Yapıları, mekânları ve insanlarıyla Beyoğlu’nun sosyolojisi
Türkiye’de Batılılaşma tartışmaları, genelde teorik açıdan ele alınıyor.
Yaklaşık 200 yıldır süren bu çatışma, yalnızca teorik olarak değil aynı zamanda mekânlar üzerinden de izlenebilme şansına sahip. Batılılaşmayla özdeşleşen şehirlerimiz var. Büyükşehirler bunların başında geliyor. Ankara biraz daha devrimin merkezi olmasıyla ayrıksı da olsa, İstanbul ve İzmir bu konuda daha tartışmalı kentlerden. Halkın bakışında olumsuz tamlamalar da bunu gözler önüne seriyor: Kahpe Bizans, Gevur İzmir gibi…
Bugün Türkiye’de Batılılaşma için yalnızca tarih kitaplarını okumak yetmez. Aynı zamanda açık hava müzesi konumunda olan Beyoğlu, bu konuda canlı olarak çok şey anlatır insanlara. Elbette arka planını bilmek suretiyle…
Elinize bir harita alıp Beyoğlu’nu gezebilir, birçok tarihi bina önünde fotoğraf çektirebilirsiniz. Peki oralarda neler yaşandı, buraları kimler yaptırdı, öncesi neydi? Bu soruları elinizdeki haritadan ulaşmak imkânsız. Ama Beyoğlu’nu bu kitapla gezerseniz, son 200 yılı yapıları, mekânları ve insanlarıyla bir bütün halinde anlayabilirsiniz: Turan Akıncı-Beyoğlu.
İSTANBUL’UN İLK BELEDİYESİNİN YIKTIRDIĞI GALATA SURLARI
Akıncı kitabında, 1831-1923 arasındaki Beyoğlu’nu yapılar, mekânlar ve insanlar açısından inceliyor. 2018’de Sedat Simavi Sosyal Bilimler Ödülü alan kitap 16 bölümden oluşuyor. Hacimli ve bilgi açısından da doyurucu.
Beyoğlu’nun tarihinde birçok afet var. Ama bunlar talihini de değiştirmiş diyebiliriz. Özellikle 1831 yangınından önce bakımsız durumda olan ilçe, Tanzimat Fermanı ile birlikte Osmanlı’da en büyük değişim ve dönüşümün yaşandığı semt oldu. Kırım Savaşı, Levantenler, Bankerler, Mütareke Dönemi… Bu yoğunlaşma, Beyoğlu’nu bir Avrupa kentine çeviren manzaraları da beraberinde getirdi.
Beyoğlu, İstanbul’un ilk belediyelerinden. Osmanlı kendine her konuda Fransa’yı örnek aldığı için belediye mevzuatını da Fransa’dan aldı. Paris şehrindeki 6. Bölge sistemi örnek alındığı için Belediye 6. Dairesi adı verildi. Kitapta yazmasa da, Şişhane (Şeş: Altı, Hane: Daire) adı buradan geliyor. Ama sayın Akıncı bu belediyenin birçok başarılı iş yaparken, yaptığı önemli hatasına da dikkat çekiyor: “Tarihsel değeri olan Galata surları yıkılmış ve kazanılan alanları satılmıştı. O dönemde gelir elde etmek için yapılan bu işlemlerde önemli bir tarih yok edilmişti.”(1)
PERA PALAS VE İCARE-İ MUACCELE
Beyoğlu, aynı zamanda sefaretler bölgesi. Bugün hâlâ birçok ülkenin Başkonsoloslukları burada bulunuyor. Akıncı, ilk bölümde bu sefaretleri yerleri ve özellikleriyle derinlemesine anlatıyor. Sefaret saraylarındaki mimari özellikler, tarihi eşyalar, Alman sefaretinde hiç kullanılmayan padişah tahtı, sefirlerin yaşamı, dragomanlar ve birçok tarihi anekdot yer alıyor.
İkinci bölüm ise pasajlar. Mimarları, kurucuları, tarihî geçitler, içindeki dükkanlar, balolar, Jön Türklerin ve edebiyatçıların favori mekânları ve bugün yıkılmış olanlar... Adeta, zaman makinesi içinde 19 ve 20. yüzyılda bir gezintiye çıkıyorsunuz.
