16 Ağustos 2026 Pazar
İstanbul 25°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Söylem evrensel, fatura yerel: İklim adaletinin çarpıtılmış coğrafyası

Doç. Dr. Murteza Ocaklı

Doç. Dr. Murteza Ocaklı

Site Yazarı

A+ A-

Batı'nın iklim politikası söylemi son yirmi yılda köklü bir dönüşüm geçirdi. Bir zamanlar "kalkınma hakkı" olarak görülen kavram, bugün "karbon yükümlülüğü" kisvesi altında gelişmekte olan ülkelerin önünde bir engel olarak durmaktadır. Bu dönüşümün iki temel aracı var: 2015 tarihli Paris İklim Anlaşması ve onun ticari uzantısı olan Karbon Sınır Düzenleme Mekanizması (CBAM). Her ikisi de yüzeysel okumada evrensel sorumluluk çerçevesine oturtulmuş; derinlemesine incelendiğinde ise asimetrik güç ilişkilerini pekiştiren araçlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

TARİHİN ASİMETRİK YÜKÜ

İklim adaleti tartışmasının merkezinde tek bir istatistik durur: Sanayi Devrimi'nden bu yana atmosfere salınan kümülatif karbonun yaklaşık yüzde yetmiş beşi, gelişmiş Batı ekonomileri tarafından üretilmiştir. Avrupa Birliği bugün toplam küresel emisyonların yalnızca yüzde sekizini oluşturmaktadır. Türkiye'nin payı bu rakamın çok gerisinde, yüzde bir civarındadır.

Ortak Fakat Farklılaştırılmış Sorumluluklar (CBDR) ilkesi, tarihsel ekonomik eşitsizliği tanıyan uluslararası iklim rejiminin temel taşıdır. Ancak Paris Anlaşması, Kyoto Protokolü'nün katı sınıflandırmasından ayrılarak esnek bir yaklaşım benimsedi. Kulağa demokratik gelen bu esneklik, pratikte gelişmekte olan ülkelerin tarihsel sorumluluktan değil, mevcut kapasiteden değerlendirilmesi anlamına geldi. Gelişmiş ülkeler "ilgili kapasiteler" yorumunu öne çıkararak, tarihsel suçun yerini anlık ekonomik başarıya bıraktığı bir sistem kurdu.

Türkiye'nin 2024 yılı toplam sera gazı emisyonu 584,5 milyon ton CO₂ eşdeğeridir; emisyonların yüzde 71,8'i enerji sektöründen kaynaklanmaktadır. Bu rakamlar, Türkiye'de karbon meselesinin doğrudan kalkınma, üretim, ulaştırma ve enerji güvenliği meselesi olduğunu göstermektedir. "Hemen düşük karbonlu üretime geç" talebi, sanayi maliyetini, ihracat rekabetini ve büyüme kapasitesini zedeleyen ekonomik bir müdahaledir.

CBAM: İKLİM POLİTİKASI MI, TİCARET SİLAHI MI?

2026'da tam yürürlüğe giren CBAM, çelik, çimento, alüminyum, gübre, hidrojen ve elektrik ithalatına karbon fiyatı biçmektedir. Brüksel'in söylemi: Avrupa sanayicisini karbon maliyetlerinden muaf ülkelerin haksız rekabetinden korumak. Ancak rakamlar başka bir hikâye anlatıyor.

2026'da ithalatçılar için 12 milyar Euro'yu aşan ek maliyetler öngörülmekte; bu maliyetin büyük bölümünü gelişmekte olan ülkeler ödeyecek. CBAM, AB'nin GSYİH'sini yüzde 0,1 artırırken Hindistan, Rusya, Ukrayna ve Güney Afrika gibi ülkeler GSYİH düşüşüyle karşı karşıya kalmaktadır. AB dışına giden kayıp, AB içine net kazanç olarak dönmektedir. Buna "iklim politikası" değil, "iklim kisvesine bürünmüş endüstriyel strateji" demek gerekir.

Araştırmalar, CBAM'ın OECD üyesi olmayan ülkeler üzerinde çok daha sert etkiler yarattığını; AB dışındaki ülkelerde üretimi kısarken AB içinde rekabeti ve çıktıyı artırdığını ortaya koymuştur.

TÜRKİYE: İKİLEMİN TAM ORTASINDA

Türkiye, bu eşitsiz sistemin en somut kurbanlarından biridir. CBAM kapsamındaki toplam ihracatı yıllık 12-19 milyar Euro olup toplam Türk ihracatının yaklaşık yüzde sekizini temsil eder. Türkiye, AB dışı ülkeler arasında en yüksek mutlak ticari maruziyete sahiptir. AB, Türkiye'nin en büyük ihracat pazarıdır; 2025 verilerine göre Türk mal ihracatının yüzde 42,7'si AB'ye gitmektedir.

