TRT Sanatçısı Bedri Ayseli anlattı: Suzan Suzi

AYDINLIK Türkü sayfasında bu hafta, Diyarbakır türkülerinin eşsiz sesi Bedri Ayseli, Suzan Suzi ağıdının sözlerini, notasını ve hikayesini okurumuz için anlattı.

Bedri Ayseli… Diyarbakır’ın kardeşlik simgesi. Muhteşem bir ses. Hayranları Bedri Ayseli’yi sesi ile dünyayı durduran adam diye tanımlıyorlar. Öyle çok seviliyor ki, Türkiye’nin dört bir yanında bilmeyen, beğenmeyen kimse yok. Hele hele “Suzan Suzi” türküsünü söylerken sanki hikayedeki Adil ya da Nakif oydu... O türkü okurken hikayesini onunla birlikte yaşıyorsunuz. Sanki hançeresinde bülbül şakıyor. Ayrıca on parmağında, on marifeti olan bir ses sanatçısı, besteci, diş hekimi, sinema oyuncusu, anı yazarı…

Değerli TRT sanatçımız İbrahim Can ile birlikte Bedri Ayseli ile söyleşi için pandemi önlemlerimizi de alarak düştük yollara. Buluşma yerimiz TRT sanatçısı Tekin Büyükkanat’ın Üsküdar’daki müzik eviydi. Heyecanla içeriye girdik. İki gülen yüz ile karşılaştık. Biri ev sahibimiz diğeri söyleşi yapacağımız Bedri Ayseli. Yılların eskitemediği Bedri Ayseli 74 yaşında, Uzun boylu, ince uzun. Tığ gibi. Son derece alçak gönüllü bir sanatçımız. Büyük bir içtenlikle anlatıyor. Neşe içinde, kahkahalar içinde söyleştik.

  • Kendizi kısaca tanıtır mısınız?

Öncelikle sizi tebrik ediyorum. Halk müziğimiz adına yapmış olduğunuz bu güzel çalışmalardan dolayı kutluyorum. Çünkü hakikaten büyük bir yaradır bu. Bizim zamanımızda bazen görüyordum, eğitimi olmadan arkasına üç beş sazı alan kendini sahneye atıyordu. Bu çok yanlıştı. Onun için başta söyleyeyim, eğitim, eğitim, eğitim… Nereli doğduğumu söylemeden evvel bunu bize sürekli söyleyen Sadi Yaver Ataman Hocamızı da analım. Ben ondan eğitim aldım. Nota, usul, solfej dersleri aldım. Fatih Halk Evi vardı. Ben de o zaman lisedeydim, Diyarbakır’dan yeni gelmişim. Baştan başlamadım, ortadan başladım.

SÜPÜRGEDEN SAZ

  • Biz de teşekkür ederiz Ataman Hocamıza sizin gibi sanatçıları yetiştirip Türk toplumuna kazandırdığı için.

Efendim ben 1946 yılında Diyarbakır’da dünyaya gelmişim. İlk ve orta öğrenimimi Diyarbakır’da tamamladım. Müzik çalışmalarım da Diyarbakır’da başladı ama amatörce. Bize her akşam misafir gelirdi. Misafirliği de çok severiz. Bana Bedri bize bir türkü oku derlerdi. İnanın sesimin güzel olduğunun bilincinde değildim. Daha beş altı yaşlarındayım. Ben de, “benim sazım olmadan türkü söylemem, sazımı getirin” derdim. Sazımı getirirlerdi. Kapının eşiğindeki süpürgeyi getirirlerdi, bana verirlerdi. Ben de bir çöp koparırdım onu saz yapardım. “Ağlama yar ağlama, mavi yazma bağlama” türküsünü okurdum.

  • O türküleri nereden öğreniyordunuz?

O yıllar Celal Güzelses zamanlarıydı. Allah rahmet eylesin, o büyük ustanın nidalarıyla kulağım dolmuştu. Tabi o zaman Diyarbakır hep türküydü. Pop falan yok. Pop müziğe karşı değilim ama önce bizim müziğimiz, öz müziğimiz, milli müziğimiz…Biz önce onu bilelim, başka türleri de dinleyelim, caz da dinleyelim dedik.

  • Altı yaşında elinize süpürgeyi aldınız, çalmaya başladınız? Çok mu beğendiler sizi?

