09 Ağustos 2026 Pazar
İstanbul 25°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Tam teslimiyet bekleyen Trump, İran’ın şartlarına geldi

Doç. Dr. Murteza Ocaklı

Doç. Dr. Murteza Ocaklı

Site Yazarı

A+ A-

ABD ile İran, savaşı sona erdirecek 14 maddelik mutabakat metnini elektronik olarak imzaladı ve nihai anlaşma için 60 günlük müzakere süreci başladı. Dünyanın derin bir nefes aldığı bir an… Fakat anlaşmanın içeriğine bakıldığında, nefes alan tarafın daha çok Tahran olduğu anlaşılıyor.

Çünkü bu metin, sadece iki ülke arasında geçici bir diplomatik belge değildir. Aynı zamanda Trump yönetiminin savaş öncesi ilan ettiği maksimalist hedeflerle, savaş sonrası razı olduğu gerçekçi sınırlar arasındaki farkı göstermesi bakımından son derece önemlidir. Mesele sadece “İran anlaşma yaptı mı?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Trump bu savaşa hangi hedeflerle başladı, masadan hangi sonuçla kalktı?

Trump’ın savaş öncesi söylemiyle başlayalım. Washington o günlerde çok daha sert hedefler sıralıyordu. Trump’ın dili “tam teslimiyet” diliydi. İran nükleer programını tamamen tasfiye edecekti. Uranyum zenginleştirme kapasitesi söndürülecekti. Balistik füze programı sınırlandırılacak, hatta fiilen etkisiz hâle getirilecekti. Direniş eksenine —Hamas’a, Hizbullah’a, Husilere— destek kesilecekti. Üstüne üstlük, Trump bizzat rejim değişikliği ihtimalinden söz etmişti.

Truth Social’da “Regime Change” ifadesini kullanmanın politik olarak doğru olmadığını söyleyip ardından “MAKE IRAN GREAT AGAIN / MIGA” göndermesiyle İran’da rejim değişikliğini açıkça tartışmaya açması, savaşın hedefinin yalnızca nükleer dosya olmadığını gösteriyordu.

Şimdi 14 maddeye bakalım ve bu hedeflerden hangisinin gerçekleştiğini soralım.

Anlaşmada dikkat çekici biçimde yer almayan ilk husus, İran’ın balistik füze programına dair açık ve bağlayıcı bir şarttır. Savaş öncesinin en yüksek perdeden dile getirilen hedeflerinden biri —İran’ın füze kapasitesini söndürmek— masaya net bir madde olarak bile girmemiştir. İran’ın bölgesel müttefikleriyle ilişkisi konusunda da aynı durum geçerlidir. “Direniş ekseni”nin tasfiyesi yoktur. Hamas, Hizbullah, Husiler ve bölgesel ağlar üzerinden İran’ın etkinliğini bitiren bir hüküm yoktur.

Daha çarpıcı olan ise Lübnan ve Hizbullah meselesidir. Trump savaş öncesinde İran’ın direniş eksenini tasfiye etmesini istiyordu. Fakat 14 maddelik mutabakatın pratiğine bakıldığında, ABD İsrail’e Hizbullah’a yönelik saldırılarını durdurma ve Lübnan’daki askerî varlığını geri çekme yönünde baskı yapmak zorunda kalmıştır. Bu durum, diplomatik bakımdan son derece ironiktir. Trump, başlangıçta İran’ı Hizbullah’tan vazgeçirmeye çalışıyordu; geldiği noktada ise kendisi İsrail’i Hizbullah’a karşı saldırılarını sınırlamaya zorlayan bir pozisyona sürüklendi.

Bu, İran’ın bölgesel stratejisinin tamamen çöktüğünü değil, aksine Washington’un onu hesaba katmadan bölgesel denge kuramadığını gösterir. Başka bir ifadeyle, ABD savaşın başında direniş eksenini tasfiye etmek istiyordu; savaşın sonunda ise bu ekseni doğuran coğrafi ve siyasî gerçekliği kabullenmek zorunda kaldı.

