14 Ekim 2026 Çarşamba
İstanbul 18°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

‘SKT’ veya ‘STT’ bitince ne olur?

Latif Bolat

Latif Bolat

Gazete Yazarı

A+ A-

Her medeniyet, kendisini bir yerlerden başlatmak zorundadır. Hayat tarzını ve süresini de bu başladığı değerler sisteminin üzerine kurar. Eğer hem becerikli yöneticilerin elinde ise hem de dünya şartları ona bir şans tanımışsa, medeniyetler bir süre devam eder ve balayı dönemini yaşar. Ama kaçınılmaz olarak da balayından sonraki problemlerle yaratıcı şekilde uğraşma imkânı bulamaz, “Son Kullanma Tarihi ya da Son Tüketim Tarihini” tamamlar, tarih sayfalarına gömülür ve ortadan kaybolur. Bu durumu Antik Mısır’a, Sümerlere, Babillilere, Hititlere, Antik Yunanlılara, Perslere, eski Türklere, Çinlilere ve Hintlilere bakarak, diğer tüm medeniyet ve imparatorluklarla beraber kolaylıkla anlayabiliriz. Bu listeye, Afrika ve Amerika kıtalarındaki medeniyetler ve imparatorluklar da dâhildir elbette.

Bu tür bir medeniyet tarihi yaklaşımını en erken ortaya koyan Tunuslu İslam düşünürü İbn Haldun, daha 14. yüzyılda tüm ayrıntıları ile bu gerçeği en açık şekilde ifade etmişti. Hatta ince hesaplar yaparak, her imparatorluğun ve onun yarattığı medeniyetin, 135 sene kadar sürdükten sonra çökmeye başlayıp ortadan kaybolacağını bile iddia etmişti. Aslında bu rakam, bazı istisnalar olsa da tarihteki imparatorlukların birçoğunun yaşam süresine denk düşmektedir.

Gelelim ABD’nin başını çektiği Batı’nın günümüzde içinde bulunduğu medeniyet krizine ve çözüm olarak bulup kullanmaya çalıştığı yöntemlere.

ARIZALI ATİNA DEMOKRASİSİ

Batı, sömürgeciliğe başladığı ve hegemonyasını oluşturduğu 16. yüzyıldan başlayarak, Antik Yunan kültürünü kendi yarattığı medeniyetin temeli olarak ele almıştı. Bunu, Avrupa’yı yaratan Roma İmparatorluğu’nun ve onun medeniyetinin de 1000 seneye yakın bir süre Yunan kültürünün devamı niteliğinde olmasına bağladılar. Aslında Roma bölündükten sonra ortaya çıkan, daha doğrusu Roma İmparatorluğu olarak devam eden Bizans, kendisini her konuda doğrudan Yunanlılara bağlamıştı.

Modern dönemde bile, Batı okullarındaki tarih kitapları medeniyet tarihini hep Yunan ile başlatır. Hemen her konuda mutlaka Platon, Sokrates, Aristo, Herakleitos gibi isimleri, Batı medeniyetinin babaları olarak gösterir. Sadece son 50-60 senede, biraz da olsa İslam düşünürlerinin kadrini ve kıymetini bilir gibi yapmaktadırlar. Buna rağmen, İslam bilim adamlarının her zaman ve her konuda, o bahsettiğimiz Antik Yunan’dan kopyaladıklarını veya esinlendiklerini de açıklamalarına mutlaka eklerler.

‘DOĞU’DA DA MEDENİYET VAR, AMA…’

Bu arada, Hintlilerin, Çinlilerin, Türklerin, İranlıların, İnkaların ve Azteklerin mutlaka biraz arızaları olduğunu iddia ederek onların katkılarını ille de küçümserler. Mesela, 200 sene Venedik ile Pekin arasındaki İpek Yolu’nun ticari bir başarı örneği olmasını sağlayan Moğollardan ve Cengiz Han’dan bahsederken mutlaka “Çok da zalimdiler” diye not düşerler ki Moğol idaresinin ve medeniyetinin önemi fark edilmesin. Sanki aynı yıllarda Avrupa’nın tam ortasında insanları yakmalarının, engizisyonda kazığa oturtmalarının, kadınları “şeytan” diye parçalamalarının sözlükteki tanımı “zalimlik” değilmiş gibi.

