20 Temmuz 2026 Pazartesi
İstanbul 30°
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Mersin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Yeni nesil tam bağımsızlık

Doğan Akdeniz

Doğan Akdeniz

Gazete Yazarı

A+ A-

Günümüz dünya konjonktürü, liberal ezberlerin ve küreselleşme maskesinin döküldüğü sert bir gerçekliği insanlığın önüne koymaktadır. Yüzyıllardır ulus devletleri boyunduruk altına almak için askeri fetihleri ve tank paletlerini kullanan emperyalist merkezler, bugün çok daha az maliyetli ancak yıkım gücü yüksek olan hibrit yöntemlere başvurmaktadır. Milyar dolarlık savaş uçaklarının yerini artık laboratuvarda üretilen biyolojik ajanlar, tarlaları esir alan hibrit tohumlar, hayvancılığı tasfiye etmeyi amaçlayan yapay et dayatmaları ve tek bir tuşla altyapıyı felç edebilen siber silahlar almaktadır. Bu yeni dönem, düşük maliyetli ama yüksek tahrip gücüne sahip bir ‘ucuz ölüm’ çağıdır. Karşımızdaki bu vahşi tabloda cephe, artık sadece sınır boylarında değildir; mutfağımızda, tarlamızda, laboratuvarımızda ve bilgisayar ekranlarımızdadır. Dolayısıyla tam bağımsızlık, sadece askeri bir başarı değil, bir ulusun biyolojik ve ekonomik olarak hayatta kalma mücadelesidir.

Küresel kapitalizmin ‘serbest piyasa’ yalanlarıyla gelişmekte olan ülkeleri üretimsizliğe ve ithalat bağımlılığına sürüklediği dönem artık nihayete ermiştir. Pandemi döneminde sınırların nasıl kapandığını, maske ve ilaç savaşlarının nasıl patlak verdiğini, Ukrayna kriziyle birlikte gıda tedarik zincirlerinin nasıl koptuğunu hep birlikte tecrübe ettik. Bu tecrübeler bize çok net bir ders verdi: Kendi kendine yetemeyen, hayati ihtiyaçlarında dışarıya bağımlı olan bir ülkenin egemenliği sadece kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.

Bu durumun en somut ve tehlikeli örneğini bugün ekonomik verilerimizde çarpıcı bir biçimde görmekteyiz. Ticaret Bakanlığı verilerine göre, 2026 yılının ilk yarısında dış ticaret açığımız 53,1 milyar dolara ulaşmış durumdadır. Üretimde ithalata bağımlı olan bu çarpık çark, Hazine ve Maliye Bakanlığı kayıtlarında 500 milyar doları aşan brüt dış borç stoku ile birleştiğinde, Türkiye’nin milli kaynaklarını üretime değil, tefeci faizlerine akıtan devasa bir faiz sarmalı yaratmaktadır.

Dolayısıyla Atlantik sisteminin dayattığı ithal ikameci masalları ve bu sıcak paraya dayalı borçlanma ekonomisini kökünden söküp atmak, bugün Türkiye için bir tercih değil, varlık yokluk meselesidir. Üretim Devrimi programı, tam da bu tarihsel esnada önümüzdeki tek çıkış yoludur. Çünkü üretmeyen bir ulus, ne kadar güçlü bir orduya sahip olursa olsun, emperyalizmin yeni nesil görünmez silahları karşısında savunmasız kalacaktır.

Yeni nesil tam bağımsızlık - Resim : 1

AB MASKESİYLE ÇÖKERTİLEN TARIM

Yeni nesil savaşların en sinsi hedefi, insanoğlunun en temel ihtiyacı olan gıdadır. Tarım ve hayvancılık, artık yalnızca bir ekonomik faaliyet alanı veya bir istihdam kapısı olarak görülemez. Bu alanlar doğrudan doğruya en stratejik milli savunma doktrinimizin omurgasıdır. Ancak Türkiye’nin bu can damarı, onlarca yıldır bitmek bilmeyen “Avrupa Birliği üyelik süreçlerine uyum” maskesi altında sistemli bir tasfiyeye uğratılmıştır. AB müktesebatına uyum gerekçesiyle mevzuatımıza sokulan düzenlemeler, milli tarımımızı yabancı tekellerin açık pazarı haline getirmiştir. Bunun en somut hukuksal tezahürü, Türk tarımına vurulan en büyük prangalardan biri olan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu’dur. Bu kanunla yerel ve geleneksel tohumlarımızın ticareti ‘sertifikasyon’ şartıyla engellenmiş, Türk çiftçisi çok uluslu küresel tohum tekellerine bağımlı kılınmıştır.