Rejim değişikliği meselesinde de benzer bir sonuç ortaya çıkmıştır. Dünya süper güçleri tarafından yoğun askerî ve ekonomik baskıya, bombalamalara ve psikolojik savaşa rağmen İran devleti ayaktadır. İran devlet aklı felç olmamış, kurumlar çalışmış, karar alma mekanizması çökmemiştir. Bu, modern Batı Asya (Ortadoğu) siyasetinde üzerinde özellikle durulması gereken bir noktadır. Elbette İran ağır kayıplar vermiştir. Ayetullah Ali Hameney’in ölümü, bazı üst düzey yetkililerin kaybı ve oluşan maddi tahribat İran için ciddi bir bedeldir. Hameney sadece bir lider değil, 36 yılı aşan iktidarı boyunca İran siyasetinin, güvenlik mimarisinin ve bölgesel stratejisinin merkezî figürüydü. Dolayısıyla onun kaybı İran açısından sembolik, siyasî ve kurumsal anlamda büyük bir kayıptır. Fakat devletlerin tarihsel kapasitesi tam da bu tür anlarda ölçülür. Başarılı devlet yapılanması, kişilere bağımlı olmamasıyla anlaşılır. Bir devletin kalıcılığı, karizmatik liderlerin varlığıyla değil, o liderler sahneden çekildiğinde kurumların işleyip işlemediğiyle test edilir. İran burada önemli bir sınav vermiştir.

İran devlet geleneği, yalnızca 1979 İslam Devrimi’nden ibaret değildir. İran, Ahamenişlerden Sasanilere, Safevilerden Kaçarlara, Pehlevilerden İslam Cumhuriyeti’ne uzanan yaklaşık 2.500 yıllık bir devlet hafızasına sahiptir. Bu kesintisiz ve düz bir çizgi değildir; hanedanlar değişmiş, rejimler yıkılmış, mezhepler dönüşmüş, başkentler ve ideolojiler farklılaşmıştır. Fakat İran coğrafyasında “devlet” fikri, kişilerin ötesinde yeniden üretilebilen bir siyasal akıl olarak varlığını sürdürmüştür. İran'ı sadece güncel liderler üzerinden okumak eksiktir; devlet, çoğu zaman kişiden, rejimden ve ideolojiden daha eski bir tarihsel sürekliliğe yaslanır. Hameney'in ölümü büyük kayıptır fakat çöküş getirmez. Tıpkı Reisi'nin kazası gibi sistem kendi süreklilik refleksini devreye sokar. Burada Şia siyasal kültürü devreye girer: Kerbela'da İmam Hüseyin'in askerî mağlubiyeti ahlaki üstünlüğe, acıyı dayanışmaya, kaybı tarihsel misyona dönüştüren hafıza mekanizması işler. Şehitlik, hakikat uğruna ontolojik direniştir. Bu nedenle lider kaybı boşluk değil, kolektif hafızada yeni seferberlik ve motivasyon kaynağıdır. 86 yaşındaki Hameney'in ölümü, sadece yas değil, devlet sürekliliğinin yeniden sahnelenmesidir. Kurumlar çalıştıkça kişisel ölümler devleti durdurmaz, aksine yapının kişilere değil kurumlara dayandığını gösterir.

Mutabakatın en kritik maddelerinden biri, savaşın tüm cephelerde sona erdirilmesini öngörmesidir. Bu sadece ABD-İran hattında bir ateşkes anlamına gelmiyor. Metin Lübnan dosyasını da içine alıyor. Yani savaş öncesi “direniş ekseni dağıtılacak” diliyle, savaş sonrası “Lübnan dâhil çatışmalar duracak” dili arasında büyük bir fark var. Bu, İran’ın bölgesel etki alanının bir çırpıda tasfiye edilemediğini gösteriyor.

İkinci önemli nokta, karşılıklı içişlerine karışmama ilkesidir. Bu madde basit bir diplomatik nezaket cümlesi değildir. Trump’ın İran’da liderlik değişimi ve rejim mühendisliği ima eden açıklamaları, ayrılıkçı Kürt grupları desteklemek ve silahlandırmak, protestolar düzenlemeleri, ve diğer müdahale açıklamaları hatırlandığında, bu madde doğrudan İran lehine okunabilecek bir güvence niteliği taşır. Eğer bir metin “taraflar birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterir, içişlerine karışmaz” diyorsa, bu metin rejim değişikliği hedefinin fiilen rafa kaldırıldığını gösterir.