Ben farkında bile değildim. Onlar ooo ne güzel okuyor diyordu. Hocalarım sesimin güzel olduğunu bildiği için beni okulda müsamerelere çıkarıyordu. Ailem düğüne vb yerlerde çıkmama kesinlikle izin vermiyordu. Bizim o taraflarda “sen çalgıcı mı olacaksın?” diye küçümserlerdi. Eğer orada kalsaydım söyledikleri doğruydu. İstanbul’a geldikten sonra TRT’ye girdim. TRT’ye girdiğimde Nişantaşı Diş Hekimliği Yüksek Okulu’nda okuyorum. Rahmetli annem, baktı ki ben yavaş yavaş şöhret oluyorum. Beni karşısına aldı ve “Oğlum bana söz ver. Okulu bırakmayacağına, okuyacağına ve doktor olacağına söz ver. Yoksa sana sütümü helal etmem” dedi.

Bedri Ayseli ve Diyarbakır On Gözlü Köprü

PAŞA’YI ANDIM

  • Celal Güzelses’i bize anlatır mısınız?

Keşke onu görebilme imkanım olsaydı. Maalesef yetişemedim. Ama sesi hâlâ kulaklarımda. Onun ismini rahmetli yüce Atatürk vermiş. Atatürk Diyarbakır’ı ziyaret ettiği zaman Gazi Köşkü diye bir köşk var. İsmi o zaman Gazi Köşkü değilmiş. Çok meşhur bir ailelin köşküymüş. Atatürk orayı ziyaret etmiş ve çok beğenmiş. O zaman Atatürk’e o köşkü hediye etmişler. Ve ismi de Gazi Köşkü olmuş. Ben Diyarbakır için bir parça yaptım. Sözlerini yazdım, müziğini de ben yaptım. Diyarbakır’ı metheden bir şarkı, yani methiye diyebiliriz. Orada da geçiyor. “Kırklar Dağı’nda ziyaret. Karaca Dağ’da ateşsin, Gazi Köşkü’nde Paşa’sın” diye. “Hiç dinmeyen bu ne sevda, Diyarbakır toprağımsın” devam ediyor. Paşa’yı da anmış oldum böylece.

TAMBUR ÖĞRENEREK BAŞLADIM

  • Ailenizde müzik yeteneği olan var mı?

Benim rahmetli Turgut amcam eczacıydı. Her Pazar günü arkadaşlarıyla toplanırlardı. Milli sazımız cümbüştü bizim. O zaman bağlama falan yoktu. Çalıp söylerlerdi. Ben de böyle oturur onları dinlerdim, dinlerdim… Derlerdi “Bedri hele al bu yüz yirmi beş kuruşu git bize bir rakı getir”. Ben nasıl böbürlenirdim, nasıl iftihar ederdim. Bana bir görev verdiler diye. Hemen gider alır gelirdim. Ve sürekli dinlerdim. Tabi hep Diyarbakır türküleri okunurdu. Mesela bir türkü vardır. Herkes onu şöyle bilir: “Ararım vallahi, severim billahi, çekerim silahi, vururum vallahi”. Onlar şu şekilde okurdu: “Elinde tabla, hoş geldin abla, eteklerin topla, rehet otur abla.”

  • Bedri Bey müzik aleti çalıyor musunuz?

Ben en başta Diyarbakır’da Malatyalı Fahri Hocamızın çaldığı tambur ile başladım. Ondan sonra cümbüşe döndüm. Ud çaldım. İstanbul’a geldikten sonra bağlamayı da kendi kendime öğrendim. Evde hepsi var.

  • Daha sonra müzikle uğraşmana nasıl destek oldular?

Bir gün damda uçurtma uçururken bir de baktım babam evimizden içeriye girdi, elinde gazete kağıdına sarılı bir şey var. Merak ettim. Damdan aşağıya indim. Açtım baktım ne göreyim mandolin. Rahmetli babam bana mandolin getirmiş. Benim müzik yapmama demek ki izin veriliyordu. İnanınız ben o mandolini elime aldım, sanki çalmasını biliyormuşum gibi tellerine vurmaya başladım ama tın tın tın ses çıkmıyor. Nasıl ses çıkmaz diye başladım ağlamaya. Halam, “Sen üzülme. Burada bir çocuk var. O saz çalıyor. Seni ona götüreyim” dedi. Mandolini aldım yanıma beni bir yere götürdü. Orada çok güler yüzlü bir abimiz Yüksel Güven. Namı diğer; Koçi vardı. “Elindeki nedir?” diye sordu bana. “Mandolindir hocam” dedim. “Gel yanıma otur” dedi. Onun o sıcaklığı bana bir rahatlık verdi. “Ben sana onu anlatmayacağım, öğretmeyeceğim. Sana bunu öğreteceğim” dedi. Biraz önce bahsettiğim Malatyalı Fahri’nin çalmış olduğu tambur. Olur hocam dedim. Üç ay boyunca bana pratik olarak ders verdi. Notayla değil. Onun da notası yok, buraya bas, şuraya bas gibi. Üç ay süreyle her gece oraya gittim. Üç ay sonra baktım kendi kendime çıkarıyorum. Ne güzel… Devam ettik öylece. Sonra 1964 yılında İstanbul’a geldik.