Aynı yıkıcı mantık hayvancılık sektöründe de işletilmiştir. AB’nin Ortak Tarım Politikası (OTP) normları ve uyum yasaları çerçevesinde Türk hukuk sistemine entegre edilen 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu, ‘hijyen, standardizasyon ve modernizasyon’ kılıfıyla küçük aile işletmelerini ve geleneksel hayvancılığı piyasadan silmiştir. Küresel elitlerin iklim krizi bahanesiyle dayattığı, geleneksel hayvancılığı bitirmeyi hedefleyen ‘yapay et’ projeleri ile laboratuvar gıdaları, aslında ulus devletlerin gıda egemenliğini gasp etme operasyonudur. AB müktesebatının hukuki dolambaçlarıyla kendi üreticisini cezalandıran, yabancı tekellerin patentli tohumuna ve ithal yemine mahkûm edilen bir Türkiye, biyolojik veya ekonomik bir abluka anında çok zor koşullara maruz kalan bir ülke durumunda kalabilir.

Bu sinsi kuşatmayı yarmak için tarımda radikal ve kamucu adımlar atılması kaçınılmazdır. İlk olarak, AB direktiflerine göre şekillendirilen ve çiftçiyi toprağına küstüren mevcut tarım mevzuatı milli çıkarlar temelinde yeniden yazılmalıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Köylü milletin efendisidir.” şiarı, bugün bir ekonomik seferberlik ilkesi olarak hayata geçirilmelidir. Devlet, yerli ve milli tohum bankalarını genişletmeli, laboratuvar düzeyindeki biyolojik saldırılara karşı koyabilecek nitelikte enstitüler kurmalıdır. Mazot, gübre ve yem fiyatları devlet eliyle sübvanse edilmeli, üretici kooperatifleri desteklenerek aracıların halkı sömürmesinin önüne geçilmelidir. Kendi kendine yeten bir Türkiye, Atlantik’ten gelecek hiçbir gıda ambargosuna veya biyolojik sabotaja boyun eğmeyecektir. Gıda egemenliği, en az savunma sanayimiz kadar kutsal bir kaledir.

Yeni nesil tam bağımsızlık - Resim : 2

SAVUNMA SANAYİSİNDE TAHKİMAT

Türkiye, son yıllarda yerli askeri sanayide, özellikle İHA, SİHA ve füze teknolojilerinde attığı adımlarla konvansiyonel savaş sahasında rüştünü ispat etmiştir. Ancak madalyonun diğer yüzüne bakmak ve geleceğin ‘ucuz maliyetli ve görünmez’ tehditlerine karşı uyanık olmak zorundayız. Karşımızdaki emperyalist odak, bizimle cephede savaşmak yerine, ordumuzun siber altyapısına sızmayı, yazılımlarımızı sabote etmeyi ya da askeri birliklerimizi sinsi virüslerle felç etmeyi planlamaktadır. Dışarıdan ithal edilen her bir mikroçip, her bir işletim sistemi veya yazılım komponenti, kriz anında kendi silahlarımızın bize dönmesine neden olabilecek birer Truva atıdır. Dijital bağımsızlık olmadan askeri bağımsızlığın sürdürülebilmesi imkansızdır.

Bu sinsi tehditlere karşı, savunma sanayimizin vizyonunu siber ve biyolojik alanlarda en üst düzeylere çıkarmak mecburiyetindeyiz. Türk Silahlı Kuvvetleri ve TÜBİTAK işbirliğiyle, acilen en modern donanıma sahip Biyolojik Savunma Komutanlıkları ve Siber Savaş Merkezleri kurulmalıdır. Kendi aşımızı, kendi panzehrimizi, kendi siber savunma kalkanlarımızı üretmek zorundayız. Batı menşeli yazılımların kullanımı tamamen yasaklanmalı, açık kaynak kodlu milli işletim sistemleri ve yerli veri merkezleri süratle yaygınlaştırılmalıdır. Unutulmamalıdır ki siber alanda sınır hatlarınızı koruyamıyorsanız, fiziki sınırlarınızdaki tel örgülerin hiçbir hükmü kalmayacaktır. Yeni dönemin asimetrik saldırılarını püskürtmenin yolu, tam teknolojik hakimiyetten geçmektedir.