Üçüncü başlık Hürmüz Boğazı’dır. Trump’ın son haftalarındaki söyleminin merkezine Hürmüz oturdu. O kadar ki, savaşın başlangıcında nükleer tesislerden, füzelerden ve rejimden söz eden Washington, savaşın sonunda Hürmüz’ün nasıl açılacağını konuşur hâle geldi.

Anlaşmada Hürmüz Boğazı’nın 30 gün içinde İran düzenlemelerine göre yeniden açılması, metnin can damarıdır. Buradaki “İran düzenlemelerine göre” ifadesi son derece önemlidir. Çünkü boğaz, Batı tankerlerinin veya Amerikan donanmasının belirlediği bir çerçevede değil, Tahran’ın kabul ettiği düzenlemeler içinde yeniden açılmaktadır. Bu bir diplomatik jestten çok, fiilî güç dengesinin kabul edilmesidir.

Daha da önemlisi, ticari gemilerin ücretsiz geçişi sadece 60 günlük müzakere süreci için garanti altına alınmıştır. Sonrasında Hürmüz’ün gelecekteki yönetimi, deniz hizmetleri, geçiş rejimi ve bölge ülkeleriyle yapılacak düzenlemeler konuşulacaktır. Bu ne demektir? Bu, savaş öncesinde zaten açık olan Hürmüz Boğazı’nın, savaş sonunda İran’ın küresel pazarlık kozu hâline gelmesi demektir.

ABD savaşa “İran’ı sınırlamak” iddiasıyla girdi; fakat sonuçta İran, Hürmüz üzerinden küresel enerji güvenliğinin merkezî aktörü olduğunu dünyaya yeniden hatırlattı. Tahran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü, dünya ticaret akışını ve enerji fiyatlarını etkileyecek kadar belirleyici hâle geldi. Bu gerçek, İran’ı sadece bölgesel değil, küresel ekonomi üzerinde de baskı kurabilen bir aktör olarak yeniden konumlandırdı.

Dördüncü başlık ekonomik tavizlerdir. Mutabakat, ABD’nin İran’a yönelik deniz ablukasını 30 gün içinde tamamen kaldırmasını, nihai anlaşmadan sonra bölgedeki bazı kuvvetlerini çekmesini, İran petrolü, bankacılık, sigorta ve nakliye işlemleri için muafiyetler sağlamasını, dondurulmuş İran fonlarının kullanılabilir hâle gelmesini ve İran’ın yeniden inşası ile ekonomik kalkınması için yüz milyarlarca dolarlık bir planın müzakere edilmesini içeriyor.

Bu tablo, İran’ı cezalandırmaktan ziyade yeniden finanse etme belgesi gibi görünmektedir. Trump yıllarca Obama dönemindeki İran anlaşmasını “tarihin en kötü anlaşması” diye eleştirmişti. Fakat bugün kendi imzaladığı metin, İran’a petrol, finans, dondurulmuş varlıklar, ticaret ve yeniden inşa başlıklarında çok daha geniş bir ekonomik kapı açıyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın mutabakatı “güçlü bir İran’dan gelen barış mesajı” olarak sunması boşuna değildir. İran açısından bu belge, teslimiyet belgesi asla değil; savaş sonrası pazarlık gücünün diplomatik dile çevrilmiş hâlidir.

Nükleer başlıkta da aynı tablo görülüyor. İran nükleer silah geliştirmeyeceğini teyit ediyor. Fakat bu, İran’ın ilk kez verdiği bir taahhüt değildir. İran zaten resmî söyleminde nükleer silah peşinde olmadığını yıllardır savunuyor. Mutabakat metninde asıl önemli olan, uranyum stokları, zenginleştirme meselesi ve denetim mekanizmasının nihai anlaşmaya bırakılmasıdır. Yani İran’ın nükleer altyapısının derhal ve tamamen tasfiye edilmesi gibi bir sonuç ortaya çıkmamıştır. Trump’ın savaş öncesi beklentisi “tam teslimiyet” iken, savaş sonrası metin “60 gün daha müzakere” demektedir.

