden asla değerlendirilmemelidir. Bu tür düşünceler yalnızca sanatçıların alanlarını daraltmakla kalmaz, onun da ötesinde zaten gereğince değerlendirilemeyen eleştiri kültürümüzü zayıflatıp bir süre sonra yok eder.
Sanatçılarımızın düşüncelerinden asla korku duymamalıyız. W. Lippmann’ın dediği gibi, “Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse fazla düşünmüyor demektir.”