Türkü ile Balad arasında: Âşık Reyhani ve Friedrich Schiller
Yıllar önce Erzurumlu bir dostun işi düşmüştü. Büroma gelip derdini anlattı, çaresine nasıl bakılacağını sormuştu. Konuştuk, soruna bir çözüm bulduktan sonra onun o güzel Erzurum şivesiyle sohbet etmeye başladık. Bana Karslı Âşık Reyhani’nin bir kasetini aradığını, ancak bir türlü bulamadığını söyledi. Ben de kasetin bende olduğunu, bir hafta sonra gelip alabileceğini söyledim. Bir daha gelmedi. Ancak mahallemizde oturduğu için onu defalarca görmüş, birçok kez sohbet etme fırsatı bulmuştuk.
Aradığı kaset, Reyhani’nin Emrah ile Selvi’nin aşk hikâyesini anlattığı kasetti. Âşık Reyhani’nin en önemli özelliklerinden biri, sazı, sözü ve türküleriyle aşk hikâyeleri anlatmasıydı. Bu gelenek, belki de okuma oranının düşük, kitabın ise çok az bulunduğu dönemlerde önemli bir ihtiyacı karşılıyordu. Hikâyelerin, masalların ve şiirlerin sözlü aktarımına dayanan bu anlatı biçimi, insanların okuma ve dinleme gereksinimine verilen bir cevap niteliğindeydi.
Arkadaşımın Emrah ile Selvi’nin aşkını bu kasetten dinlemek istemesini de onun okuma ihtiyacına farklı bir yoldan verilmiş bir karşılık olarak değerlendirmiştim. O yıllarda Türk televizyonlarının Viyana’da henüz yaygınlaşmadığı, kitapların kolay bulunamadığı ve birçok insanın düzenli okuma alışkanlığı edinmediği bir dönem yaşanıyordu. İnsanların hikâye, masal, şiir ve romanlara duydukları ilgiyi, en azından kısmen, bu tür kasetler aracılığıyla giderdiklerini düşünmüştüm.
SÖZLÜ KÜLTÜRÜN TAŞIYICILARI

Aslında çocukluğuma gittiğimde bunu daha iyi anlayabiliyorum. Radyo, sinema, tiyatro, televizyon ve gazetenin ulaşmadığı yıllarda köyümüze destan satıcıları gelirdi. Bu satıcılar çantalarında taşıdıkları birkaç sayfalık destan broşürlerini, türkü söyleyerek ve hikâyelerini anlatarak yirmi beş kuruş karşılığında satmaya çalışırlardı. Çocukluğumdaki destan satıcıları nasıl bizim hikâye ve türkü dinleme ihtiyacımızı karşılıyorsa, Âşık Reyhani de Erzurumlu dostumun benzer bir ihtiyacına cevap veriyordu.
Âşık Reyhani, içten sesiyle söylediği türkülere kendi anlatısını da ekleyerek, hikâyeyi müzik ve sözle adeta epik bir tiyatro gibi sunmaktadır.Saz çalıp türkü söyleyerek anlattığı başka bir çalışmada, kendisinin haksız yere hapse atıldığını, bu hapisten kurtulabilmesi için bir şahide ihtiyaç duyduğunu ve bu şahidin de çok uzaklardan gelmesi gerektiğini anlatır. Reyhani’nin bir kasetin önlü arkalı tamamını kapsayan bu epik anlatısını dinlerken, hep onun Alman şair Friedrich Schiller’i tanıyıp tanımadığını düşünmüşümdür. Özellikle Mevlüt İhsani ile birlikte seslendirdiği “Reyhani Mahpushanede” adlı çalışmasını dinlediğimde, Schiller’in “DieBürgschaft” (Rehine) adlı baladı aklıma gelir.

MAHPUSHANEDE BİR DOST BEKLEYİŞİ
İki bölümden oluşan “Reyhani Mahpushanede”, her biri otuz dakikadır. Toplamda bir saatlik bu anlatıda, mahpushaneye düşen Reyhani kendisini sahipsiz, suçsuz ve neyle suçlandığını bilmeyen âşık olarak tanıtır. Hikâye böyle başlar. Türküler eşliğinde derdini ve yaşadıklarını koğuş arkadaşlarına anlatır.
Anlatının devamında, mahpusluktan kurtulabilmesi için arkadaşı Mevlüt İhsani’nin şahitliğine ihtiyaç duyduğunu söyler. Ancak Mevlüt İhsani yaşlı, yoksul ve oldukça uzakta yaşayan biridir. Bir şekilde ona haber ulaştırılması gerekir. Reyhani, tek tek isimlerini saydığı Kars yöresinin âşıklarından gelen giden olmadığını anlatır. Günün birinde gardiyanlar ona bir ziyaretçisinin olduğunu söylerler. Bunun üzerine, “Âşıkların şairlerden ve âşıklardan başka dostu olmaz” diyerek gelen kişinin mutlaka Mevlüt İhsani olduğunu belirtir.
Kış kıyamet demeden kendisini ziyarete gelen arkadaşına durumunu anlatır. Arkadaşı köyüne döner. Daha sonra Reyhani hapishane müdürüyle görüşür. Kendisine duruşma günü için mutlaka bir şahit bulması gerektiği, aksi takdirde hapisten çıkamayacağı söylenir. Şahide gidecek çağrının bile yıllar sürebileceğini şöyle anlatmaktadır: “Gidecek olan çağrı, Arpaçay’dan çıkacak Cilavuz’dan Kars’ı görecek, oradan Selim, Sarıkamış, Horasan Hasankale, Erzurum, Oltu Tortum, Şenkaya kazası Bardır nahiyesinin Çermik köyü…”
SCHILLER’İN ‘REHİNE’ BALADI