ABD içindeki tepkiler de zaten bu yüzden serttir. Cumhuriyetçi Senatörler, kendi partilerinin başkanına karşı seslerini yükseltmiştir. Silahlı Kuvvetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, duyulan koşullar itibarıyla 60 günlük ateşkesin “felaket” olabileceğini ve ABD’nin askerî operasyonlarda elde ettiği kazanımların masada boşa harcanabileceğini söylemiştir. İstihbarat Komitesi Başkanı Tom Cotton, yaptırımların gevşemesiyle İran’a her gün 150 ila 200 milyon dolar arasında kaynak akabileceğini, bunun ayda 4,5 ila 6 milyar dolara denk geldiğini ve bu paranın füze stokları, askerî altyapı, Hamas ve Hizbullah gibi yapılara yeniden finansman sağlayabileceğini savunmuştur.

Louisiana Senatörü Bill Cassidy ise daha doğrudan konuşmuştur. Cassidy’ye göre bu anlaşma, İran’a Hürmüz’ü tehdit etmenin işe yaradığını gösterecek; nükleer hırslarını yeterince sınırlamayacak ve ABD’nin caydırıcılığına zarar verecektir. Bu eleştirilerin ortak noktası açıktır: ABD’deki İran şahinleri, Trump’ın masada İran’a fazla verdiğini ve savaşın stratejik hedeflerini geri çektiğini düşünmektedir.

Trump ise tüm bu eleştirilere klasik üslubuyla cevap verdi. G7’den dönerken ve sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamalarda, kendisini yeterince sert bulmayanları kıskanç, kötü niyetli veya aptal olmakla suçladı; borsanın rekor kırdığını, petrol fiyatlarının düştüğünü söyledi. Bu cümle, hem savunma hem saldırı hem de kendi gündemini petrol fiyatı ve borsa üzerine yeniden çerçeveleme operasyonunun özetiydi.

Fakat bu savunma bile aslında anlaşmanın jeopolitik değil, ekonomik zorunlulukla imzalandığını ele veriyor. Trump, savaşı “İran’ı teslim alma” diliyle başlattı; fakat anlaşmayı “piyasalar rahatladı, petrol düştü” argümanıyla savunuyor.

İsrail cephesinde tablo daha da karmaşık. Netanyahu’nun savaş öncesi hedefi İran rejimini büyük ölçüde zayıflatmak, mümkünse içeriden çözülmesini sağlayacak şartları oluşturmaktı. Fakat sonuçta İran rejimi ayakta kaldı. Netanyahu kamuoyu önünde anlaşmayı doğrudan eleştirmemeye çalıştı; fakat İsrail’in müzakere sürecinden yeterince haberdar edilmediği ve Washington’un Tel Aviv’i fiilen oldu-bitti karşısında bıraktığı yorumları güçlendi.

Netanyahu’nun Amerikalı yetkililerle özel görüşmelerde anlaşmayı doğrudan sabote etmediği, hatta İran tam anlamıyla uyarsa bunun İsrail açısından da olumlu görülebileceğini söylediği aktarıldı. Ancak İsrail kabinesi içten içe kaynıyor. Aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, “Trump’ın anlaşması bizi bağlamaz” diyerek İsrail’in ABD’nin boyunduruğunda bir devlet olmadığını vurguladı. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ise anlaşmayı kötü bulduğunu, İsrail’in İran rejimine karşı mücadeleyi tek başına da sürdürebileceğini ilan etti. Savunma Bakanı Israel Katz da İsrail ordusunun Lübnan, Suriye ve Gazze’deki güvenlik bölgelerinde kalacağını söyledi.

Bu tepkiler bize şunu gösteriyor: Eğer bu anlaşma gerçekten ABD ve İsrail için açık bir zafer olsaydı, Washington’daki İran şahinleri ve İsrail’deki sağcı siyasetçiler bu kadar sert konuşmazdı. Tepkilerin ortak noktası aynıdır: İran’ın nükleer kapasitesi hemen tasfiye edilmedi, füze programı açık biçimde hedef alınmadı, bölgesel müttefikleriyle ilişkisi kesilmedi, rejim değişikliği gerçekleşmedi; buna karşılık ekonomik rahatlama ve Hürmüz üzerinden yeni bir pazarlık alanı oluştu.

