Yunus’tan Konfüçyüs’e bir ruh arayışı
Ruhaniyat konusu, giderek karmaşıklaşan bu dünyayı meşgul eden en derin konulardan. O nedenle, bugün de üzerinde duralım dedik. Geçen haftaki başlığımız, Türk milletinin de ruhaniyata ihtiyacı olup olmadığı idi. Bir haftadır hem dünyada hem de memlekette olup bitenler, Türk milletinin, belki de başka bazı milletlerden bile daha fazla ve aciliyet ile, ruhaniyata ihtiyacı olduğunu gösterdi bize. Gelin birkaç örnek ile açıklamaya çalışalım.
Birinci olgu, hala devam eden Gazze’deki soykırım elbette. Ortada laftan başka tepkiler olmadığı için, bu yüzyılın en ayıplı olayı, aynı şekilde devam etmekte. Gerçekten ruhaniyat sahibi olan bir toplumda, olağanüstü tepki doğurması gereken Gazze soykırımı, artık sineye çekilmiş ve normalleştirilmiş olarak, haberlerin üçüncü veya dördüncü sırasına düşürülmüş durumda. Daha iki gün önce, Gazze’de olan biteni dünyaya duyurmak isteyen beş kahraman gazeteci, haber yaptıkları hastanede İsrail bombalarının hedefi oldu. Türkiye’nin hemen her konuda fikir yürütmeleri ile meşhur bir sürü basın, hukuk veya diğer meslek kuruluşları derin uykularından uyanmamayı tercih ettiler. Gerçekten önemli güce sahip olan bu topluluklar, ellerinden gelebilecek bir sürü eylem yapabilirlerdi, ama sessizliği tercih ettiler.
JAKARTA’NIN SOKAKLARI DAHA MI MİLİTAN?
Aynı durumu, milyonlarca devlet memurunun zam isteklerine karşı sessizliği tercih eden hükümet ve taraftarında da gördük geçen haftada. Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Jakarta’da yüzbinlerce insan, Endonezya milletvekillerinin maaşlarındaki fahiş artışı, polisle çatışarak protesto ederken, bizim memlekette, hükümet taraftarı olan nüfusumuzun yarısı, ölü taklidi yapıp her şey muazzammış gibi rol kesti. Ruhaniyatı “dindarlık” olarak zanneden bu kesimden, insanlığın en doğal hakkı sayılan emekçilerin ekmek mücadelesine dudak bükmesi de Türkiye’nin ruhaniyat ile olan problemini ifade eder elbette. Hele de toplumun en fakir ve en zengin uçları arasındaki hemen herkesin, parayı “Tanrı” yapacak ölçüde maddiyatçı ve bireyci hale getirildiği bir ülkede, ruhaniyatın neresinden söz edebilirsiniz ki? Yunus Emre’nin ruhaniyatı ile bugünün Türkiye’sindeki hâkim olan ruhaniyat arasında ne alaka olabilir?

MARKSİZM’DE RUHANİYAT NEDİR?
Almanya’daki Sufi kampında karşılaştığımız genç bir Alman komünist ile aramızda geçen bir saatlik tartışma da ruhaniyat konusunun evrensel boyutunu ifade etmesi bakımından buraya alınmaya değer. Genç arkadaşımız, bir Alman insanının neden İslam’ın Sufi yorumu ile ilgilendiği ve bunun için o kadar yol gelip, masraf yaptığı sorusunu cevaplarken, bizim de senelerdir düşündüğümüz ve üzerinde kafa yorduğumuz bir konuya değindi: “Devrimci teoriler ve ideolojiler, tarihi-ekonomik-siyasi anlamda son derece isabetliler ve evrensel karakter taşımaktadırlar. Ama, var olmanın ruhani boyutu hakkında hemen hemen hiçbir yorumda bulunmazlar.” Bu gerçekten, bizim de 50 senelik devrimci eylem ve teori içindeki yolculuğumuzda, sorun olarak gördüğümüz önemli bir noktaydı.
Devrimci ideoloji, toplumdaki hemen her konuda gerçekten de çok önemli çözümler ortaya koyarak ve bunları pratikte de uygulayarak kendisini ispat etmişti. Ama iş insanoğlunun içsel dünyası ile ilgili konulara gelince tatmin edici bir teori ve pratik yaratamadığı için bir boşluk ile bugünlere kadar geldik diyebiliriz.
NATAŞA İLE KİLİSE ARASINDA
Bunun en açık örneğini, iyisi veya kötüsü ile 80 senelik bir Sovyetler Birliği tecrübesinin sonunda, hepimiz görebildik. Gorbaçov’un eli ile yıktırılan Sovyetler Birliği’nden hemen sonra hem Rusya’dan hem de diğer eski Sovyet ülkelerinden Türkiye’ye doluşan ve gazetelerimizin ırkçı bir şekilde “Nataşa” diye adlandırdığı genç kadınları hatırlamak yeterlidir bizce. Bunun yanı sıra, 80 senedir ateizmin öğretildiği ve dini uygulamaların fazlaca yaptırılmadığı bu ülkelerde, Rus Ortodoks kilisesinin birdenbire “inananlar” akınına uğraması da durumun öteki ucunu yansıtması bakımından önem taşımaktadır. Aslında Sovyetler Birliğinin bu kadar kolaylıkla mezara gönderilebilmesinin altındaki “ruhaniyat” probleminin de çok boyutlu şekilde ele alınıp anlaşılması zorunludur. Yoksa devrim bile yapsak, bizleri de benzer bir son bekleyebilir, mevcut insan yapımız ile!