Türkiye yapısal bir ikilemle karşı karşıyadır: Ya sınırda AB'ye milyarlarca avro ödenecek ya da yurt içinde aceleye getirilmiş bir Emisyon Ticaret Sistemi kurulacaktır. Toplam CBAM maliyetlerinin 2026'da 771 milyon Euro'ya ulaşması ve 2032'ye kadar yıllık 2,5 milyar Euro'ya çıkması öngörülmekte; bu durum AB'ye yönelik ihracatın yüzde 2-3 oranında gerilemesine yol açabilecektir. Her iki yol da Türkiye'nin rekabet gücünü aşındırmaktadır.

Çimento sektörü en çarpıcı örnektir. Türkiye, AB çimento ithalatının yüzde 35-39'unu karşılamakta, yılda 3,3-4,8 milyon tona ulaşmaktadır. Buna rağmen Türkiye'ye özgü bir emisyon referans değeri belirlenmemiştir. Doğrulanmış veri sunmayan Türk ihracatçılar, Portland çimentosu için "diğer ülkeler" kategorisindeki varsayılan değer olan ton başına 1,584 tCO₂e ile yükümlü tutulacak; bu da ton başına 80-140 Euro maliyet demektir. Oysa Türk üreticilerin gerçek karbon yoğunluğu 0,88 tCO₂/t düzeyindedir. Bu, iklim politikası değil; bilinçli tasarlanmış asimetrik bir vergilendirmedir.

Demir-çelik sektöründe durum daha ağırdır. Bu sektör, 2026-2035 arası toplam CBAM maliyetinin yüzde 81'ini oluşturmakta; 2035'e kadar yıllık 30 milyar Euro'yu aşan bir yük öngörülmektedir. Türkiye'nin AB çeliğini başka pazarlara yönlendirme esnekliği yoktur. 2028'den itibaren beyaz eşya, otomotiv, metal ve makine sektörleri de CBAM kapsamına alınacaktır.

PARİS ANLAŞMASI PARADOKSU

Batılı ülkeler, gelişmekte olan devletlerin baz yük sağlayan enerji altyapılarından hızla uzaklaşmasını talep etmektedir. Oysa yüksek büyüme hızını koruyan bir ekonomi için enerji altyapısını bir gecede dönüştürmek yapısal olarak imkânsızdır. Tek tipleştirilmiş CBAM, farklılaştırılmış sorumluluk ilkesiyle çatışmakta; tarihsel sorumluluk, ekonomik kapasite ve iklim adaleti ilkelerine dayalı bir farklılaştırmadan yoksundur.

Finansal boyut asimetriyi derinleştirir: Batılı ekonomiler trilyonlarca dolarlık ucuz yeşil sermayeye erişirken, gelişmekte olan piyasalar yüksek enflasyon ve faizli dış borçlarla boğuşmaktadır. Bir ülkeyi sanayileşme döngüsünün ortasında ucuz enerji girdilerini terk etmeye zorlamak, küresel rekabetçilikte mutlak düşüşü garanti eder.

Kuzey ve Güney arasındaki teknoloji uçurumu, düşük ve orta gelirli ülkelerin CBAM ücretini azaltmak için temiz teknolojilere geçişini zorlaştırmaktadır. AB, bir yanda iklim müzakerelerinde "ortak sorumluluk" söylemi üretirken, öte yanda bu sorumluluğun pratik bölüşümünü kendi çıkarlarına göre şekillendirmektedir. Söylem evrenseldir; fakat çıkar ulusaldır. Ahlak küreseldir; fakat kazanç merkez ülkelerindir.

YEŞİL HEGEMONYANIN ANATOMİSİ

Akademik çevrelerde bazı araştırmacılar, AB'nin Paris Anlaşması sorumluluklarını yurt dışındaki işletmelere yükleyerek "yeşil hegemonya" kurmaya çalıştığını öne sürmektedir. CBAM, geleneksel AB enerji politikasının çıkarlarını değil, örtük bir sanayi politikası boyutunu da içermekte; Küresel Güney'in kalkınma çıkarlarını doğrudan dışlamaktadır.

Bu tezin en yıkıcı kanıtı elektrikli araç (EV) meselesidir. 2009'da Çin içten yanmalı araç üretiminde dünya birincisi oldu. Batı, hegemonyasını korumak için yeşil ekonomiyi stratejik bariyer olarak öne sürdü. Ancak Çin daha ucuz ve verimli EV'ler üretip küresel liderliğe oturduğunda, ABD ve AB serbest piyasa retoriğini terk etti. ABD Çin menşeli EV'lere yüzde yüz gümrük vergisi uygularken, AB korumacı tarifelerle takip etti. Eğer amaç gerçekten çevre olsaydı, sıfır emisyonlu Çin araçlarının teşvik edilmesi gerekirdi. Bu tutarsızlık, birincil amacın asla iklim olmadığını, piyasa tekeli ve endüstriyel liderliği korumak olduğunu göstermektedir.