Bu iç isyana Amerikan cevabı ise ayrı bir sahnedir. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsrail’deki Ben-Gvir ve Smotrich çizgisini açıkça hedef alarak, küçük bir ülkenin karşılaştığı her güvenlik sorununu sadece öldürerek çözemeyeceğini söyledi. Bu cümle, onlarca yıllık ABD-İsrail söyleminden ciddi bir kopuşu işaret ediyor. Washington ilk kez bu kadar açık biçimde İsrail’in askerî maksimalizmine sınır çiziyor.

İsrail muhalefeti de Netanyahu’ya yükleniyor. Muhalif aktörler, Netanyahu’nun zafer vaatleriyle ortaya çıkan gerçeklik arasındaki uçuruma dikkat çekiyor. İsrail kamuoyunda da benzer bir şaşkınlık var. Çünkü savaşın başında İran’ın ezileceği, rejimin sarsılacağı ve İsrail’in stratejik üstünlük kazanacağı anlatılmıştı. Oysa bugün konuşulan şey, İran’ın petrolünün nasıl piyasaya döneceği, Hürmüz’ün nasıl açılacağı ve Washington’un İsrail’i nasıl dizginleyeceğidir.

Tarihsel ironi tam da buradadır. Trump 2015’te Obama’nın İran anlaşmasını “tarihin gördüğü en kötü anlaşma” diye tanımlamış ve 2018’de o anlaşmayı yırtıp atmıştı. Şimdi imzaladığı belge ise o anlaşmadan çok daha az şey elde ederken, çok daha fazlasını veriyor: Donmuş fonlar serbest bırakılıyor, abluka kalkıyor, petrol muafiyetleri gündeme geliyor, füze programı masada yok, rejim yerli yerinde duruyor, Hürmüz İran’ın stratejik kozu hâline geliyor.

Burada asıl mesele şudur: Trump savaş öncesi İran’a nükleer, füze, bölgesel nüfuz ve rejim düzeyinde baskı kurmak istiyordu. Savaş sonrası mutabakat ise İran’dan sadece nükleer silah üretmeyeceğine dair zaten bilinen pozisyonunu tekrar alıyor; buna karşılık ABD’den ablukayı kaldırma, yaptırımları müzakere etme, petrol ihracatını açma, fonları serbest bırakma ve Hürmüz’ü İran’ın aktif rolüyle yeniden düzenleme taahhüdü alıyor.

Bu nedenle 14 maddelik metin, mevcut hâliyle İran lehine okunabilecek güçlü unsurlar taşıyor. Elbette nihai anlaşma henüz yapılmadı. Önümüzde 60 günlük kritik bir süreç var. Bu süreçte denetim mekanizması, zenginleştirme, uranyum stokları, yaptırımların takvimi ve Hürmüz’ün kalıcı statüsü tartışılacak. Fakat diplomatik fotoğraf bugünden bakıldığında nettir: Trump’ın savaş öncesi maksimum hedefleri, masada minimum kazanıma dönüşmüştür.

İran masada rejimini korumuş, nükleer altyapısını teslim etmemiş, füze programını açık bir tasfiye maddesine sokmamış, bölgesel müttefiklerinden kopmamış ve Hürmüz Boğazı’nı küresel sistemin önüne yeniden stratejik bir koz olarak koymuştur. Bu yüzden bu metin, sadece bir ateşkes belgesi değildir. Bu metin, Trump’ın İran’a karşı kurduğu büyük anlatının geri çekilme belgesidir. Savaşın başında hedef “İran’ı tam teslimiyete zorlamak”tı; bugün konuşulan ise Hürmüz’ün nasıl açılacağı, İran petrolünün nasıl satılacağı, yaptırımların nasıl kaldırılacağı ve İran ekonomisinin nasıl yeniden nefes alacağıdır.

Diplomaside bazen zafer, imza törenindeki alkışlarla değil, karşı tarafın vazgeçtiği hedeflerle ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, 14 maddelik ABD-İran mutabakatı Trump’ın değil, İran’ın devlet aklının, tarihsel direncinin ve kurumsal sürekliliğinin masaya yazılmış hâlidir.

İran ABD İsrail