Sessiz tehdit
İnsanlık tarihi boyunca birçok büyük tehdit ile karşı karşıya kaldı.
Salgın hastalıklar, dünya savaşları, ekonomik krizler, göktaşı çarpma ihtimalleri ve hatta nükleer savaş senaryoları bunların arasında yer aldı.
Ancak bugün karşı karşıya bulunduğumuz bir tehdit var ki, diğerlerinden farklı olarak sessiz ilerliyor. Bu tehdit bize sirenlerle gelmiyor ve belki farkına hemen vardırmıyor ama buna rağmen etkileri dünyanın her köşesinde hissediliyor.
Bu tehdit küresel ısınmadır.
KÜRESEL ISINMANIN KAYNAĞI
Aslında Dünya’nın iklimi tarih boyunca sürekli değişmiştir. Jeolojik kayıtlar gezegenimizin zaman zaman ısındığını, zaman zaman ise buzul çağlarına girdiğini göstermektedir. Ancak bugün yaşadığımız durumun farklı bir yönü vardır. Sorun yalnızca iklim değişikliği değildir; değişimin hızı ve büyüklüğüdür.
ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu ve NASA tarafından yayımlanan bilimsel çalışmalar, günümüzde gözlenen hızlı sıcaklık artışının temel nedeninin insan faaliyetleri olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Atmosferdeki sera gazlarının yoğunluğu sanayi devriminden bu yana büyük ölçüde artmış ve gezegenimizin uzaya yayması gereken ısının önemli bir kısmı atmosfer içerisinde tutulmaya başlanmıştır.
Karbon dioksit, metan ve azot oksit gibi gazlar zaten doğal olarak atmosferde bulunurlar. Aslında bunlar olmasaydı Dünya yaşanabilir bir gezegen de olmazdı. Ancak kömür, petrol ve doğal gaz kullanımındaki büyük artış, ormanların yok edilmesi ve sanayi faaliyetleri bu gazların miktarını doğal dengenin çok üzerine çıkarmıştır. NASA’nın değerlendirmelerine göre Dünya bugün modern ölçüm tarihinin en hızlı ısınma dönemlerinden birini yaşamaktadır ve bunun başlıca nedeni insan kaynaklı emisyonlardır.
Peki bunun sonuçları nelerdir?
Birçok kişi küresel ısınmayı yalnızca yaz aylarında birkaç derece daha sıcak hava olarak düşünmektedir ve klima kullanarak bertaraf edebileceğini düşünmektedir. Oysa mesele bundan çok daha büyüktür. Artan sıcaklıklar yalnızca termometrelerdeki rakamları değiştirmez; su döngüsünü, tarımı, enerji üretimini, sağlık sistemlerini ve hatta ulusal güvenliği etkiler. Elimizdeki bilimsel veriler kuraklıkların daha uzun sürdüğünü, aşırı yağışların daha sık yaşandığını, orman yangınlarının arttığını ve bazı bölgelerde sel risklerinin büyüdüğünü göstermektedir. Burada öne çıkan nokta bu değişimlerin gerek hem bitkisel örtüyü hem de canlıların ekosistemini bozmasıdır.
Son yıllarda dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan olaylara baktığımızda bu etkileri net şekilde görebiliyoruz. Avrupa’da rekor sıcaklıklar görülüyor. Kanada’da yüz milyonlarca ağacın yandığı yangınlar yaşanıyor. Afrika’nın bazı bölgelerinde kuraklık nedeniyle milyonlarca insan gıda güvenliği riski altında bulunuyor. Okyanus sıcaklıkları tarihte görülmemiş seviyelere ulaşırken, bilim insanları okyanusların son bin yılın en sıcak dönemlerinden birini yaşadığını ifade ediyor.
Ancak asıl önemli soru şudur: Eğer hiçbir şey yapılmazsa en kötü senaryo nedir?
EN KÖTÜ SENARYO
Bilim insanlarının korktuğu nokta yalnızca sıcaklık artışı değildir. Belirli eşiklerin aşılması durumunda geri dönüşü zor hatta imkânsız süreçlerin başlamasıdır. Grönland ve Antarktika buzullarının hızla erimesi deniz seviyelerini yükseltebilir. Permafrost adı verilen donmuş toprakların çözülmesiyle atmosfere çok büyük miktarlarda metan gazı salınabilir. Amazon yağmur ormanlarının bir kısmı kuruyarak karbon yutağı olmaktan çıkabilir. Bu tür zincirleme etkiler gezegenin iklim sistemini yeni ve öngörülmesi zor bir dengeye sürükleyebilir. Ayrıca Kuzey Atlantik deniz ve hava akımının sekteye uğraması durumunda çok daha şiddetli doğa olayları beklenmektedir.