Reyhani koğuşuna döndüğünde, arkadaşına yeniden bu yoldan ulaşmanın zorluğunu, bir de onun yoksulluğunu dile getirir. Fakat ulaşsa bile, bu ağır kış şartlarında mahkeme gününe yetişip yetişemeyeceği konusunda büyük endişe duyar. Bundan sonra türkülerinde yoksulluğu, kışı, soğuğu, yolların zorluğunu ve ulaşım sıkıntılarını dile getirir. İşte tam bu noktada insan, Schiller’in “Rehine” baladının adeta Kars versiyonunu dinliyormuş hissine kapılır. Schiller’in baladı hatırlayacak olursak:
“Zalimlerin zalimi Diyonis’e gizliden
Yaklaşırken, Damon’un üzerinden bir hançer
Çıkar, onu zincire vururlar zaptiyeler;
‘Ne yapmak istiyordun, söyle, bu hançerle sen?’
Kaşlarını çatarak canavar gürler birden...
‘Zalim, senin elinden memleketi kurtarmak!’
‘Çarmıha gerilince uslanırsın çabucak!’
Damon da çekinmeden: ‘Ölmeye hazırım’ der,
‘Sana hayatım için yalvaracak değilim.
Yalnız senden ufacık bir dileğim var benim;
Ne olur şimdi bana üç günlük bir mühlet ver,
Bu da kız kardeşimi evlendirmeye yeter.
Bir dost bırakacağım sana rehin olarak;
Dönmeyecek olursam, onu öldür boğarak.’”
İKİ ESERİN ORTAK HİKÂYESİ
Yukarıda ilk iki kıtasını okuduğunuz “Rehine” baladını Alman şair Friedrich Schiller, 1798 yılında kısa bir süre içinde yazmıştır. Şair, konusunu Roma İmparatoru Augustus’un azat edilmiş kölesi ve saray kütüphanesinin müdürü olan Romalı yazar C. Julius Hyginus’un anlattığı bir hikâyeden almıştır.
Hikâyeye göre, Sicilya’da hüküm süren zalim kral Diyonysios’un baskıları devam ederken, Mörus adlı bir yurtsever onu öldürmeye karar verir. Ancak kralın adamları tarafından yakalanır ve silahıyla birlikte kralın huzuruna çıkarılır. Mörus’un kendisini öldürmek istediğini öğrenen kral, onun çarmıha gerilmesini emreder.
Mörus, kız kardeşini evlendirebilmek için kraldan üç günlük izin ister. Buna karşılık en yakın dostu Selinuntius’u rehin bırakmayı teklif eder. Kral bu isteği kabul eder ve ona üç gün süre tanır. Ancak Selinuntius’a da Mörus geri dönmezse onun öldürüleceğini bildirir.
Mörus kız kardeşini evlendirdikten sonra geri dönmek üzere yola çıkar. Ancak yolda fırtınaya yakalanır. Nehirler taşmış, yollar kapanmıştır. Arkadaşının kendi yerine öleceğini düşünerek büyük bir çaresizliğe kapılır. Bu sırada üçüncü günün önemli bir kısmı da geçmiştir.
Kral, beklemekten vazgeçerek Selinuntius’un çarmıha götürülmesini emreder. Selinuntius ise günün henüz tamamlanmadığını söyleyerek dostuna olan güvenini korur. Saatler ilerler. Tam o sırada bütün engelleri aşan Mörus şehre ulaşır. Dostunun çarmıha götürüldüğünü görünce cellada:“Dur, cellat, ben geldim! O benim kefilimdir, onu bırak!”diye haykırır.
Mörus’un geri döndüğü haberi kral Diyonysios’a ulaştırılır. Bunun üzerine kral iki dostu huzuruna getirir. Dostluklarının ve birbirlerine duydukları güvenin büyüklüğünden etkilenen kral, Mörus’un hayatını bağışlar. Baladında bu isimleri değiştiren Schiller, baladını şu unutulmaz sözlerle bitirir:
“Yalnız sizden bir dileğim var, esirgemeyin benden;
Aranıza üçüncü bir kardeş olayım ben!”
EVRENSEL DEĞERLERİN ORTAK DİLİ
Âşık Reyhani’nin Schiller’in bu baladını tanıyıp tanımadığını bilmiyoruz. Büyük ihtimalle tanımıyordu. Schiller’in de Anadolu âşıklık geleneğinden haberdar olması mümkün değildi.
Ancak iki sanatçının eserlerinde ortaya çıkan benzerlik dikkat çekicidir. Biri 18. yüzyıl Almanya’sında, diğeri 20. yüzyıl Anadolu’sunda yaşamış olmasına rağmen; dostluk, sadakat, güven ve fedakârlık gibi evrensel değerleri aynı duyarlılıkla işlemişlerdir.
Reyhani’nin eserini burada tanıtmak sayfamıza sığmayacaktır, dinleyip tanımak size kalıyor artık. Reyhani ile Schiller’in belki de onları birbirine yaklaştıran şeyin, birbirlerini tanımış olmak değil; insanlığın ortak hikâyelerini tanımalarıdır. Âşık Reyhani’yi tanımak, Anadolu’nun sözlü kültür dünyasının başka bir ustasını daha tanımak demektir.