Sanma
Bir gün bir gün bir çocuk
Eve de gelmiş kimse yok!
Açmış bakmış dolabı
Şeker de sanmış ilacı
Yemiş yemiş bitirmiş
Akşama sancı başlamış…
İşte ne geliyorsa başımıza o ilacı şeker sanmamızdan geliyor.
Çocukken söylediğimiz bu ibretlik şarkı mini bir hayat dersi adeta.
Yaşamdaki tüm yanılgılarımız bu “sanma” belasından geliyor başımıza.
“Sanmak” oldukça bireysel bir tutum. Yani başkasını da suçlayamıyorsunuz.
Ama ilacı da hep şekere benzetiyorlar şu hayatta değil mi?
Bizim için en zararlı ve en tehlikeli şeyler büyük bir kandırmaca ile sunuluyor bize.
Yani biz öyle “sanalım” diye çok çabalıyorlar.
Koca bir tiyatro edebiyatı aslında bu sanmaların üzerine yazılan oyunlarla doludur.
Oidipus kehanetin gerçekleşmemesi için gerçek anne babası sandığı insanlardan kaçar ve böylece kaderinin kucağına düşer.
Hamlet aşık olduğu Ophelia’nın babası Polonius’u Kral sanarak öldürür ve sonunu hazırlar.
Bizde ise Keşanlı Ali’nin Zilha’nın ağabeyini öldürdüğünü sanır (sanmak ister) mahalleli ve onu kahraman ilan eder.
İnsanlık yüzlerce yıl dünyanın öküzün boynuzlarında olduğunu sanmadı mı?
Almanlar Hitler’i büyük lider sanmadı mı?
Cahiliye döneminde Araplar putları tanrı sanmadı mı?
Cahiller Atatürk’ü gavur sanmadı mı?
12 Eylül Darbesini kardeş kavgasına son verecek sanmadı mı bu toplum?
Peki ya bugün…
Hâlâ NATO’yu bizi koruyan bir savunma örgütü sanmıyor muyuz?
Hâlâ bugünkü CHP’yi Atatürkçü bir parti sanmıyor muyuz?
Hâlâ Avrupa Birliği’ne girersek gelişiriz yoksa geri kalırız sanmıyor muyuz?
Hâlâ Amerika’nın bizim dostumuz olduğunu sanmıyor muyuz?
Bu sanmalarımız çoğaltılabilir elbette.
Ama bu sanmaların bir sonu var. Zaman ile sanma arasındaki ilişki,
Zaman-saman ilişkisine benzer;
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde…
Yani bir gün ortaya çıkar. Ama mutlaka çıkar.
Ve bizim kâbusunuz ancak bu sanmalarımızdan kurtulunca biter.
Maalesef sanmak algısal bir yaklaşım ve bir doğruyu işaret etme garantisi yok.
Bu yüzden bilimsel değil, bilgiyle de düzeltilemez.
Bu yüzden sanatsal değil, bir yaratıcılığa yaslanmaz, hayallerle düzeltilemez.
Çocukluğumuzdan beri çarpık bilgiye dayanır sanmalarımız.
Büyüdükçe el yordamıyla eşlik eder çaresizliğimize
Sanma ki demir dövüldü bitti. Sen tavına gelmediğin için dövülüyorsun hala…
Sanma ki uzaklarda seni göğertecek gelecek. Sen göremediğin için sömürülüyorsun hala…
Sanma ki öyle kolay olacak kurtuluşun. Sen bedel ödemeye yanaşmadığın için aldatılıyorsun hala...
Bir kibarlık söyleminden öteye gitmesin “sanma”ların.
Sen “-sanma ki” seni saysınlar !