Gelelim günümüzdeki duruma. ABD ve Avrupa emperyalizminin barutunu tüketip yerinde sayarak gerilemesine paralel olarak, Batı medeniyetinin eski Yunan’a atfettiği tüm o bilinen teoriler ve medeniyet unsurları artık işe yaramaz hâle gelmiştir. Mesela Atina’da 2500 sene önce yaratılmış olan demokrasi hikâyesi artık o kadar yerlere düşmüştür ki oradaki köleci demokrasinin hayranlık duyulacak hiçbir tarafının olmadığını kendi insanları bile anlamaya başlamıştır. Örneğin, Los Angeles’ın veya Hamburg’un sokaklarında yatan evsizlerin hayat hikâyelerini dinleyerek, bugünkü Batı demokrasisinin onlar için hiçbir anlam ifade etmediğini görebilirsiniz. Çünkü Batı demokrasisi, örnek aldığı Atina demokrasisindeki gibi bir “naylon demokrasi” idi.

100 binlik Atina nüfusundan, sadece 40 bin erkek vatandaşın dâhil olduğu bu demokrasi, bizim 2000’li yıllardaki demokrasilerimize ne kadar da benzemekte! Evet, şimdilerde tüm insanların oy hakkı var ama her nedense tüm seçimleri bu yukarıdaki azınlık kazanmakta ve demokrasinin kaymağını bunlar yemekte... Bu, bugün dünyanın hemen tüm ülkelerinde böyledir.

ARAYIŞ İÇİNDEKİ İNSANLIK

Bu nedenle Batı medeniyetinden hiç yararlanamayan kitleler, başka alternatifler arayışı içine girmektedir. Artık ruhani doyumsuzluk içinde çırpınan kapitalist dünyanın insanları, ruhani açlıklarına din aracılığıyla çare bulamamaktadır. İngiltere ve Amerika’da cemaatleri olmadığı için binlerce kilise kapanmaktadır. Eğer paranız varsa, eski İngiliz kilise binalarını küçük paralarla alıp birer bar ya da pub yapabilirsiniz. Nitekim her tarafta durum böyledir.

Batı medeniyetinin yarattığı ve dinin cevap veremediği bu ruhani açlığa, Doğu’nun felsefi akımları bu kitleler için belli ölçüde cevap vermektedir. Mesela Batı’nın aydınları önce Budizm’e ilgi duydular. Ancak bu inançta çekici ritüellerin olmaması ve aşırı akılcı bir felsefi yoruma dayanması nedeniyle, bir süre sonra bundan vazgeçip İslam’ın mistik öğretilerinde, yani Sufizm’de (Tasavvuf) çare ve uyanış buldular. Bugün Mevlana Celaleddin Rumi’nin eserleri, Avrupa ve Amerika’nın her yerinde en çok satan kitaplardandır. Bunun ana sebebi de Sufi felsefesinin kapsayıcılığı, yumuşaklığı, sanatsal yönü ve görsel tatminidir. Bir felsefeden bir hayat tarzı, bir sanatkârlık çıkarmak ancak Sufizmle mümkün olmuştur. O nedenle de Mevleviler dünyanın hemen her büyük şehrinde, Rumi’nin şiirleri ve dervişleri etrafında kitleleri örgütleyebilmektedir.

Batı’nın kendi halkının bile artık çekemeyeceği bir seviyeye ulaşmış olan bireycilik, insanın insan olmaktan çıkıp makineleşmesi sonucunu doğurdu. Bunun da üstüne, şimdi yapay zekâ türevleri ile bu makineleşme çok daha belirgin hâle gelmekte ve insanın insan olmasını hiçe sayan, onu gereksizleştiren bir eğilime dönüşmektedir.

SKT’NİZ BİTTİ İSE MALINIZI SATMAYINIZ!

Batı’nın ekonomik ve siyasi çöküntüsünün üzerine çok şeyler söylendi ve yazıldı. Ancak Batı çökerken bile, Doğu’nun değerlerini kendi çöküntüsüne engel olacak dayanaklar olarak kullanma becerisini göstermenin peşinde. Avrupa ve Amerika’nın düşünce kuruluşları (think tank) ve üniversitelerde milyonlarca dolar ve avro ile ayakta tutulan akademik kurumları, Batı’nın çöküntüsünü Doğu’nun felsefesi ve hümanizmi ile tamir etmeye çalışmaktadır. Bu arada da Doğu’nun yükselişini, yine Doğu’yu bölerek engellemeye çalışmakta; buradaki toplumsal farklılıkları birer aşağılama malzemesi olarak kullanmaktadır.

Fakat İbn Haldun’un 600 sene önce belirttiği gibi, her medeniyetin bir “son kullanma tarihi” bulunur. Bu medeniyetin ideolojisini, bu son kullanma tarihinden sonra da kullanmaya çalışmak şiddetli bir şekilde ölümcül olabilir; tıpkı marketten aldığınız kıymanın üzerindeki “SKT veya STT” tarihlerinden sonra tüketilmesinin sizi mezara gönderme ihtimali olduğu gibi. Ve elbette, son pişmanlık mezarlıkta fayda etmez!