Toplumsal yaşamın merkeziydi toprak damlar
Yine bir köy ziyaretinde eskilere gittim geldim. Köy denilen yerde artık horoz ötmüyor; çocukların yerine başıboş köpekler sokakları arşınlıyor. Ekmek, süt, peynir, yoğurt ve yumurta gibi temel gıda ürünleri kasabadan getiriliyor. O tek katlı taş evler yerini birkaç katlı apartman görünümlü yapılara bırakmış. Ben de üç katlı bir evin birinci katında kalıyorum.
Evlerin bu halini görünce çocukluğumun taş, toprak ve ağaçtan yapılmış evlerini hatırladım. O evler, yeni yapıların aksine, toplumsal beraberliğin ve “komşu külüne muhtaç” kültürünün ürünüydü. Bu tür evlere büyük kapılardan girilirdi. Giriş kısmına “hayat” denirdi. Hayatın sağında ya da solunda bir oda, ahır veya samanlığa açılan kapılar bulunurdu. Biraz ileride ise geniş bir salonu andıran “eve” açılan bir kapı yer alırdı. O kapı hiç kapanır mıydı, doğrusu hatırlayamıyorum.
MİSAFİR ODASININ KUTSALLIĞI
Her evde olmasa da sadece bazılarında ayrı bir oda bulunurdu. Bu oda evin aile reisine ait sayılırdı; ama aslında tam olarak ona da ait değildi. Daha çok, eve ve köye gelen misafirler için ayrılırdı. Biz çocuklar için orası kutsal bir mabet gibiydi. Her zaman nasip olmayan saygın misafirlerle akşamları orada oturulur, uzun sohbetler edilirdi. Masalların, destanların, hikâyelerin ve şiirlerin dillendirildiği kutsal mekânlardı evlerdeki odalar. Misafirlere yapılan sohbetler nefes almadan dinlenirdi. Gaz bitip lamba sönene kadar odada muhabbet sürer, sonra da herkes evine dağılırdı.
Evin ana kapısından hem insanlar hem de hayvanlar girip çıkardı. İneği, öküzü, koyunu, keçisi ve hatta eşeğiyle aynı kapıdan girip çıkan başka toplumlar var mıdır, bilmiyorum. O günlerden bugünlere; herkesin kendine ait betonarme evlere, komşusuyla arasına sınır koyan, çevresi yüksek taş duvarlarla kapatılmış yapılara gelindi. Taş duvarlar biraz içeri çekilse yollar genişleyecek, köyde bir rahatlama sağlayacak, bahçeler küçülecek belki; ama insanlar buna yanaşmamaktadır. Arabalarıyla evlerine gelirken komşularının arabasıyla karşılaşmaya görsünler. Yan yana geçemediklerinde, o taş duvarları bir karış geri itemeyeceklerini anlarlar. Ama bunu fark ettiklerinde artık geç kalınmıştır.
Toprak ve taşın temel malzeme olduğu zamanlarda da o yollardan kağnılar geçerdi. Buğday, arpa, yonca ve hayvanlara yem olacak otlar yüklenirdi kağnılara. Yollarda sıkışıklık olmazdı. O kağnılar, yan yana dizilmiş evlerin önünden, köylünün kendi ürettiği tereyağının kağnı tekerine sürülen tereyağının etkisiyle bütün ihtişamıyla gıcırdayarak geçerdi. Öküzlerin çektiği kağnıların önünden geçtiği evler, bugünkü bireyselliğe inat toplumsaldı. Bana köydeki en toplumsal ögenin ne olduğu sorulsa, hiç düşünmeden “evlerdi o evlerin damıydı” derim.
BİTİŞİK DAMLAR VE ORTAK YAŞAM
Köyde yan yana dizilmiş evlerin grup grup ortak damları vardı. Koca köyün beş, on baca veya dam da denilen geniş çatısı bulunurdu. Köyün yukarısından bir evin damına çıkan kişi, onuncu ya da on beşinci evin damından aşağı inebilirdi. Çünkü komşuların damları birbirine bitişikti. Bu bitişikliği bazen bir yol, bazen de küçük bir dere ayırırdı. Derelerin üzerini kapatıp apartman diken bugünün yapı anlayışının aksine, çok fazla su olmasa bile suyun doğal akışı bozulmazdı. Bu, doğanın dengesini koruma bilinci miydi; yoksa komşunun da o sudan faydalanmasını istemek miydi, bilmiyorum.
O damlar betonla kaplanmazdı. Köyün yakınındaki tepenin eteklerinden çıkarılan kızıl toprakla örtülürdü. Eğer iyi loğlanmışsa yağmurda da karda da su geçirmezdi. Damlar yalnızca evlerin çatısı değildi; köy yaşamının merkezleriydi. İnsanlar boş vakitlerinde oralarda buluşur, güneşlenir, dolaşırdı. Yıkanmış buğday, yapılan tarhana, bulgur, yün ve daha birçok şey kurutulmak için damlara serilirdi. Gıda ürünleri o damların üzerinde güneşe de doyardı.
Bazı yerlerde damlar harmanlarla aynı hizada olurdu. Böyle yerlerde damlar yalnızca kurutma, gezinti ve buluşma alanı değil; sevincin ve tasanın da ortak mekânıydı. Düğünler yapılırdı. Düğün evi buralara yakınsa eğlence bazı damların üzerinde sürerdi. Kalın direklerle taşınan, altında ağaç mertekler bulunan bu damlarda davul zurna eşliğinde doyasıya halaylar çekilirdi. Düğünün son günü gelin evine inerken, bereket getirsin diye damdan şeker ve kızıl üzüm saçılırdı. Biz çocuklar da aşağıda onları kapmaya çalışırdık.
TOPRAK DAMLARIN YERİNDE YELLER ESİYOR
Komşunun komşusunun merteğine, direğine muhtaç olduğu; köyde toplumsal yaşamın merkezi sayılan o damların yerinde şimdi yeller esiyor. Onların yerini beton evler, yüksek duvarlar aldı. Komşular, aralarına kalın sınırlar ördü. Bir zamanlar düşünmesi bile hayal edilemeyecek köyün suyundan su içememe yerine kasabadan getirilen su içiliyor; sütü, ekmeği, yumurtayı, yoğurdu ve meyveyi yine kasabadan alıyor.
Yeni kuşak köylü kendine ait kalın taş duvarlarla çevrilmiş betonarme evlerde mutlu görünüyor. Toprak damların ortaklığını bilen insan sayısı da kalmadığı gibi, toplumsallığın, dayanışmanın kendisi olan o toprak evlerin toprak damlarını bilen, yaşayan da kalmadı. Herkes bilmediği, tanımadığı şeylerin eksikliğini hissetmeden elindekilerle gururlu ve mutlu görünüyor. Damların yokluğunun verdiği acı ve mutsuzluk ise biraz da bana düşüyor.

