Selçuk Ülger’i okurken…
“Şu kısa hayatlarımızın akıp giderken ruhlarımıza boca ettiği pisliklerden arınmanın en iyi yolu yazmaktı belki…”
Selçuk Ülger’in “Yetmiş Yıllık Bekleyiş” kitabını bayramda okuyabildim.
Selçuk Ülger’in öykülerinde, iç ferahlatan bir sıcaklık, bildik bir sevinç var. Sanki hayatın yumuşak ve ışıklı tarafına bakıyormuşuz, kendi yaşamımızdan, ancak ölümün unutturabileceği anılara karışıyormuşuz, sanki denizdeymişiz de ulaşılması mümkün bir maviliğe kulaç atıyormuşuz gibi… Bu öyküler yaz sevinciyle, yaşama sevinciyle dolu; her ne kadar Frankfurt’un o gri, ağırlaşan göğü altında geçse de o göğün altında sevinçler ve değişen renkler var.
Bu öykülerde insan, hayatın büyük kırılmalarından çok küçük iyiliklerinde duruyor; bir fincan çayın buğusunda, bir nehrin akışında, yolda karşılaşılan bir yabancının bakışında saklı olan o derin ama gösterişsiz mutluluğu yeniden keşfediyor. Her şey, abartısız bir sevinçle, yerli yerinde ve olması gerektiği kadar güzel: Hayata ait.

***
Selçuk Ülger’i okurken kendime döndüm boyuna. Onun öyküleri, çağrışımlar yaratıyor; bir “şey”in içindeyken fark edemediklerimiz, geriye dönüp baktığımızda ağırlaşan anılar, zamanında önemsiz sandığımız ayrıntılar, gözden kaçanlar, yarım kalanlar, adını koyamadığımız duygular…
Bir duygunun içindeyken onun ağırlığını tam taşıyamaz ancak uzaktan bakınca hacmine şaşarız. Bundandır bazı anılar, yıllar sonra düşer ardımıza, gölgeler gibi. O an, belki basit bir gülüştür, kısa bir susuştur; dikkatsizce kurulmuş bir cümledir. Ama bugün bakınca, bütün yapının taşıyıcı kolonu olduklarını anlarız.
En tehlikeli yanı zamanın: Geçmişteki bir sıradanlığın, gelecekte kutsal bir işarete dönüşmesidir. Hangisi gerçektir öyleyse? O anki kayıtsızlık mı, bugünkü yoğunluk mu? İkisine birden tutunmak, mümkün mü? Arada, ince bir yarık açmadan… Açılacaksa, o açılan yarıktan kaçmadan…
Bir duyguyu yaşarken varamadığımız gerçeğe, onu yeniden kurarken varırız. Hafıza, acımasız bir mimar gibi… Çünkü değişen zamanlar, anlamları da değiştirir. Bu yüzden geriye doğru her bakış, bir kazı çalışması, bulunan her bir kırıntı, yeniden kurulan bir yapıdır.
Dönsek yürüdüğümüz yollara, hiçbir tabela bize o günü gösteremez. Ama o yollarda, taşların hafızasında, bir şey saklıdır mutlaka. Biz unutsak, onlar unutmaz. Çünkü mekân, insanın yükünü taşıyor. O yük zaman oluyor; zaman kendini sakınmadan akıyor. Bu anlamda gecikmek mümkün görünmüyor. Geç kalmak diye bir şey varsa, o ancak farkediştedir. Duygunun kendisi değil, olsa olsa ona sonradan verilen isim gecikmiştir.
Selçuk Ülger, öyküleriyle, insanı kendi hayatının kazısına zorluyor. Okur, onda bir başkasının hikâyesini bulduğu kadar kendi anlamlarını da arıyor.
***
Selçuk Ülger’i okurken, onun taksisindeydim hep, yan koltuktaydım. Ren’e karışan Ruhi Su türküsünü duydum, Hasan Dağı değildi ama gözümün önüne gelen Masa Dağı’ydı, Muğla’da. Onunla birlikte Girit’te, “ilk çağlardaki sessizliğine bürünürken Akdeniz”, “zeytinliklerin, portakal bahçelerinin ortasında kurulu tek tük çiftliklerin geniş taş avlularına uzanmış” kedileri, köpekleri ürkütmeden okşadım. Selahattin Usta’nın küçük terzi dükkânında, o doyumsuz sohbetlere dâhil olmadığımı kim söyleyebilir artık? “Şu gelimli gidimli dünyada”, nice aptallığımızı, daha yaşamadan sezdiren, insana kendini hatırlatan arkadaşlıkları, geç fark edilen incelikleri, içimize çöken ama adını koyamadığımız o kırılganlığı da taşıdım. “Bir gün istemediğimiz ıssız kuytuluklarına çekip” usandırsa da hayat, İmre’nin son isteğinde saklı olan o yalın hikâyeye bağlandım.
“İyışkdelüsi ona ne kaldun perakende” demiş Yunus Emre, “ol seni delü kılan yine sendedür sende.”
Deli kıldım kendimi, ben de.
*
**
Selçuk Ülger’in öyküleri, hayata ait: Ondandır iç ferahlatan sıcaklığın, dingin sevincin en yoğun anında bile usul usul gölgelenmesi; insanı kendi iç sessizliğiyle baş başa bırakan ağır bir kedere doğru çekilmesi; geriye derin, ince ama yüreği sıkan bir burukluk bırakması ondandır. Nasıl ki hayat düz bir çizgide akmıyorsa, sevinçle keder nasıl ki birlikte yürüyüp birbirini dönüştürerek ilerliyorsa, Ülger’in öyküleri de sevinci kederden, kederi sevinçten ayırmadan, ikisini aynı akışın içinde taşıyor.
Bu yüzden Ülger’in öykülerinde hiçbir duygu tek başına kalmıyor; her sevinç kendi gölgesini, her keder kendi ışığını taşıyor heybesinde. Küçük sarsıntılar büyük mutluluklarla, önemsiz ayrıntılar bütünün anlamıyla birleşiyor. Ülger, hayatın dağınık gibi görünen parçalarının birbirine değdiğini gösteriyor.
***
İnsanı kendi iç sessizliğiyle baş başa bırakan ağır bir kederin hep kötü olduğunu düşünen varsa, Selçuk Ülger okumalı mutlaka. Çünkü onun öykülerinden taşan keder, eksiltmiyor, aksine, yüzeydeki kalıntıları itip geriye, sahici olanı bırakıyor. Keder, bu bakımdan bir yıkım değil, bir açılmadır. Unutulduğu sanılanın, önemsiz diye geçiştirilenin yeni yeni anlamlarını kavratır. Bence, Ülger’in öykülerindeki burukluğun kaynağı biraz da burada aranmalıdır: Okuru incinse de kendinden uzaklaşmaz, kendine doğru çekilir. Çünkü orada bir kavrayış var, kayıp değil.
***
Bu yazı, bir kitap değerlendirmesi değil. Olsa olsa, Selçuk Ülger’in öykülerinin bende bıraktığı izlerin, uyandırdığı çağrışımların, içimde dolaşan duyguların bir kaydı. O yüzden anlatılanı çözümlemiyor, öyle bir derdi olmadı.