Daha da çarpıcı olan nokta, atmosferik verilerin aşırı hava olaylarının şiddetinde beklenenden daha hızlı bir artış gözlemlemesidir. Kuraklıklar ve seller aynı bölgede kısa aralıklarla görülebilmekte, yani insanlar hem susuzluk hem de taşkın tehdidi ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalmaktadır.
TÜRKİYE İÇİN STRATEJİK TEHDİT
Şimdi konuyu Türkiye açısından değerlendirelim.
Türkiye coğrafi olarak son derece hassas bir bölgede yer almaktadır. Akdeniz Havzası, küresel iklim değişikliğinden en fazla etkilenmesi beklenen bölgelerden biri olarak gösterilmektedir. Yağış rejimlerinin değişmesi, sıcak hava dalgalarının artması ve su kaynakları üzerindeki baskının büyümesi ülkemiz açısından ciddi sonuçlar doğurabilir. Özellikle İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde kuraklık riskinin artması tarımsal üretimi doğrudan etkileyebilir.
Bugün Türkiye’nin en stratejik kaynaklarından biri petrolden bile değerli hale gelmektedir: Su.
Bundan elli yıl önce ülkeler petrol rezervleri için mücadele ediyordu. Gelecekte ise temiz ve sürdürülebilir su kaynakları stratejik rekabetin merkezine yerleşebilir. Bu nedenle iklim değişikliği yalnızca çevre konusu değil, aynı zamanda milli güvenlik konusudur.
Enerji politikaları da bu çerçevede yeniden düşünülmelidir.
Yenilenebilir enerji kaynakları, yeni nesil nükleer enerji sistemleri, enerji verimliliği uygulamaları ve karbon azaltım teknolojileri artık çevreci tercihler olmaktan çıkıp ekonomik zorunluluk haline gelmektedir. Çünkü iklim değişikliğine uyum sağlayamayan ülkelerin ekonomik rekabet gücü de azalacaktır.
Burada ilginç bir noktaya dikkat çekmek isterim. İnsanlık tarihinin büyük kısmında doğaya karşı mücadele ettik. Nehirleri kontrol altına aldık, çölleri tarım alanına dönüştürdük, dağları tünellerle aştık.
Ancak bugün ilk kez gezegen ölçeğinde kendi faaliyetlerimizin sonuçlarıyla yüzleşiyoruz. Bu durum aslında teknolojinin gücünü de göstermektedir.
Çünkü atmosferin bileşimini değiştirebilecek kadar güçlü bir medeniyet haline geldik.
‘DÜNYA İNSANLIĞIN İLK EVİDİR’
Fakat aynı teknoloji bize çözüm de sunabilir.
Yapay zekâ destekli enerji sistemleri, yeni nesil nükleer reaktörler, karbon yakalama teknolojileri, uzaydan iklim gözlem sistemleri ve gelişmiş meteorolojik modeller gelecekte insanlığın elindeki en önemli araçlar olacaktır. Özellikle uzay teknolojileri burada kritik rol oynayacaktır. Bugün iklim değişikliğinin gerçek olduğunu kesin biçimde biliyorsak, bunu büyük ölçüde Dünya’yı sürekli izleyen uydular sayesinde biliyoruz. NASA’nın kullandığı uydu sistemleri, okyanus sıcaklıklarından buz tabakalarının kalınlığına kadar sayısız parametreyi ölçerek bilim insanlarına benzersiz veriler sunmaktadır.
Sonuç olarak küresel ısınma geleceğin problemi değildir. Gelecek çoktan bugündür. Bugün alınan kararlar, çocuklarımızın ve torunlarımızın yaşayacağı dünyanın şeklini belirleyecektir. Türkiye’nin de bu süreçte yalnızca tüketici değil, teknoloji üreten bir ülke olması gerekmektedir. Enerji teknolojilerinde, iklim bilimlerinde, yapay zekâ uygulamalarında ve uzay araştırmalarında öncü olabilen ülkeler geleceğin dünyasında söz sahibi olacaktır.
Çünkü mesele yalnızca sıcaklıkların birkaç derece artması değildir. Mesele, medeniyetimizin hangi şartlar altında yaşayacağını belirlemektir.
Ve belki de en önemli soru şudur:
Bizler iklimi değiştirebilecek kadar güçlü bir uygarlık haline geldik. Peki aynı uygarlık, kendi geleceğini koruyabilecek kadar bilge olabilecek mi? Uzay Vatan perspektifinden baktığımızda cevap vermemiz gereken soru da budur. Dünya insanlığın ilk evidir; ancak onu koruyamayan bir medeniyetin yıldızlara ulaşma hayali de eksik kalacaktır.