Benzer şekilde, Batı'nın Paris Anlaşması'ndaki temel amacı, Çin'in ucuz iş gücü ve kömüre dayalı imalat modelini karbon kısıtlamalarıyla baltalamaktı. Ancak Çin, bu hamleyi erken teşhis ederek emisyonlarını 2030'a kadar artırma esnekliğini kendi yeşil teknoloji tekeli kurmak için kullandı. Sonuçta Batı, yüksek enerji maliyetleri altında sanayisini tüketirken; Çin, güneş paneli, rüzgar türbini ve batarya gibi tüm yeşil altyapı ekipmanlarının mutlak hakimi haline geldi.

Temiz enerji yatırımları küresel olarak artarken, bu yatırımların büyük kısmı Çin, ABD ve Avrupa'da yoğunlaşmaktadır. Gelişmekte olan ekonomiler dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturmasına rağmen küresel temiz enerji harcamalarından sınırlı pay almaktadır. Bu ülkelerde finansman maliyeti yapısal olarak çok daha yüksektir: Gelişmiş ülkeler düşük faizle teknoloji üretirken, gelişmekte olan ülkeler yüksek faizle dönüşüm yapmaya zorlanmaktadır.

Hindistan ve Güney Afrika gibi ülkelerin WTO'daki söylemi, iklim adaleti ve kalkınma hakkını CBAM'a karşı bir karşı-hegemonik ittifak çerçevesinde ele almakta; 134 devletin desteğine rağmen COP gündemine dahil edilememiştir. Bu başarısızlık, yapısal güç dengesizliğinin tam yansımasıdır.

CBAM'ın geçiş döneminde gelir üretmediği, 2026'dan itibaren elde edilecek gelirin AB bütçesine aktarılacağı ve gelişmekte olan ülkelerin iklim finansmanına tahsisine ilişkin düzenleme bulunmadığı görülmektedir. Türkiye, kendi çimento ve çeliğinin karbon maliyetini AB'ye aktaracak; bu para Türkiye'nin yeşil dönüşümüne değil, AB bütçesine girecektir.

Rakamlar özlüdür: Türkiye AB çimento ihracatında birinci sıradadır, ancak ülkeye özgü emisyon referans değeri yoktur. 2032'ye dek ödeyeceği CBAM faturası 2,5 milyar Euro'ya ulaşacaktır. Gümrük Birliği'ne sıkışmış, ETS müzakerelerinde masaya oturamayan, CBAM gelirinden pay alamayan Türkiye, bir iklim meselesini değil, klasik bir güç meselesini yaşamaktadır.

Türkiye ve gelişmekte olan dünya için Paris Anlaşması ve CBAM, görünmez bir ekonomik imparatorluğun yeni sınırlarıdır. Bunlar, gelişmekte olan ulusların kalıcı olarak "geçiş aşamasında" kalmasını; sürekli cezalar ödemesini, Batı patentlerini satın almasını ve yerleşik küresel hegemonyaya meydan okuyamamasını sağlamak için tasarlanmış tuzaklardır.

Türkiye için asıl politika "Batı ne diyorsa onu yapmak" olmamalıdır. Türkiye kendi kalkınma önceliklerini koruyan, enerji güvenliğini önceleyen, sanayi rekabetini zayıflatmayan ve tarihsel sorumluluk ilkesini merkeze alan bir iklim stratejisi geliştirmelidir. Enerji verimliliği artırılmalı, yenilenebilir enerji kapasitesi büyütülmeli, teknolojik dönüşüm desteklenmelidir — ancak tüm bu süreç Batı'nın karbon rejimine koşulsuz uyum olarak değil, Türkiye'nin ulusal çıkarlarına göre tasarlanmış bağımsız bir sanayi stratejisi olarak kurgulanmalıdır.

Gerçek adalet, tarihsel olarak kirletenlerin bedeli daha fazla ödediği; gelişmekte olan ülkelerin ise finansman, teknoloji transferi ve adil geçiş desteği almadan cezalandırılmadığı bir düzendir. Aksi halde "yeşil dönüşüm", dünyayı kurtarma projesi değil; Batı merkezli yeni bir ekonomik disiplin mekanizması, asimetrik bir ekonomik savaşın en rafine biçimi olarak tarihe geçecektir.

İklim İklim değişikliği