Ukrayna Savaşı’nın hatırlattıkları: Harp yalanlarını biz iyi biliriz!

Savaş yalanlarının tarihi çok eskidir. Biz savaş yalanlarının hasını Balkan, Cihan ve Kurtuluş harplerinde gördük. İngilizler Cihan Harbi içinde baş hedef olarak Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’yı gördüler

Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa.

Rusya’nın Ukrayna müdahalesiyle birlikte televizyon, basın ve sosyal medyada birden bire Rusya düşmanlığı hortladı. Komşumuz Rusya “saldırganlıkla” suçlandı. Oysa Rusya sürekli tekrarladığı gibi NATO’nun doğuya doğru genişlemesinden rahatsızdı ve bunu kararlılıkla durduracağını açıklamıştı. Ukrayna bunun aleti olunca, Rusya kaçınılmaz olarak 24 Şubat 2022 günü operasyonu başlattı. Operasyonla birlikte ABD ve Avrupa kaynaklı propaganda rüzgârları ortalığı sardı. Türkiye’ye de gelen bu rüzgâr Amerikancılığı hortlattı. Rusya düşmanlığını ise körükledi. Rusya’nın Kurtuluş Savaşı’ndaki yardımları, 15 Temmuz Darbe Girişimi’ndeki tutumu, Suriye ve Libya’daki ortaklıklarımız ve Türkiye’nin ticaretindeki vazgeçilmezliği unutuldu…

Benzer kampanya Karabağ Savaşı’nda da yapılmıştı. Zaferle birlikte yalancıların “mumu” da sönmüştü. Bu durum savaşlardaki psikolojik savaşı akla getirdi. Savaşlardaki yalan haber ve psikolojik savaş, harplerin önemli ve vazgeçilmez bir parçası. Bunun tarihi çok eskilere dayanıyor. Biz çok eskilere gitmeyeceğiz. Yakın tarihimizdeki bazı örnekleri hatırlatacağız.

Bizim son yüz yıl içindeki en önemli harbimiz Balkan ve Cihan Harbi’ydi. Bir de bunun devamında Kurtuluş Savaşı… Cihan Harbine Almanya ile birlikte girmemiz düşmanlarımız İngiltere, Çarlık Rusyası ve Fransa’yı çok rahatsız etti. İstiyorlardı ki biz yalnız kalalım. Rahatlıkla Osmanlı’nın son toprakları da paylaşılsın… Öyle olmadı ve İttihatçı yöneticiler Almanya ve Avusturya-Macaristan ile ittifak kurdu. 2 Ağustos 1914 tarihinde yapılan gizli anlaşma kabineden bile gizli tutuldu. Çünkü bu sır düşmana sızdırılır ve zaman kazanmamızın önüne geçilirdi. Savaşla birlikte İstanbul’a yönelik büyük bir psikolojik savaş kampanyası başlatıldı. Enver Paşa ve İttihatçıların İmparatorluğu maceraya sürüklediği ve harbin kaybedileceği yayıldı. İçerdeki İttihat ve Terakki düşmanları da bu yalan savaşına alet oldu. Bir de azınlıklar…

Cihan Harbi sırasında Enver Paşa bir sancak töreninde.

İNGİLİZLERİN YALANLARI

Çanakkale’deki büyük direniş, düşmanı “İstanbul’da kahve içmekten” alı koydu. Oysa ne hayallerle gelmişlerdi. Hamilton’un deyimiyle biz, düşman gemilerinin bacalarındaki dumanı görür görmez cepheden kaçacaktık! Kaçmadık ve direndik. Direndikçe moralleri bozuldu ve hele ki 18 Mart Deniz Zaferinden sonra bu daha da arttı. Bununla birlikte yalanları da yoğunlaştı. Çanakkale’de iş siper savaşına döndüğü günlerde uçaklarla propaganda broşürleri atarak, Mehmetçiğin teslim olmasını, “Bu savaşın Enver’in savaşı olduğu” iddia edildi. Mehmetçiğin okuma yazması yoktu. Ancak subaylarımız bunun ne manaya geldiğini iyi biliyordu. Bu propaganda tutmadı ancak yalanla kandırıp getirdikleri Afrikalı ve Hintli askerler karşılarında Almanların olmadığın, kendileri gibi Müslüman Osmanlı askeriyle savaştıklarını öğrenince fırsat buldukça bizim tarafa geçmeye başladılar. İngilizler yalan savaşını Arap cephelerinde de sürdürdü. Bize karşı Arap aşiretlerini “Büyük Arap Krallığı” hayalleriyle kışkırttı... Ayrıca birçok alanda yalan haberler yaydı. Arapların bize olan güvenlerini sarstı.

