Sonsuza dek gülümse

Gaffar Yakınca

Gaffar Yakınca

Gazete Yazarı
TÜM YAZILARI

Uçağımız Bakü’ye doğru havalandığında tarifi zor bir heyecan içindeydim. Bakü’ye gitmek her zaman mutluluk verici bir şeydir. Sonuçta Azerbaycan, ikinci vatanımız, “ata yurdumuz”. Ancak bu seferki seyahatin çok özel bir anlamı var. Azerbaycan’ı Karabağ zaferinden sonra ilk kez görecek, zafer gerdanlığının en güzel taşı Şuşa toprağına yüz süreceğim.

 ***

Bakü’de değişen ve değişmeyen şeyler var. İnsanların sıcaklığı, tertemiz caddeler, kocaman parklar, sokaklardaki “pişikler” ve yaz akşamları kapı önünde sohbete çıkan “garı neneler”… Şükür ki bunlar yerli yerinde duruyor.

 Değişenlerin başında ise şehrin yeni anıtsal yapıları geliyor. Bir sanat eseri güzelliğindeki bu yapılar hemen göze çarpıyor.

 Bir de ilk bakışta fark edilmeyen, sadece Bakü’yü, Bakülüleri iyi tanıyanların anlayabileceği bir değişim var: Şehir daha önce hiç görülmemiş bir biçimde gülümsüyor. Eskiden Bakü’de en keyifli anlara bile belli belirsiz bir hüzün hakim olurdu. Toprakları işgal edilmiş, bir milyon insanı kaçkın hale gelmiş, otuz yıldır her gece aynı acı ile uyuyup her sabah aynı acı ile uyanan bir ülkenin hüznüydü bu. Şimdi bu hüzün yok, sanki şehir her an gülümsüyormuş gibi, her an aydınlık. İnsanlar daha mutlu, hayat daha cıvıltılı. Bakü güneşi sanki daha parlak, Bakü rüzgarı daha yumuşak… Ve Üç Renkli Bayrak, sanki daha canlı, daha coşkun dalgalanıyor.

 ***

Cumartesi sabahı henüz güneş doğmadan Karabağ’a doğru yola çıkarken kafilemize de aynı coşku hakim. Tarihin gördüğü en vahşi işgalciler tarafından yurdun bağrından sökülen vatan toprağına gidiyoruz. Otobüsümüz önce Güneye, İran sınırına doğru iniyor. “Azad edilmiş” topraklara girdikten sonra, Şuşa’ya doğru ilerlerken adeta kanatlanıyor.

 Allah’ın tüm güzellikleri bahşettiği dört bin dört yüz kilometrekarelik bu vatan toprağının her karışında Haçlı ordularına ait zulmün izleri var. Yıkılmış, yağmalanmış şehirler, her yanına mayın döşenmiş toprak, tahrip edilmiş doğa…. Ve öldürülen, muhacir olup yollara düşen insanların solgun hayaletleri…

 Köylerin isimleri var ama, kendileri yok. Kimsesiz harabelerin arasında Bahtiyar Vahapzade’nin dizelerini duyar gibiyiz:

             Başına haranın külünü töksün

            Sinesi azabdan dağ-dağ didergin

            Teze veteninde garip, çekingen,

            Köhne veteninden kaçak didergin.

 

***

Zafer Yolu, Karabağ’ın içlerine doğru kıvrıla kıvrıla ilerliyor.

 Daha önce ne Karabağ’ı ne de Şuşa’yı gördüm. Gözlerimi kapatıp nereye gittiğimizi hayal ediyorum. Gözümde siyah beyaz bir fotoğraf. ŞahveledAyvazov’un çektiklerinden. İki gözü iki çeşme ağlayan on yaşlarında bir kız çocuğu. Üzerinde hırpalanmış giysiler, kara pürçekleri yanağına düşmüş… Ağdam mezarlığı olmalı, veya Hocalı yakınlarında bir yer, belki de bir muhacir kampı… Şimdi sanki hala aynı yaşta imiş ve hala orada bizi bekliyormuş gibi geliyor. Gözyaşları dinmiş midir acaba?

 Düşünebildiğim tek menzilin bu kızın yüzü olması ne acı. Otuz yıllık bir acının ağırlığını göğsümüzden kaldırmak mümkün olacak mı gerçekten? Çünkü o çocuk tam otuz yıl ağladı. Tam otuz yıl biz de onunla ağladık. Uçan kuşun, börtü böceğin derdine düşen “Medeni Dünya” bu Azerbaycan kızının acısına kör ve sağırdı.

 Yarı uyur bir halde mırıldanıyorum: Kendi acımıza kendimizden başka kim merhem olabilir ki?

 ***

Otobüs ilerliyor. Uzakta Şuşa’nın üzerine kurulduğu kayalıklar görününce, o sarp duvarı ilk tırmanan Azerbaycan askerinin ruhuna bürünüyoruz sanki. Yüreklerimizin gümbürtüsünden başka bir şey işitilmiyor. Haykırsam bunca yılın haksızlığı, bunca zulmün tortusu sökülüp atılır mı acaba böğrümden?

 Şehre Üç Renkli Bayrağı ilk diken asker de böyle mi hissetmişti?

Ya da ilk şehit düşen asker?

 ***

Şuşa’dayız, gözümüzün nuru, hayallerimizi süsleyen şehirde. Birbirinden güzel yapılar, anıtlar tahrip edilmiş, heykellere bile kurşun sıkılmış, dünya güzeli Şuşa Mescidi domuz ahırı yapılmış… Ermeni’deki bu nefreti, bu hainliği anlamak mümkün değil. İnsan taşa toprağa bile nasıl kin duyabilir?

 Ama Azerbaycan güçlü devlet, ilk günden başlamış şehri ayağa kaldırmaya. Her yanda hummalı bir çalışma var. Şimdiden geri dönüp eski evine yerleşenler bile olmuş.

 Vaqif’in kabrinden CıdırDüzü’ne doğru yürürken hafif bir yağmur çiseliyor. Çimenler, laleler arasında ilerliyoruz… Sanki şehitler gökyüzünden bizi gözlüyor. Babek, Vüsal, Anatoli, Elbruz, Allahverdi, Albert, Şükür, Mübariz, Polat, Algar ve diğerleri… Gülümseyen yüzlerle uzakları işaret ediyorlar. O yana bakıyorum, Hankendi’nin ötesinde bir yerde, ağlayan kızı görüyorum… Bir çiçek gibi narin ve dimdik duruyor vatanın uçsuz bucaksız yeşilliklerinde. Gözyaşları nihayet dinmiş, gülümsüyor.

 Sonsuza dek gülümse güzel kız… Sonsuza dek, özgür vatanın özgür bahçelerinde!

 ***

 Bir not: Ata yurdumuza kavuşmamıza vesile olan Anadolu Yayıncılar Derneği’ne, Azerbaycan Yeni Çağ Medya Grubu’na ve İletişim Başkanlığı’na teşekkür ederim.