Tarihin poetikası
Hayden White’ın Metatarih’te öne sürdüğü tezler, tarih ile edebiyat arasındaki sınırın, modern bilimin ona çizdiği kadar keskinolmadığını gösteriyor. Hayden White’ın tezleri, ilkin teknik bir gözlem gibi dursa da aslında getirdiği sonuçlar oldukça sarsıcıdır. Ona göre her tarihsel yazı, ham verileri seçip düzenleyerek bir anlatıya dönüştüren kaçınılmaz bir poetik eylem içerir. Tarihçi olayları kronolojik bir sıraya dizer, sonra bu sıralamayı başlangıç, gelişme ve sonuç barındıran bir öyküye dönüştürür. En sonunda o öyküyü, Romans, Tragedya, Komedya ya da Hiciv gibi bir sahneleme kipiyle çerçeveler. Fakat bu çerçeveleme ne kadar bilinçli bir seçimdir? Bu soru şu yüzden önemlidir çünkü her tarihsel anlatı çoğu zaman bu kiplerden birkaçını kaçınılmaz biçimde kullanır.
White somut örnekler de yazıyor. Örneğin Michelet, Romans kipinde yazar; Ranke, Komedi kipinde, Tocqueville Tragedya kipinde, Burckhardt Hiciv kipinde. White’a göre aynı 19. yüzyıl Avrupa’sını anlatan bu dört büyük tarihçi arasında kimin daha “bilimsel” ya da daha “gerçekçi” olduğunu belirleyecek tartışma kaldırmaz teorik dayanaklar yoktur. Birini diğerine tercih etmenin tek dayanağı nihayetinde estetik ya da ahlakidir. Tarihsel anlatının biçimsel yapısı edebi biçimlerle iç içedir; bu iç içelik bir zaaf değil, tarihin kavrayış biçiminin kendine özgü bir özelliği olarak kalır. White’ın bu tezi bir tarih felsefesi sorununu aşıyor ve edebiyat ile tarih arasındaki ilişkiyi yeniden kurmamızı öneriyor.
TARİH-EDEBİYAT ARASINDAKİ İLİŞKİ
Tarih yazımı ile edebiyat arasında hep bir ilişki vardı. Daha önce bu konuda birkaç yazı yazdığımı hatırlıyorum. Sophokles’in Antigone’sinden Balzac’ın romanlarına, Tolstoy’un tarihin nedensellik zincirini çözen edebi tarzından Kafka’nın kavramlarla erişilmesi güç bir derinlikte, somutlukta aktardığı yabancılaşmaya kadar ve daha birçok örnekte bu ilişkinin izlerini sürmek mümkündür… Ama bu ilişki nasıl bir ilişkidir? Bir akrabalık ilişkisi mi, yoksa başka bir formasyon mu?
Bu ilişkiyi salt genel bir akrabalık olarak okuyan gerçek bağı kaçırır. Roman özelinde söylemek gerekirse, o yalnızca belirli bir tarihsel dönemde yazılmış bir metin olarak incelenmez, kendisi de tarihsel bir oluşumdur. Goldmann, Lukács’ın bazı tezlerini geliştirerek romanı “pazar için üretimden doğan bireyci toplumdaki günlük hayatın edebi alana nakli” olarak tanımlamıştı. Bu tanımda bir zorunluluk ilişkisi var: Çünkü her şeyden önce roman belirli toplumsal koşulların ürünüdür, öyleyse, o koşullar değişince roman da değişir, eksik kaldığında ya gecikerek gelir ya da başka bir ağırlık yüklenir. Auerbach bu bağı Mimesis’te çok daha somut biçimde göstermişti. Stendhal ve Balzac, gündelik hayattan rastgele bireyleri alıp onları ciddi ve trajik bir temsil düzeyine taşıdıklarında yalnızca estetik bir tercih yapmadılar, yüzyıllarca geçerli olan stil seviyeleri hiyerarşisini, yani sıradan olanın ancak groteskçe ya da eğlendirici çerçevede edebiyata girebileceği katı ilkeyi müzeye kaldırdılar. Böylece tarihsellik arka plan olmaktan çıkıp karakterin kaderini içeriden belirleyen somut bir güç olarak kurguya girebildi.
MADALYONUN İKİ YÜZÜ
Auerbach Mimesis’i İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da yazmıştı. Batı araştırma kütüphanelerine erişimi yoktu; elinde yalnızca birincil metinler ve hafızası vardı. O yüzden kitabın hiç dipnotu yoktur. Her bölüm uzun bir alıntıyla başlar, oradan o metnin üslubu ile içine doğduğu tarihsel bağlam arasındaki ilişki çözümlenir. Kendi ifadesiyle, sahip olduğu kısıtlı kaynaklar sayesinde, belki de, yazabilmişti bu kitabı. Öyleyse benim zemin bilgisi dediğim, bir metnin içinde doğduğu tarihi tanımak, ansiklopedik bir birikim gerektirmiyor, metnin içine girebildiğin canlı bir kavrayış istiyor.
Türk romanı söz konusu olduğunda bu ilişki çok rahat izlenebilir amadaha önce yazdığım için bu yazıda ayrıntıya girmiyorum, şunu söylemekle yetineyim: Batı romanının arkasındaki uzun toplumsal süreci biz dışarıdan ikame etmeye çalıştık. Romanın bu tarihsellik içindeki rolü de, ister istemez, doğduğu zemini aynı anda kendisinin döşemek zorunda kalmasıydı. Dolayısıyla Batı romanının biçimsel güveni, kurgusal dünyanın kendi kendine ayakta durabileceğine dair epistemolojik temeli, Tanzimat romancısında pek oluşmadı, onun tarihsel üstünlüğü başka yerdeydi, onu da yazdık. Böylece, Jale Parla’nın da gösterdiği gibi Tanzimat romancısı, edindiğini sandığı şeyin arkasındaki felsefi zeminden habersizdi. Bu habersizlik, dönemin içine işlemiş yapısal bir koşuldu ve bu koşul, metnin içinde okunabilmektedir, canlı bir kavrayışla...
Bütün bunlar gösterir ki tarihin edebiyattaki izini sürmek ile edebiyatın tarihsel zeminini tanımak aynı madalyonun iki yüzüdür.
---
Konu üzerine daha çok eğilmek isteyenler, Erich Auerbach’ın İthaki Yayınlarından çıkan, “Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili”ne, Lucien Goldmann’ın Birleşik Yayınevinden çıkan,“Roman Sosyolojisi”ne, Hayden White’ın, Dost Kitabevi Yayınlarından çıkan, “Metatarih” üst başlıklı “Ondokuzuncu YüzyılAvrupası’ndaTarihsel İmgelem”ine bakabilirler.