KONFİÇYÜS GERİ GELİRKEN
Benzer bir durumu, 1989 Tiananmen Meydanı olaylarında, yüzlerce Çinli genç protestocunun öldüğü gösteriler üzerine yapılan tartışmalarda görürüz. Çin Komünist Partisindeki ateşli tartışmalarda, Deng Xiaoping “Nasıl oluyor da Çin gençliği kendi hükümetine karşı bu kadar sert şekilde karşı çıkabilir” sorusunu yöneltmişti. Ve uzun ideolojik tartışmalar sonucunda, gençlik arasında “milli bilincin ve ruhun arttırılmasının” bu konunun çözümünde anahtar rol oynayacağı kararına varılmıştı. Bu tespitlerden sonra, Kültür Devrimi sırasında şiddetle eleştirilen Çinli filozof Konfüçyüs’e itibarı iade edilmekle kalınmamış, onun adına 2004’te başlayarak dünyanın her yerinde Enstitüler açılmasına karar verilmişti. Bugün, o siyasetin ürünü olarak 160 ülkede, toplam 498 Konfüçyüs Enstitüsü ve 773 Konfüçyüs Dershanesi bulunur. Aynı kurum Türkiye’deki ilk Enstitüsünü ODTÜ’de 2008’de açarak, Çin Halk Cumhuriyeti’nin milli değerlerini dünyaya ve Türkiye’ye yayma çalışmalarını sürdürmektedir.

RUHANİYAT BOŞLUĞU NASIL DOLACAK?
Türkiye’mize dönecek olursak, nüfusun muhafazakâr olarak nitelendirebileceğimiz yarısı, bu ruhaniyat boşluğunu dindarlık ile doldurmak çabasındayken, diğer yarısı olan “sol veya ilerici” kesimi, bu boşluğu dolduracak bir teori bulamamışa benzemektedir. Milliyetçilik bunlar için, 1970’lerden taşıdıkları kötü hatıralar yüzünden, faşistlikle özdeşleşmiştir. Sovyetler Birliği’nin yıkılması da bu kesimdeki büyük çoğunluk için doldurulması mümkün olmayan bir boşluk yaratmıştır. Bu boşluğu ne olduğunu iyice kavrayamadıkları ve oldukça gevşek bir slogan haline getirdikleri “Atatürkçülük” ile doldurmaları da mümkün olamamıştır bir türlü. O nedenle de sürekli bir olumsuzluk, huzursuzluk ve ruhani çöküntü içinde yola devam etmektedirler diyebiliriz. “Bizden adam olmaz” adı altında halkı aşağılayan ve mümkün olsa memleketten kaçacak bir psikoloji yaratmaktadırlar etraflarında.
Sonuç olarak, giderek daha da karmaşıklaşan dünya sahnesinde, ruhaniyat vazgeçilmez bir insanlık karakteri olarak boşluğunu hissettirmektedir. Bizim görevimiz, bu boşluğu ne ile dolduracağımıza dair kafamızı yormaktır. Türk milleti, asırlardır yarattığı gelenek ve göreneklerin çerçevesinde, aşırı maddiyatçı bu fani dünyaya karşı, milli benliğimizi koruyup ileriye götürecek çok kıymetli felsefi ve teorik birikime sahiptir. Yeter ki ihtiyacımızı belirleyip, gerekli adımları atabilecek cesaretimiz olsun.