Üçüncü bölüm, oteller. Belki de Pera Palace’ı ile, Büyük Londra Oteli ile en zarif mimarilerin yer aldığı bu otelleri, geçmişteki işleyişleri, ünlü müşterileri, yemek menüleri ve daha nice ayrıntılarıyla inceleyebiliyoruz.
İlginç bir bilgi verelim. Sık sık vakıflar tartışmasına denk geliyoruz, Ayasofya’da olduğu gibi. Osmanlı döneminde yapılan bir ilginç örneği aktaralım: Pera Palace’ın Beyazıd-ı Sani Vakfı’na ait bir araziymiş. Osmanlı’nın çöküş döneminde, devlete gelir sağlamak için bir ara yol bulunmuş: İcare-i muaccele. Bu isimle baştan mülk değeri kadar bir para alınıyor, sonra icaret-i müeccele adıyla yıllık bir sembolik bedelle kiraya veriliyormuş. Bu kâğıt üstünde bir kiralama gibi gözükse de aslında fiiliyatta satış oluyormuş. Yabi bir tür hile-i şer’iye. Dini formülle vakıf malının satılması.(2)
Yine kitaptan Agatha Christine’in kaldığı yerin aslında Tokatlıyan Hoteli olduğunu Pera Palas’ta kaldığına yönelik hikâyelerin ise bir reklamdan ibaret olduğunu öğreniyoruz.
KÜLTÜR VE SANATIN KALBİ
Beyoğlu denilince akla yeme-içme kültürü de gelir. Dördüncü bölümde buna geniş bir yer ayrılmış. Ünlü meyhaneler, birahaneler, lokantalar, pastaneler, kahvehaneler, şekerlemeciler… Hafızalarda yer edinmiş yemek mekanlarının menüleri, özel yemekleri ayrıntılı bir şekilde anlatılmış.
Beyoğlu, yalnızca giyim-kuşam, yeme-içmenin değil Batılı anlamda sanatın da merkezi olmuştu. Opera ve tiyatrolar, burada önemli bir yer tutuyordu. Kitabın beşinci bölümünde bunlar anlatılıyor. Darülbedâyi-i Osmânî, erkek ve kadın oyuncular, komedyenler; Concordia, Crystal, Elhamra, Naum, Odeon, Ses, Dram gibi bir döneme damga vuran salonlar, koltuk sayılarından fiyat biletlerine kadar tüm yönleriyle ele alınıyor.
Altıncı bölümde de sinemalar var. Apollon, Alkazar, Elektra, Cine Palas, Cosmograph, Eclair, Elhamra, Eoile, Lale, İpek, Emek… İlk sinemacılarımızdan Sigmund Weinberg’in bir portresini bulmak da mümkün.
Bir noktaya değinmeden geçmemek lazım: Kitapta özellikle bu bölümü okuyunca, bugünkü İstiklâl Caddesi’ne bakınca yalnızca ünlü firmaların vitrinlerinin doluşu, kültür hayatının kurumuşluğu göze çarpıyor. Son zamanlarda birkaç adım atılsa da, yine de yapılacak çok iş var.
BİR DÖNEM SOSYOLOJİSİ
Beyoğlu’nun önemli yapıları, buralarda yaşayan aileler, önemli cemiyetler, okullar, camiler, tekkeler, Mevlevihaneler, dergâhlar, gayrimüslümlerin ibadethaneleri, mağazalar, sokaklar, aileler ve mimarlar; kitabın diğer bölümlerini oluşturuyor.
Akıncı’nın kitabı yalnızca bir tarih sunmuyor. Aynı zamanda toplumun bir dönemini aydınlatarak, Türkiye sosyolojisine bir katma değer bırakıyor.
Her bölümdeki haritalar ve fotoğraflar, okurun zihninde canlanması açısından büyük yarar sağlıyor.
Beyoğlu’nu gezen, gezemeyen, tarihi merak eden herkesin kitaplığında bu kitap mutlaka bulunmalı.
DİPNOTLAR:
(1) Turan Akıncı, Beyoğlu –Yapılar, mekânlar, insanlar (1831-1923), Remzi Kitabevi, İstanbul, 2018, s. 20
(2) Akıncı, a.g.e., s. 142.