13 Mayıs 2026 Çarşamba
İstanbul 15°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Düzce
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • İstanbul
  • İzmir
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Şanlıurfa
  • Siirt
  • Sinop
  • Şırnak
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Unutulan Yıllar

Kemal Ateş

Kemal Ateş

Gazete Yazarı

A+ A-

Uzun yıllar yurtdışında yaşayıp da Türkçesi gerilemeyen yazarların başında ben Nâzım’ı bilirim. Buna Niyazi Berkes’i de eklesek sanırım yanlış olmaz. İlgiyle okuduğum Unutulan Yıllar (İletişim 1997) bizde ilk dört beş anı kitabından biridir bence. Berkes, kalemi güçlü, külyutmaz, zeki bir aydın. Bilim insanı olmasaydı, pekâlâ iyi bir romancı olabilirdi. Olaylara bakışı, yorumları ilginç… Kimseyi yüceltmeden yazıyor. Doğruyu, gerçeği görmek için ilk koşul bu olmalı, olaylara kimseyi yüceltmeden bakabilmek. Herkes insandır, herkesin bir yanlışı, kendine göre hesapları olabilir. Berkes, yer yer olaylara bir mizahçı gibi bakarak, alaysamalı anlatımıyla artık kimseye kin tutmadığını da gösteriyor. Saklı Sözlük’e alırım diye ilk kez Unutulan Yıllar’da rastladığım “cavalacoz”, “paylaşık” gibi sözcüklerin altını çizdim.

Recep Peker gibi faşist bir siyasetçinin sosyalist partiler kurulmasına neden izin verdiğini şöyle açıklıyor Berkes. Türkiye, ABD’nin ilgisini çekmek için âdeta Yunanistan ile yarış halindedir. Onlarda olan “kızıl tehlike”yi yaratıp Amerika’dan destek alınacaktır. Yeni düzen, kendi elleriyle kendi iç tehlikesini yaratır, yoksa koltuklarını korumaları zordur. Bu tehlike kızıl tehlikedir, Rusya’dır. Oysa düzen için tehlike olabilecek ne güçlü bir sosyalist hareket ne de işçi sınıfı vardır. Güya solu yönettiği sanılan Şefik Hüsnü görünmeyen adamdır, bir çeşit gizli imamdır: “Güvenlik örgütlerinin çok iyi tanıdığı bu zatı; halkı bırakın, aydınlar bile ne görmüş ne de tanımıştır.” 1946 yılında sosyalistlere de siyaset izni çıkınca, kurduğu partiyle ilk sırayı kapan ve tek bir milletvekili bile çıkaramayan Esat Adil ve partisi şöyle anlatılıyor:

“Esat Adil’in sosyalist partisi ‘gizli imam’ geleneğindekileri çok kıskandırmıştı. Onlar Beyoğlu’nda Petrograd Pastanesi gibi yerlerde laklakiyatla vakit geçiren devrimcilerden değil, gerçek işçilerden gerçek bir devrim partisi kuracaklardı; ama nerede gerçek işçiler? O zaman sendika örgütlenmesi bile devede kulak. ‘Gizli imam’ geleneğinde ‘işçi’, ‘emekçi’, ‘proleter’ sözcüklerinden geçilmez; ama onların bu işçileri bir iki tornacı, marangoz, garaj makinisti, terzi gibi tipler ile taşradan gelen toprak ağası ailelerinden kopmuş, İstanbul’un züppe aydın çevreleri karşısında kendilerini işçi sınıfından sayan delikanlılardan oluşan bir sınıftı.” (S. 368)

Ülkede kıyametler koparacak, “Milli Cephe” gibi faşist bir oluşuma yol açacak kızıl tehlike kısaca budur. Daha sonraki yıllarda Vatan Cephesi, Milliyetçi Cephe adlarıyla karşılaşacağımız cepheleşmenin ilk tohumları aslında Milli Şef döneminde atılmıştır.

Unutulan Yıllar’da en çok ilgimi çeken bölüm, benim de Bir Başka Şehir’de anlattığım DTCF’deki tasfiye olayıdır. Üç bilim insanına yapılan haksızlığın, hukuksuzluğun öyküsünü bütün ayrıntılarıyla okuyoruz.

“Kızıl tehlike” hem iktidar, hem muhalefet, iki parti tarafından gençleri yanlarına çekmek için kullanılır. Bulunmaz bir malzemedir bu tehlike. Milletvekilliği kapmak isteyenler ya da koltuğunu sağlamlaştırmak isteyenler, basın, köşe yazarları köy enstitüleriyle birlikte DTCF’yi bu kızıl tehlikeyi anlatmak için somut hedef olarak seçerler. Yurt ve Dünya, Adımlar gibi bir iki dergide yazıları çıkan üç öğretim üyesine karşı bir kampanya başlatılır. Behice Boran, Niyazi Berkes ve Pertev Naili Boratav “komünistlik” suçlamasıyla üniversiteden atılmak istenir. Gençleri kışkırtanların başında Nihal Atsız vardır. “Biz âmâl-i erbaya sığmayan bir milletiz” diye nutuklar atan Behçet Kemal Çağlar gibi hatipler vardır bir de… Yürüyüşler, gösterirler, kırıp dökmeler başlar. Mahkemeler, üniversite kurulları zorlanır. Ortada delil yok, kanıt yok; söylentiler, yürüyüşler, hezeyanlar var sadece. Bakan Şemsettin Sirer’in bu üç öğretim üyesini harcamak için başvurmadığı yol kalmaz. Ankara Üniversitesi Senatosu’ndan üç öğretim üyesinin üniversiteden atılmaları için sonunda bir karar çıkar. Konu Üniversitelerarası Kurul’a gelir. Başbakanın, bakanın onca baskısına karşın bu yanlış karar ortada herhangi bir belge, kanıt bulunmadığı için Sıddık Sami Onar, Veli Veldedoğlu gibi hukukçuların yer aldığı kurulda bozulur. Tehditler bu kurula sökmez.

Şemsettin Sirer yeni yollar arar, başka tehditler savurur. DTCF’nin tümüyle lağvedilip yeniden kurulacağı fikri bile tartışılır. Sonunda fakülte kapatılmaz ama Meclis’ten çıkan bir kararla üç öğretim üyesinin görev yaptığı iki kürsü kapatılır; Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Behice Boran ve asistanlarının işine son verilir.

Bir karşılaştırma yaparsak, devlet o günlerde bugünkü kadar acımasız değildir. Buyruklarla çalışan mahkemeler de yoktur. Olayın bütün günahı Meclis’e aittir. İşlerinden atılan üç öğretim üyesi aylıklarının bir kısmını alırlar. Bildiğiniz gibi ikisi yurtdışına gider, biri siyasetle uğraşır.

Berkes, bir sigara bile alamadığı için boş sigara paketini koklayarak geçiştirdiği günler yaşar ama dimdik durmayı bilir, sonunda yurtdışında iyi üniversitelerde görev yapar.

Türkçe
Yazarın Önceki Yazıları Tüm Yazıları