Nilgün Marmara’nın “Kağıt”ları

Nilgün Marmara’nın “Kağıt”ları

Damla Yazıcı 10.12.2016 15:00

Nilgün Marmara’nın “Kâğıtlar”ında toplanan betik fragmanlarının sıradan veya hızlıca kaleme alınmış edebi “notlar” veya ham biçimdeki“anlatılar” olmadığını ifade etmek gerekiyor. Kâğıtlarda bulunan betiklerin çoğunun imge yoğunluğu açısından “Nesir Şiir” (poème en prose) niteliğinde bir dengesi ve kapsamı bulunuyor.

ZAFER YALÇINPINAR

 

Nilgün Marmara’nın güncelerini içeren “Defterler”, Everest Yayınları tarafından geçtiğimiz ekim ayında eksiksizolarak yayımlandı. Bu metinler, “Kırmızı Kahverengi Defter” adı altında mirasçılarının izni olmaksızın ve Nilgün Marmara’nın kendi isteğinin -vasiyetinin- dışında,yaklaşık 20 yıl önce derlenmiş ve özensizedisyonlarlayayımlanmıştı.

Okuyucunun ve edebiyat araştırmacılarının-özellikle bizim kuşağın- zihin düzeninde, bu eksik defterlerin, yani tasarım ve içerik bütünlüğü olarak az çalışılmış, acele edilmiş, eksik edisyonun yarattığıizlenimler geçerliydi. Kağan Önal’ın değerli bilgiler içeren önsözüyle birliktebu yeni edisyonun yayımlanması, bize birçok olumsuz izlenimin, “doğru bilinen yanlışlar”ın, eksik düşüncelerin ve tuhaf ithafların geçersizleştiğini gösterdi.

Bu ay, Nilgün Marmara’nın “Defterler”ine göre daha yoğun bir imgesellik ve ağır bir şiirsel yük taşıyan ‘Kâğıtlar’, Bülent Erkmen’in özenli tasarımıyla birlikte ilk kez yayımlandı. Nilgün Marmara’nın “Kâğıtlar”ını yayıma hazırlayan Bilge Barhana, edisyonun oluşum hikâyesini şu şekilde anlatıyor:

“(…)Nilgün Marmara’nın defterlerine eşlik eden bir tomar kâğıt arasından seçilmiş fragmanlardan oluşmaktadır elinizde tutmakta olduğunuz kitap. Söz konusu kâğıtlar aynen üzerinde yazanlar gibi büyük bir çeşitliliğe sahip: Teksir kâğıtları, bir zamanlar bakkallarda mektup kâğıdı diye satılan kâğıtlar, iş ajandalarından ya da okul defterlerinden, bloknotlardan kopartılmış sayfalar, bilgisayar çıktılarının arkaları. Nilgün Marmara eline geçirdiği her kâğıdın hangi yüzü müsaitse orasına, yazmış, yazmış, yazmış…”

Kâğıtlarda bulunan betikler

Öncelikle Nilgün Marmara’nın “Kâğıtlar”ında toplanan betik fragmanlarının sıradan veya hızlıca kaleme alınmış edebi “notlar” veya ham biçimdeki“anlatılar” olmadığını ifade etmek gerekiyor. Kâğıtlarda bulunan betiklerin çoğunun imge yoğunluğu açısından “Nesir Şiir” (poème en prose) niteliğinde bir dengesi ve kapsamı bulunuyor.

Bu kapsamın, “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” adlı kitabında yer alançeşitli şiirlerinimgesel uçlarından, tetikleyici başlangıç noktalarından tutun da Nilgün Marmara’nın zihnindeki şiirsel yükün mihenk taşlarına, özdeşleştirme ve akla getirme biçimlerine, duygu-durumlarına, yaşamsal konumlandırmalara ve özgürleşmiş tahayyüllere kadar genişlediğini belirtmeliyiz.

Reklamdan sonra devam ediyor

Yaşayamayış bilgisinin felsefi notları

Böylelikle, Nilgün Marmara’nın kâğıtlarında bir tür karanlık şiir düşüncesine erişimin veya felsefi diyebileceğimiz özel bir dil kıvrımının(motifinin) uzanışını da görmekteyiz.“Kağıtlar”da yazanlar Nilgün Marmara’nın duygu-durum çıkarımlarını biçimlendiren çeşitli görüngülerin, akla getiriliş anından başlayarak imgesel süzgeçten geçirilmesinin ve Marmara’nın poetikasındaki şiirsel bir bileşene dönüşmesinin izlerini taşıyor. Kâğıtlar’daki yadsıyıcı ses, bir tür yaşayamayış bilgisinin felsefi boğuculuğunu imliyor ve böylesi bir duygu-durumunedebî bir dışavurumu olarak kendini ifade ediyor:

“(…) ışıkla gölgenin korkunç yutuculuğu. İmge kalmıyor onun gözlerinin önünde, olanlar oluşlar yeniyor yutuluyor gözleriyle. Nedir bu çılgın içtenlik onun bakışında? Kırılgan ruhun susan çığlığı? Zamanın anlamsızlığının ürkünçlüğü? Sonsuz görüntü yığınının artık içe ve dışa eşzamanlı akışı?(…) Onun içsel ağıtı neden hep buğu gözlerinde?”