KIRKLAR DAĞININ DÜZÜ (SUZAN SUZİ)

Kırklar dağının düzü

Karanlık bastı bizi

Kör olasan Suzan Suzi, Suzan Suzi, Suzan Suzi

Ziyaret çarptı bizi

Kör olasan Suzan Suzi, Suzan Suzi, Suzan Suzi

Ziyaret çarptı bizi

Köprü altı kapkara

Ana gel beni ara

Köprü altı kapkara

Suzan gel beni ara

Saçlarıma kumlar doldu, kumlar doldu, kumlar doldu

Tarağ getir sen tara

Gazi köşkü serindir

Dicle nehri derindir

Sen ağlama garip anam, garip anam, garip anam

Elbet mevlam kerimdir

Sen ağlama garip anam, garip anam, garip anam

Vallah mevlam kerimdir

Düz: Ova
Ziyaret: Evliya
Yöresi: Diyarbakır
Kaynak kişi: Hafız Celal Sevimli
Derleyen: Bedri Ayseli
Notaya alan: Emin Aldemir
Makamsal dizi: Hüseyni
Konusu: Ağıt
Ses genişliği: 8

‘SUZAN SUZİ’ TÜRKÜSÜNÜN İKİ FARKLI HİKAYESİ

HİKAYE: ACIKLI SEVDA SÖYLENCESİ

Diyarbakır’da zengin Süryani bir ailenin çocuğu olmaz. Bölgenin en iyi hekimleri çare bulamaz. Gitmedikleri adak yeri, kilise ve papaz kalmaz. Umutlarının iyice tükendiği bir gün dostlarından birisi Dicle nehrinin kıyısında, “Kırklar” isminde ziyaret bulunduğunu oraya gidip dua ederlerse çocuk sahibi olabileceklerini söyler. Bir umutla 40 gün boyunca her gün Kırklar ziyaretine giderler. Duaları kabul olur ve 40. günden sonra kadın gebe kalır. Dünya tatlısı bir kız çocuğu olur. İsmini yakıcı, ateşli anlamına gelen Suzan (Suzi) koyarlar. Suzan büyüyüp güzel bir kız olur. Her doğum gününde Kırklar ziyaretine gidilip kurban kesilir.

Mahallede yoksul Müslüman bir ailenin Adil isminde genç bir oğulları vardır. Mahallenin tüm erkekleri gibi o da Suzan’a aşıktır. Adil Suzan’ın dikkatini çeker. Adil utangaç ve çekingen olduğu için duygularını içinde yaşar. Suzan, Adil’in kendisine olan ilgisini anlar ve ona yaklaşma kararı alır. Bu güzel ikili kısa zaman içerisinde birbirini çok seven iki aşık olur.

Toplumsal baskılar ne kadar ağırlaşırsa aşkları da o kadar büyür. Bu aşkı evlilik ile taçlandırmak isterler. Kararlarını ailelerine çekinerek ve korkarak iletirler. Suzan’ın ailesi şoka girer. Gözü gibi büyüttükleri kızları Müslüman ve fakir bir genç ile evlenecektir. Suzan’ın bu isteğini aile kabul etmez. Adil’in ailesi de Suzan’ı istemez. Ailesinin rızası yoktur ama bu iki aşık fırsat buldukça gizli gizli buluşarak görüşürler.

Yaşlanan Suzan’ın ailesi, onu doğumgününde kurban kesmek için eşlik edemez, hizmetçileriyle Kırklar ziyaretine gönderir. Suzan en güzel kıyafetlerini giyer. Adil, Suzan’ın Kırklar’a doğru gittiğini görür ve ailesinin yanında olmadığını fark eder. Hizmetçi kurban kesme telaşı içindeyken onlar gizlice buluşurlar. İki genç sevgili hasret giderirler.

