08 Ağustos 2026 Cumartesi
İstanbul 23°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Tanrı’nın terk ettiği bir dünyanın epiği

Cemil Gözel

Cemil Gözel

Site Yazarı

A+ A-

Roman diye bir edebi tür neden var? İnsanlık neden bir gün oturup roman diye bir şey icat etmiş?

Roman, içine yerleştiği her tekil metin gibi, belirli bir tarihsel dönüşümün, hatta bir kopuşun ürünü.

SORUNLU BİREYİN DOĞUŞU

Tanrı’nın terk ettiği bir dünyanın epiği - Resim : 1

Bunu bize en çarpıcı biçimde genç Lukács göstermiştir. Henüz Marksist değilken, Birinci Dünya Savaşının patladığı aylarda oturup Roman Kuramı isminde bir kitap yazmıştı. Kitabın daha ilk sayfasında öyle bir cümle var ki bütün kuramı tek başına sırtlanıyor: “Ne mutludur, yıldızlarla kaplı gökyüzünün tüm olası yolların haritası olduğu çağlar.” Destan çağının insanından söz ediyor Lukács. O çağda ruh ile dünya, iç ile dış, henüz ayrılmamış bir bütünün iki yüzüdür.Yol çizilidir, insana yalnızca yürümek düşmüştür. Sorgulanacak bir mesafe yoktur.Çünkü anlamı aramak gereksizdir, zaten oradadır.

Romanın doğuşu bu destan çağının çözüldüğü yerde başlıyor. Feodal-dinsel dünyanın çözülüşüyle birlikte birey artık anlamı kendi başına aramak, kendi hayatını bir kendini tanıma çilesine çevirmek zorunda kalmıştır. Lukács buna sorunlu birey diyor. Çünkü destan kahramanının hiç ihtiyaç duymadığı bir arayıştansorumludur bu figür ve roman biçiminin kendisi de bu arayışı taşıyabilecek bir kalıba, biyografik forma muhtaç hale gelmiştir. Roman kahramanı artık bir bütünü kendi hayatıyla yeniden kurmaya çalışan yalnız bir öznedir.Ama önündeki sonsuzluğun, destanın kendi sınırını kendinden türeten organik sonsuzluğu ile alakası yoktur artık. Lukács buna kötü sonsuzluk diyor, çünkü roman, malzemesinin dağınıklığını ancak dışarıdan dayatılan kesin sınırlarla durdurabilir, kahramanın ölümüyle ya da kendini nihayet tanımasıyla. Destan kahramanlarını düşünelim, er geç bir sükûn bulduklarını görüyoruz, “tüm olası yolların haritası”na sahip oldukları için. Roman kahramanı ise hiçbir zaman tam olarak memnun değildir kendinden, çünkü aradığı bütünlük dünyada hazır biçimde yoktur, ancak kendi hayat hikâyesinin sonunda, geriye dönük bir ışıkla, bir anlığına belirebilir belki o, o kadar.

Lukács sonunda bütün bunları tek bir cümlede toplamıştır: Roman, Tanrı’nın terk ettiği bir dünyanın epiğidir. Bu cümle, romanın biçimsel yapısının ta kendisidir. Roman kahramanının o huzursuz, daimonik psikolojisi, anlamın gerçekliğe hiçbir zaman tam nüfuz edemeyeceğine ama anlamsız bir gerçekliğin de özsüz bir hiç olacağına dair bir bilgiden beslenirkenroman, bu iki imkânsızlığın arasındaki dar aralıkta yazılabilir, ne anlamın gerçeklikle tam örtüştüğü ne de gerçekliğin anlamdan büsbütün yoksun kaldığı o dar aralıkta.

TEORİNİN ZEMİNİ

Lukács bu satırları yazarken kitabın yansıyan o derin, neredeyse yaslı melankoli, savaş öncesi Orta Avrupa aydınının kapitalist modernlikte hissettiği aşkın yurtsuzluktan ayrı düşünülemez. Lukács bunu sonradan kendisi itiraf etmiştir zaten, kitabın havasını “romantik antikapitalizm”diye adlandırıp eleştirmiştir: Kayıp bir totaliteyi neredeyse nostaljiyle andığını, kendi bakış açısının da tarihsel olduğunu yeterince hesaba katmadığını görmüştür kendinde.

Bu özeleştiri bize, en azından benim için bir ders: Daha önceki yazılarda bahsettiğim zemin bilgisini yalnızca okuduğumuz metne uygulamak yetmiyor, bilgiyi bizzat okuma biçimimize, kuramın kendisine de uygulamamız gerekiyor. Çünkü teori de bir zeminin ürünü,her şey gibi…Kendi zeminini unutan teori, eleştirmeye çalıştığı metinler gibi, kendi zaaflarını üretmeye başlar. Bir kuramcının en keskin gördüğü süreç, çoğu zaman, kendi körlüğünü en az fark ettiği süreçtir.Bu, yalnızca Lukács’a özgü bir zaaf değil, zemin bilgisiyle çalışan herkesin baştan kabul etmesi gereken bir risktir.

‘SERSERİ DOĞDUM SERSERİ ÖLECEĞİM’

Lukács’ın bu felsefi soykütüğünün somut, izlenebilir bir karşılığı da var. Fethi Naci, Türkiye’deki roman tartışmasına özgü bir emekle, romanın kökenini üç kaynağa bağlamıştır: pikaresk anlatı, psikolojik yazı, anı edebiyatı. On altıncı yüzyıl Avrupa’sının serseri kahramanı, feodal hiyerarşinin hiçbir kategorisine sığmayan o ilk özel birey, durmadan dolaşan, bir kentten ötekine, bir biçimden ötekine sürüklenen bir bireydir. Bu bitmeyen hareketin kendisi, yavaş yavaş, hikâyenin biçiminedönüşür. Eskiçağ destanının kahramanı er geç bir sükûn bulurken pikaresk kahraman hiç durmaz çünkü durursa kendisi olmaktan çıkar. Lukács’ın soyut düzeyde “kötü sonsuzluk” dediği şey, on altıncı yüzyıl Almanya’sının, İspanya’sının, İtalya’sının halk hikâyelerinde somut bir zeminde filizlenmiştir. İki metin, Lukács’ın felsefi çıkarımı ile Fethi Naci’nin edebiyat tarihi, birbirinden habersiz, birbirinden çok farklı yöntemlerle, aynı zeminin izini sürmüş, biri kavramla, öteki belgeyle, aynı yeri kazmıştır.

Lucien Goldmann, roman türü için, tıpkı pazar toplumunun bireyi gibi, kendi sınırını kendi dışında, dışarıdan dayatılmış bir kesinlikte bulmuştu. Destan kahramanının aksine hiçbir doğal sona, hiçbir kozmik güvenceye sahip değildi, o. Bir tür olarak romanın kendisi, demek ki, zeminsiz düşünülemiyor ama bunu söylemek, zeminin biçime nasıl geçtiğini henüz açıklamıyor, yalnızca bu geçişin zorunlu olduğunu gösteriyor. Zeminle biçim arasındaki bu geçişin asıl mekanizması, bambaşka bir soruşturmayı gerektiriyor.

Yazarın Önceki Yazıları Tüm Yazıları
Zemin bilgisiyle okumak 02 Ağustos 2026
İç uzaklık 26 Temmuz 2026
Tarihin poetikası 05 Temmuz 2026
Zemin 28 Haziran 2026