“Neleri yazmalıyım sana donmuş parmaklarımla, (…)Haftalardır içeriden dışarı bakıldığında, dışarıdan içeriye bakılıp görülebilir bir kar yağışı…”

Yaşamanın, yaşamının -ve yaşamın kendisinin- Nilgün Marmara için bir “varoluş sıkışması” olduğunu biliyoruz. Bu iç-sıkıntısı vedışarıdaki ‘kara gerçeğin’ oluşturduğu eşsizimgeler alanıyla, yani Nilgün Marmara’nın poetikasıyla yüzleşmek isteyen cesurokuyucuların “Kâğıtlar”ı incelemesini öneriyorum.

Kâğıtlar

Nilgün Marmara

Everest Yayınları

 151 s.


Sıradaki Haber
Sosyal medyada gölge varlık

Sosyal medyada gölge varlık

Damla Yazıcı, 10.12.2016 14:55

Hollanda’lı yazar, sosyolog ve akademisyen Jan Van Dijk’in“Ağ Toplumu” adlı kitabında bir zamanlar, küçültülerek bir oda boyutuna indirgenebileceği söylenen, bugünlerdeyse ceplerde taşınabilen bilgisayar ve buna bağlı internet dünyasındaki sosyal ve iletişim ağları üzerinden şekillenen bir ağ toplumundan söz ediyor.

BÜLENT UÇAR 

 

İnsan bilinci ile bilgisayar bilinci arasında bir bağ var mıdır? Varsa ne tür bir bağ vardır?

Kanımca; güçlü, kaçınılmaz, sadece metaforik değil, aynı zamanda neredeyse nörolojik ve gerçek bir bağ var.

Yahudi asıllı Rus yönetmen DarrenAronofsky, “Pi” adlı ilk filminde kafasını mutlak olanı bulmaya takmış, saplantılı bir matematikçi olan MaxCohen adlı başkarakterin hikâyesini anlatıyordu. Ve bu karakter, çalışmalarını bilgisayar üzerinden gerçekleştirirken, kullandığı bir program ve işlerini görmesine yarayan bir yazılım vardı. Bulmaya çalıştığı şeyin ne olduğunu bilmeden yürüttüğü çalışmalarını sürdürürken, bilgisayarın düşünme sistemine (yazılım ve program kodları) bir böcek girmesi sonucu, bilgisayara bağlı yazıcı, bağlı bulunduğu bilincin(bilgisayarın) kodlarını kusar gibi bir çıktı sunarak, mutlak olanı ifşa ediyordu.

Buradaki böcekle, Sartre’ın insanın bilinç kazanması, kendisinin, dünyanın ve başkalarının farkına varması için “hiçliğe” -yokluk ya da eksikliğe- ihtiyaç vardır, derken aslında sabote edici bir tür soruna, böceğe ihtiyaç duyduğumuzu, ancak bu sayede doğru düşünebileceğimizi, hattaancak bu sayede düşünmeye başlayabileceğimizi söylemek istiyordu.

Şimdi delice ya da kişisel obsesyon olarak algılanabilecek spekülatif bir fantastik tez sunarak söylemek isterim ki, insan mutsuz olduğu ya da kendini zorlayıp kastığı, stresli olduğu zamanlarda önünde duran bilgisayarın sistemine de aynı baskıyı, zorlanmışlığı iletiyor. Birlikte kasılmaya başlıyorlar. Ya da tersi durumda birlikte sular gibi akmaya…

Ceplere sığan oda

Hollanda’lı yazar, sosyolog ve akademisyen Jan Van Dijk’in“Ağ Toplumu” adlı kitabı bir zamanlar, küçültülerek bir oda boyutunaindirgenebileceği söylenen, bugünlerdeyse ceplerde taşınabilen bilgisayar ve buna bağlı internet dünyasındaki sosyal ve iletişim ağları üzerinden şekillenen bir ağ toplumundan söz ediyor. Jan Van Dijk, bu yeni toplumun oluşumu, gelişim süreci, sonra bu süreçteki nedenleri, maddi ve manevi kültüre olan etkisini, oluşturduğu dijital kültürün, sosyal ilişkilere olan olumlu veya olumsuz katkısını ifşa ediyor. Birincil, somut dünyadaki toplumun herkurumunun her bireyi veya grubunun birbirlerinden zerre ayrıksılık içinde olmadan bir ağa kapılıp giden balık sürülerini andıran birlikteliğini ve bu birlikteliğin nedenleri ve nasıllarını anlatıyor.

Kitap, her ne kadar hâlâakademik çalışmalarını sürdüren bir yazar tarafından yazılmış olsa da, kolay anlaşılır, derdini deçözümlerini de akıcı bir biçem ve biçimle ifşa eden bir akışa sahip.

