11 Mayıs 2026 Pazartesi
İstanbul 23°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Silah mı ekmek mi?

Doğan Akdeniz

Doğan Akdeniz

Gazete Yazarı

A+ A-

Avrupa başkentlerinde bu yılın 1 Mayıs kutlamaları, alışılagelmiş bayram havasından çok, bir varoluşsal çığlığın sahnesi oldu. Paris’ten Berlin’e uzanan meydanlarda yükselen ‘Silah yerine Ekmek’ (Butter vs Guns) sloganları, sadece ekonomik bir sitem değil, aynı zamanda kıta Avrupası’nın güvenlik ve refah dengesinde yaşanan derin bir tektonik çatlamanın habercisi. Halk, mutfaktaki yangının ve yükselen enerji faturalarının faturasını, hükümetlerin Ukrayna-Rusya (Ukrayna-Rusya Savaşı) cephesine akıttığı milyarlarca avroluk savunma paketlerine kesmeye başladı.

Bu toplumsal huzursuzluk, NATO (North Atlantic Treaty Organization / Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) ajandasının genişleme ve silahlanma iştahına karşı ciddi bir ‘halk freni’ oluşturma potansiyeli taşıyor. Özellikle 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da, Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleşecek olan kritik NATO Zirvesi öncesinde, Avrupa’nın içindeki bu kaynama, İttifak’ın ‘tek vücut’ görüntüsünün ne kadar kırılgan bir zeminde yükseldiğini çıplak bir şekilde ortaya koyuyor.

Silah mı ekmek mi? - Resim : 1

TARİHSEL BİR İKİLEM

İktisat tarihinin en köklü metaforlarından biri olan ‘Top ve Tereyağı’ (Guns vs. Butter) dengesi, bir devletin sınırlı kaynaklarını savunma sanayisi ile toplumsal refah arasında nasıl paylaştırdığını anlatan trajik bir tercihtir. Birinci Dünya Savaşı ve Büyük Buhran dönemlerinde rejimlerin kaderini tayin eden bu denge, bugün Avrupa için yeniden bir varoluş sınavına dönüşmüş durumda. Soğuk Savaş sonrası dönemde ‘barış temettüsü’nün konforuna sığınarak savunma bütçelerini sosyal devlet harcamalarına aktaran Batı, bugün hızla silahlanmak zorunda kalırken, halkın alışık olduğu refah standartlarından fedakârlık etmenin sancısını yaşıyor. Siyasetin bu sert ikilemi, edebiyatın zarif ama keskin dilinde de yankı bulur. Orhan Veli, ‘Tereyağı’ şiirinde bu ekonomik gerilimi ve savaşın anlamsızlığını, Hitler’e hitaben yazdığı şu ironik dizelerle ölümsüzleştirir: “Adolf Hitler, seni sevmem / (...) / Ama yine de teşekkür ederim / Bana çocukluğumdaki / Şehir hatları vapurlarını hatırlattın / (...) / Karşılık olarak ben de sana / Mutfaktaki dolaptan aşırıp / Tereyağı veririm.” Şairin mutfaktaki mütevazı tereyağını bir barış teklifi gibi sunması, aslında ‘top’ sesleri arasında kaybolan sivil hayatın en saf çığlığıdır. Bugünün dünyası, Orhan Veli’nin o dolaptan aşırdığı tereyağının tadını korumak için, vazgeçtiği topları yeniden envanterine katmanın ağır bedelini ödüyor.

Sokaklardaki öfkenin analitik okuması bize şunu söylüyor: Avrupalı seçmen için sözde Rusya tehdidi artık sadece bir dış politika meselesi değil, doğrudan buzdolabının içine sızan bir geçim derdi haline gelmiş durumda. Bu durum, hükümetlerin Ukrayna’ya olan askeri desteğini sürdürülebilir kılmasını zorlaştırırken, aşırı sağ ve popülist hareketlerin ‘önce kendi insanımız’ söylemine muazzam bir alan açıyor.