Yeni nesil tam bağımsızlık - Resim : 3

DEVLETÇİLİK VE PLANLI EKONOMİ

Piyasa anarşisi ve yabancı sermaye hayranlığı üzerine kurulu neoliberal ekonomik model, ulus devletlerin koruyucu zırhını eriten en büyük zehirdir. Serbest piyasanın görünmez eline bırakılan bir sağlık sistemi veya bir tarım sektörü, küresel bir kriz veya biyolojik şok anında iskambil kağıdından kuleler gibi yıkılmaya mahkûmdur. Batı’nın dayattığı reçetelerle bu vahşi küresel konjonktürden sağ çıkılması oldukça güçtür. Türkiye, ekonomik cephede de radikal bir makas değişikliği yapmak ve 1930’ların eseri olan, bizi genç cumhuriyet döneminde sanayileştiren muazzam ‘Devletçilik’ ilkesine sarılmak zorundadır. Planlı ve kamucu bir kalkınma modeli, tam bağımsızlığımızın ekonomik harcıdır.

Karma ekonomik model temelinde, devlet ekonominin direksiyonuna yeniden geçmelidir. Stratejik öneme sahip olan ilaç sanayisi, aşı üretim tesisleri ve ileri teknoloji laboratuvarları hiçbir şekilde özel sektörün kâr hırsına terk edilemez. Bu tesisler doğrudan devlet eliyle kurulmalı ve işletilmelidir. Ülkenin kıt kaynakları ranta değil üretken alanlara, fabrikalara ve tarımsal kalkınmaya yönlendirilmelidir. Kendi kendine yetebilen, dış şoklara karşı korumacı zırhını örmüş bir ekonomik yapı inşa edilmeden, siyasi bağımsızlığı korumak hayalden ibarettir. Devletin planlayıcı ve üretici gücü, emperyalizmin sinsi operasyonlarına karşı en büyük kalkanımız olacaktır.

AVRASYA CEPHESİNDE DİK DURMAK

Bugün emperyalizmin ucuz maliyetli, asimetrik ve biyolojik tehditleriyle yüz yüze kalan tek ülke Türkiye değildir. Başta komşularımız olmak üzere, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar tüm mazlum uluslar aynı vahşi kuşatmanın hedefindedir. ABD merkezli Atlantik sistemi, çöküşünü geciktirmek ve hegemonyasını sürdürmek için tüm dünyaya bu sinsi silahlarla saldırmaktadır. Türkiye’nin bu varlık mücadelesinde tek başına hareket etmesi yerine, benzer tehditlerle boğuşan ve çok kutuplu dünya düzenini savunan güçlerle ortaklıklar kurması, akılcı ve zorunlu bir dış politika stratejisidir.

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, İran, Rusya ve Çin ile kurulacak üretim, teknoloji, enerji ve güvenlik ortaklıkları, Atlantik dayatmalarını boşa çıkaracak en önemli can simidimizdir. Bölgesel işbirlikleri sayesinde, biyolojik tehditlere karşı ortak erken uyarı sistemleri geliştirebilir, siber saldırılara karşı ortak savunma ağları örebilir ve dolar hegemonyasına karşı milli paralarla ticaret yaparak ekonomik zırhımızı tahkim edebiliriz. Batı’nın köhnemiş kurumlarının kapısında icazet beklemek yerine, yükselen Avrasya uygarlığının kurucu aktörlerinden biri olmak, tam bağımsız Türkiye’nin tarihsel misyonudur. Tarlasında kendi buğdayı başak vermeyen, laboratuvarında kendi aşısını üretemeyen, bilgisayarında elin yazılımını kullanan hiçbir ülke tam bağımsız olamaz. Gelecek, ucuz maliyetli emperyalist tehditlere karşı milli, kamucu ve topyekûn direniş modelleri geliştirenlerin, yani Üretim Devrimi’ni başaranların olacaktır.

Kapitalizm