Bu buluşmadan sonra Suzan çok değişir. Konuşmaları hep ölümü işaret eder. Bir gün sabah saatlerinde Suzan evden gizlice çıkar ve Diyarbakır’da On Gözlü Köprüye gelir. Adil Suzan’ı uzaktan görür. Suzan köprüde öylece suya bakıyordur. Adil, Suzan diyerek bağırmaya başlar. Adil sevdiğine bir şey olacak diye çok korkar ve deli gibi ona doğru koşar. Bu arada Suzan kendisini Dicle nehrinin soğuk sularına bırakır. Adil şok olmuştur. Kısa bir süre sonra Suzan’ın cansız bedeni nehrin kenarına vurmuştur. Adil bir nehre bakar bir de cansız yatan sevdiğine… Deli gibidir ve “Ziyaret çarptı bizi” diye haykırır. Hem ağlar hemde sevdiğinin kum dolan saçlarını temizler. Adil, o acı ölümden sonra akli dengesini kaybeder…

HİKAYE: GERÇEKÇİ AMA HÜZÜNLÜ

Diyarbakırlı araştırmacı yazar Şehmus Diken bu hikayeye “Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım” kitabında yer veriyor. Şehmus Diken, 2002 yılında Diyarbakır’da sözlü ve yerel tarihi çalışmalar yapıyor. O çalışmalar sonunda Suzan Suzi’nin gerçek hikayesini bilen, o dönemi yaşamış bir kişiyle konuşuyor. Bu konuşmalar ışığında hikayeyi bu kitapta topluyor.

2015 yılında 97 yaşında yaşamını yitiren Abdülsettar Hayati Avşar, Suzan Suzi’nin Hikayesini kitapta şöyle anlatıyor:

“Nakif, ilkokuldan arkadaşımdı. Komiser Hicabi Efendinin torunu, Hakkı Efendinin de oğlu olur Nakif. Ortaokulu bitirdikten sonra Eskişehir’e gidip okumuş hava pilotu olmuştu. Orada bir kızı sevmiş. Kullandığı pırpır uçağıyla voleybol sahasının ağını havaya kaldırmış. Günün olmadık saatlerinde sevdiği kızın evinin balkonunun yanı başından alçaktan uçuşlar yapmış. Bir sürü şikâyet gidince işinden olmuş. Diyarbakır’a gelip Toprak Mahsulleri Ofisi’nde ambar memuru olarak işe girmişti. Sene 1947. Nakif çok savruk biriydi. Berbere gider, bir lira tıraş parası öder, ikibuçuk lira da bahşiş verirdi. Her gece garda vagonlu restoranda arkadaşları ile içer çok para harcardı. Öldüğünde on küsur milyon lira zimmetine geçirip yediği çıktı.

İşte o yıllarda Nisan-Mayıs ayları Dicle Nehrinin çok coştuğu aylardı. 1947 yılı Mayıs ayıydı. O gün mukaddes bir gündü, ya Miraç ya da Kandil günüydü. (Not: Diyanetin 1947 yılı kutsal günler takvimine baktım. 21-22 Mayıs Regaip Kandili ve Üç Ayların başı olarak gözüküyor). O gün Kolordu’dan arkadaşları ile birlikte yedi kişi, aralarında yüzbaşının eşi ve baldızı, Suzan’la birlikte Nakif’in ford marka büyük arabasıyla Gazi Köşkü olarak da bilinen Semanoğlu Köşkü’nün yakınına kadar çıkıyorlar. Pamuk Köşkünün sahibi Nihat Bey de o gün bahçe işleriyle uğraşıyor. Sofralarını kuruyor ve ‘amca gel sen de iç’ diyorlar. Nihat Bey; ‘Ben ömrümde rakı içmedim. Bugün de mukaddes bir gündür. Siz de içmeyin’ diyor. Bir süre orada oturup sonra arabaya binerek Kırklar Dağı’na doğru gidiyorlar. Epeyce yiyip içip eğleniyorlar. Dönüş yolunda Dicle’nin suyu epeyce kabarmış. Nehir neredeyse On Gözlü Köprü'nün gözelerinin üstüne gelip dayanmış. Köprünün Kırklar Dağı’na taraf olan kısmında yol nerdeyse yarıdan itibaren dardır. Nakif o dar dönüşü alamayınca araç sulara gömülüyor. Ve Nakif ve Suzan’la birlikte araçta olan yedisi de boğuluyorlar.

İşte hikâyesi böyle. Nakif’in mezarı, Mardinkapı Mezarlığı’nda. Onu mezara indirip

defin eden de benim. Ha, Suzan Suzi’ye gelince o olaydan sonra bu şarkı çıktı. Hatta o şarkının bir kıtası daha var ve nedense onu hiç okumazlar, o da şudur:

Köprünün orta gözü

Sular apardı bizi

Nakif gözün kör olsun

Öldürdün hepimizi…”*

* Şeyhmus Diken, Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım, 1 baskı 2003, 5. Baskı 2018 İstanbul

Önümüzdeki pazar Diyarbakır türküsü: ‘Sinen beni yandırır (Kem yar diley)
Sonraki Haber