Bir ağ içinde bir arada ve hatta bir arada olmanın romantizmi, cehennemi dışında, bu ağdaki bütünlüğün sunduğu,artık neredeyse ölüm kalım meselelerine dönüşen çıkar alış verişlerinin ego parlatan armağanlarının ağın çökmesi riski içinde birden ve toptan yok olup gidebileceğine dair, distopik bir öngörüde debulunuyor.

Kıyamet için tanrıya ihtiyaç yok

Yani kıyamet için artık bir Hitler’e ya da daha korkutucu bir diktatöre veya intikamcı bir tanrıya ihtiyaç yok. Birileri fişi çekebilir ya da çok büyük bir böcek, bu defa sadece bozguna uğratmak için sisteme girer ve“ağı çökertir.”Sonrası yokuş aşağı, ağ içinde yaşamaya alışmış ve öz yetilerini kaybetmiş olan insanlık, soluk alamayacakları bir evrene doğru sonsuz bir eylemsizlik içinde yol alır.

Jan Van Dick’in Ağ toplumu adlı bu kitabı okunurken, şu sorurlar sorulmadan da edilemiyor? Hiç değilse benim aklıma bu sorular geldi.

Sosyal medyayı bu denli cazip ve vazgeçilmez kılan nedir? Ve bir gün, Tanrı korusun(!) bu medya, bir nedenle yok olup gider mi ya da bu bir modaysa, bu moda sona erer mi?

Bu sorulara cevap vermekte de zorlanmadım.

Aşk, dedim kendime. Neden insanı bu sonsuzmuş gibi görünen ve büyük olasılıkla da sonsuz olan var oluş evrenindeki çorak, katı ve can acıtan çölden alıkoyan çok güçlü etkenlerden biri.

Çünkü sanırım, bir başkası için gereksinilen biri olup, anlamsız ve kişisel yaşamlarımızı dünyada fazlalıkmış gibi değersiz hissettiğimiz anlarda, uzakta da olsa aramızda bir ağ, bir bağ oluşturan başkası tarafından eksikliği hissedilerek, ihtiyaç duyulan, onun tarafından çok değerli ve neredeyse kutsalmış gibi görülerek düşünülen varlığımız, hayatlarımızın kutsanmış olma hissini duyuruyor. Veburada fazlalık olmadığımızı, amaçsızca geldiğimiz bu dünyadan bir gün bir çürüyen organizma olarak çekip gidene dek sefil bir var oluş içinde olmayacağımızın garantisini veriyor sanki.

Gözleri hâlâ ve hep üzerimizde

Aşk sürecinde, iki ayrı ve ayrıksı insan arasında nasıl bir bağ varsa vebu bağ, iki kişi arasında, onların birbirlerine olan bakışları, birbirlerini gözetip, birbirlerini nasıl ışıltılar içinde görmelerine neden oluyorsa ve bu sayede o âşıklardan biriysek, bize Tanrı’nın bizi terk etmediğini, gözlerinin hâlâ ve hep üzerimizde olduğunu, bizi gözettiğini duyururcasına bir metafora ve aynı anda bir geçekliğe dönüşüyorsa, sosyal medya da sanırım aynı misyonu üstlenerek, aynı işlevselliği sergiliyor.

Sosyal Medya, tatilde olsanız da, uyusanız da, lanet olsun hatta komada bile olsanız, ölseniz dahi, sizin yerinizesizin varlığınızı, üstelik olanaklı en şık, en artistik ve olmayı düşlediğiniz en afili kişi olarak sürdürebileceğiniz bir arena.

Jan Van Dick, “Ağ Toplumu” adlı bu kitabıyla, okuyucunun bu tür yaklaşımları sergilemesi, hayatı; bizzat yaşanan dokunsal hayatla, onun yansıması ve gölgesi, bir tür kopyası olan sosyal medya hayatı olarak ikiye ayırarak, sorgulama konusunda ilham vererek yeni düşünme kanalları açıyor. Sosyoloji literatüründe bulunan “maddi ve manevi kültür” kavramlarına bir üçüncüsü olan “dijital kültür” kavramını da ekleyip, bu kültürün tüm katmanlarını çözümleyerek, hayatın artık sadece toplumla insan, insanla insan, Tanrı’yla insan arasında olmadığını, hiç yaşamadan da yaşamışlık sanrısına kapılarak, var olmadan da var olabilen bir “Ağ Toplumu”yla insan arasında vuku bulan yeni bir hayatı işaret ediyor. Ve bu yeni hayatı teknik, düşünsel ve duygu içerikleriyle birlikte anlatarak, patikadaki olası labirentte gerçekleşecek yürüyüş için bir kullanma kılavuzu sunuyor.

Ağ Toplumu

Jan Van Dijk

Çev: Özlem Sakin

Kafka Yayınları

454 s.

 

Bugün En Çok Okunanlar