Tuhaf bebek ve annelik travması
Korku-gerilim, kendini yenilemekte zorlanan bir tür ve özgün yapımlarla karşılaşmak giderek zorlaşıyor. Özellikle son yıllarda seyrettiğimiz Hollywood filmleri bir tür patinaj duygusu uyandırıyor, bu türün temel amacı olan seyirciyi “koltuğunda rahat oturtturmamak” işlevinin yerinde yeller esiyor. Finlandiya sinemasından bir örnek olan, yönetmenliğini Hanna Bergholm’un yaptığı “Karanlıktan Gelen” (Nigtborn) ise temel yapısı ve anlatımıyla seyirciyi rahatsız etmeyi başaran, sıra dışı sayılabilecek bir film.
Genç Fin kadın Saga ve İngiliz eşi Jon, bebeklerinin doğumunu beklerken, ormanın derinliklerindeki eski aile evine taşınırlar. Ormanla genç kadın arasında gizemli bir ilişki olduğunu anlarız. Bebek doğar ancak Saga oğlunda bir tuhaflık olduğunu hisseder. Bedeni haddinden fazla kılla kaplı, sürekli ağlayan, kan emen, olmadık hareketler yapan bir bebek söz konusudur. Jon (ve başvurdukları doktorlar) olan bitende bir anormallik görmezken, Saga bebekten giderek soğumakta, kuşkulanmakta ve kendisini kuruttuğunu düşünmektedir. Film seyirciyi uzun süre “Gerçekten doğaüstü bir olay mı yaşanıyor, yoksa annenin psikolojisi mi bozuluyor?” ikilemiyle baş başa bırakır.
ANNELİK ROMANTİZMİ TERSYÜZ
Doğum yapmanın, öncesi ve sonrasıyla her anneye farklı psikolojik süreçler yaşattığı, bazen travmaya dönüştüğü, bebekle ilişkinin her zaman olumlu anlamda gelişmediği malum. Hanna Bergholm de “Karanlıktan Gelen”de İskandinav mitolojisi ve karanlık halk masallarından da esinlenerek, annelik ve doğum sonrası yaşanan psikolojik dönüşüm üzerine etkileyici bir öykü anlatıyor. Film, gerçeklik ile paranoya arasındaki belirsizliği başarıyla işleyerek, seyircinin zihni ve duygularıyla oynuyor, anne olmanın korkularıyla yüzleştiriyor.
Roman Polanski’nin 1968 tarihli unutulmaz klasiği “Rosemary’nin Bebeği”ni çağrıştıran, bebeğin tuhaflıkları yanında annelik korkularını ve aile ilişkilerini merkeze alan, psikolojik bir “folk korku” anlatısı olan “Karanlıktan Gelen”, bir “canavar bebek” öyküsü ile annelik travmasının karanlık anatomisi arasında gidip geliyor. Ürpertici bir atmosfer, buna uygun mekan kullanımı, Saga’nın aklını yitirip yitirmediği ikilemi, Jon’un her şey normalmiş gibi davranması ve evliliğin çatırdamaya başlaması, seyirciyi de psikolojik bir çözülmeye sürüklüyor. Saga’nın neredeyse tüm çevresi ve uzmanlar tarafından “abartıyorsun!” denilerek yalnızlaştırılması filmin gelişiminde girdap etkisi yaratıyor ve “annelik romantizmi” tersyüz ediliyor. Doğum sonrası sürece ve annelik içgüdülerine ayna tutan film, “Rosemary’nin Bebeği” kadar olmasa da ürkütücülük hedefine ulaşıyor.
YALNIZLAŞAN ANNE
Anne olmanın doğa ve toplum tarafından yüklenen “mutluluk ve kusursuzluk” idealini taşıyamayan, tam tersine korkunç bir kimlik krizi yaşamaya başlayan Saga’nın, bebek bakımından dolayı giderek yalnızlaşması, yorgunluğu, uykusuzluğu, çaresizliği, derdini kimseye anlatamaması vb. en normal durumda bile bir kadının sırtındaki yüklerin artması anlamına geliyor. “Karanlıktan Gelen”in bütün korku-gerilim unsurlarını ayıklayın, bebeği, evi ve masallarda bilinçaltının dışavurumu olan orman dekorunu tamamen normalleştirin, gene de bir annelik travmasıyla karşılaşırsınız. Doğumun bedensel gerçekliğinin sonucudur bu. Hanna Bergholm de filmindeki tüm doğaüstü ayrıntılara rağmen yüzeyde doğal bir süreçten bahsediyor aslında. Kendi annesinin sürekli “Sen de bebekken böyleydin!” demesi ise hiçbir şeyi çözmüyor.
Sinemalarımızda bugün gösterime giren “Karanlıktan Gelen”, uzak ülke Finlandiya sinemasından ilgi çekici bir örnek. Özellikle doğum yapacak ve yeni anne olacak sinemaseverlere pek tavsiye etmiyorum!