Bu ikilem, aslında 1950’li yıllarda dönemin ABD Başkanı Eisenhower’ın askeri-endüstriyel kompleks uyarısını akıllara getiriyor. Eisenhower, feda edilen her bir savaş uçağının aslında aç kalanlardan çalınan bir öğün, ısınamayanlardan çalınan bir giysi olduğunu vurgulamıştı. 2024 ve sonrasının Avrupa’sında bu uyarı, bir kehanet gibi sokağa inmiş durumda. Modern devletin meşruiyet kaynağı olan ‘güvenlik ve refahı bir arada sunma’ vaadi, jeopolitik hırsların altında eziliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan sosyal devletin genetiğiyle oynanıyor olması, Avrupa Birliği’nin kuruluş felsefesi olan ‘ekonomik entegrasyon yoluyla barış’ ilkesini de tersyüz ediyor. Eğer savunma harcamaları, sivil hayatı felç edecek bir kambura dönüşürse, Batı tipi demokrasilerin kendi iç kalelerinden yıkılma riski, dış tehditlerden çok daha gerçekçi bir senaryo haline gelecektir.

Silah mı ekmek mi? - Resim : 2

DİPLOMASİ MASASINDA YENİ BİR EKSEN

Avrupa sokaklarının bu denli sertleştiği bir atmosferde, gözler Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne çevriliyor. Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşecek bu buluşma, sadece bir ‘ittifak dayanışması’ seremonisi olmayacak. Aksine, Batı’nın kendi içindeki toplumsal sancıları ile Türkiye’nin savaşın başından beri yürüttüğü ‘Dengeli Diplomasi’ modelinin karşı karşıya geldiği bir kırılma noktası olacak.

Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni büyük bir titizlikle uygulayarak, savaşın Karadeniz’e yayılmasını engelleyen bir güvenlik supabı işlevi gördü. Bu strateji, Ankara’yı hem Moskova hem de Kiev ile konuşabilen yegâne aktör konumuna taşıdı. Avrupa halklarının ‘Silah mı, Ekmek mi?’ ikilemine düştüğü bir dönemde, Türkiye’nin savaşın başında kurduğu Tahıl Koridoru (Black Sea Grain Initiative / Karadeniz Tahıl Koridoru Antlaşması) benzeri pragmatik çözümlerin, sadece bir insani yardım değil, aynı zamanda küresel istikrarın anahtarı olduğu daha iyi anlaşılıyor.

GELECEK SENARYOLARI

Ankara’daki zirveden çıkacak sonuçlar, ittifakın savunma sanayii iş birliğini ve harcama hedeflerini (GSMH - Gayrisafi Milli Hasılaya göre savunma payı) yeniden tanımlayacaktır. Ancak asıl mesele, kâğıt üzerindeki rakamlar değil, bu kararların Paris veya Berlin sokaklarında karşılık bulup bulmayacağıdır. Önümüzdeki dönemde bizi bekleyen muhtemel senaryo, NATO’nun ‘genişleme’ heyecanının yerini, ‘mevcut üyelerin toplumsal rızasını devşirme’ çabasına bırakmasıdır.

Türkiye, bu süreçte sadece bir ev sahibi değil, aynı zamanda krizlerin ortasında rasyonel kalabilen bir ‘denge unsuru’ olarak masada yer alacak. Ankara’nın, Montrö’den aldığı güçle sürdürdüğü tarafsızlık politikası, Avrupa’nın ideolojik keskinliği ile sokağın ekonomik gerçekliği arasında sıkışan liderler için bir çıkış yolu sunabilir. Tarih bize göstermiştir ki toplumsal rızayı arkasına almayan hiçbir güvenlik doktrini uzun ömürlü olamaz. Avrupa’nın meydanlarından yükselen ses, NATO’nun geleceğinin sadece tanklarla değil, vatandaşın masasına koyabildiği ekmekle de inşa edileceğinin en somut uyarısıdır.

Sonuç olarak, jeopolitik satranç tahtasında piyonlar ve şahlar yer değiştirse de değişmeyen tek gerçek, tüm bu stratejilerin bedelini sokağın, fabrikadaki işçinin ve tarladaki emekçinin ödediğidir. Modern diplomasi, gökyüzünde parıldayan füzelerin görkemine kapılmışken, aşağıda, yeraltında ve fabrikalarda ekmeğinin peşinde koşanların gerçeği bambaşkadır.

Emeğin ve alın terinin kutsandığı 1 Mayıs’ın bu tarihsel ikliminde, büyük stratejistlerin ve devlet adamlarının unutmaması gereken asıl meseleyi Şair Orhan Veli Kanık, sanki bugünleri görerek o eşsiz sadeliğiyle yıllar öncesinden mühürlemiştir: “Yüz karası değil, kömür karası / Böyle kazanılır ekmek parası.”

1 Mayıs