İlginçtir, İngilizler Cihan Harbi içinde baş hedef olarak Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’yı gördüler. (Bugün de NATO Genel Sekreteri’nin “Bu savaş Putin’in savaşı” demesi gibi) Ona olan güveni sarsmak ve ordu içinde bozgunculuğu yaymak istediler. Dönemi yaşayan yazar Şevket Süreyya Aydemir, “Enver Paşa’nın devrimden gelen şöhreti ve ordu kuruculuğu nedeniyle Türk ordusunun ilk kez savaş sonuna kadar sarsılmadan en zorluklarda bile savaştığını” belirtir. İşte düşman bunu hedefler. İsmet Paşa da Türk ordusundaki disiplini Enver Paşa’nın başarısı olarak görür. Yapılanın vatan savunması olduğunu hatırlatır. Bu dönemde İngilizlerin önemli bir propaganda malzemesi de “Enver Paşa’nın Almanya’nın kuklası” olduğu şeklindedir! Buna da Almanya’nın gönderdiği malzeme trenlerine “Enverland” yazmasını örnek gösterirler. Oysa Almanlar bunu Enver Paşa’nın şöhretinden dolayı yazarlar… Yoksa Enver Paşa’yı kuklaları olarak gördükleri için değil. Bu durumu da İsmet Paşa anılarında, “Almanlar öyle her dediklerini Enver Paşa’ya yaptıramazlardı” diyerek açıklar. İsmet Paşa, Çanakkale Savaşında Enver Paşa’nın karargâhında görev yapmıştır.

Enver Paşa’nın hedefe konulmasının önemli bir örneği de 1918 yılında Mütareke sonrası İstanbul’u işgal eden ve bu konuda beyanname yayınlayan İngilizlerin bu kin ve nefretlerini daha ilk günden göstermeleri idi. İngiliz yanlısı basın, yoğun şekilde İttihatçı düşmanlığı körükledi ve avına çıktı. 16 Mart 1920 günü gerçekleştirdikleri resmi işgal sonrası yayımlanan beyannamede de savaşın sorumlusu olarak İttihatçılar gösterildi:

“Beş buçuk sene evvel Memalik-i Osmaniye’nin mukadderatını her nasılsa elde etmiş olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin rüesası, Alman telkinatına kapılarak devlet ve Millet-i Osmaniye’yi harb-i umumiye iştirak ettirdiler. Bu haksız ve meş’um siyasetin neticesi malumdur. Devlet ve Millet-i Osmaniye bin türlü felaket geçirdikten sonra öyle bir mağlubiyete düçar oldu ki, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin rüesası bile bir mütarekename aktederek firar etmekten başka bir çare bulamamıştır…” (Murat Bardakçı, Yıkılış ve Kuruluş, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2017, s.127.)

Atatürk ve Ahmet Emin Yalman. (1922)

KURTULUŞ SAVAŞI YALANLARI

İngilizler Kurtuluş Savaşı süresince de yalan habere özel önem verirler. Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Milli Mücadeleyi bastırmak için çeteler kurar, Yunan ordusunu güvenlik gücü gibi üzerimize sürer ve özel ajanları Ankara’ya gönderir. Mustafa Sagir gibi… Sagir, Kemal Paşa’ya suikast yapacaktır. 1921 yılında derdest edilir ve yargılama sonrası idam edilir. İngiliz ve İstanbul yönetimi bu dönemde Milli Hareketi karalamak için onları “Barışı sabote eden eşkıyalar” olarak gösterir ve hedefe koyar. “Bolşevik” diye de karalamaya çalışır. Büyük Taarruz öncesi ise “Türk ordusu savaşacak halde değil. Neden hücum etmiyor” diyerek propaganda yapar. Atatürk bu yılgınlık söylentilerini 4 Ekim 1922 günü TBMM’de yaptığı konuşmada anlatır. Bu propagandanın düşmanı yanılttığını da söyler. İç savaş yıllarında önemli bir propaganda da işgalci Yunan ordusunun “Padişahımız tarafından gönderilen Halife orduları” olduğu yalanıdır…

16 Mart 1920'deki işgal beyannamesi.

BALKAN HARBİ BOZGUNU

Yalan ve yanıltma haberlere ilişkin bazı örneklerle konumuzu zenginleştirelim. Gazeteci Ahmet Emin Yalman, Balkan Harbi günlerinde emperyalist oyunlara ve yalan haberlere ilişkin olarak şunları önemli örneği verir: “Balkan Harbi suikastını hazırlıyorlardı. İngiliz gizli teşkilatı bizi gafil avlamak ve Balkan Harbi'nde zaferimiz ihtimalini ortadan kaldırmak, mezarımızı kazmak için her tertibi yapmıştı. "Silah altında büyük bir kuvvet tutmanız komşuları tahrik ediyor" diyerek, en değerli ve tecrübeli asker sınıflarını dağıtmaya Hükümeti zorlamışlardı. "Harp kopacak olursa, ne netice verirse versin, statükonun değişmesine meydan vermeyeceğiz" yolundaki sahte teminatla İstanbul'da yalancı bir güvenlik hissi uyandırmışlardı.

Nihayet bizim elimiz, kolumuz bağlandıktan sonra 8 Kasım 1912'de Balkan Harbi kopunca, milli bir koalisyona doğru gidilecek yerde, böyle bir rengi ve iddiası olan, fakat gitgide acz haline düşen Büyük Kabine düştü. İngilizlere olan dostluktan istifade edilir, tehlikeler önlenir ümidiyle Kâmil Paşa'nın idaresinde bir muhalefet kabinesi iktidara geldi. Bu Kabine umulan neticelerden hiçbirini alamadı. Balkan bozgunu bütün felaketleriyle memleketin üzerine çöktü.” (Ahmet Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.1, 2. Baskı, Pera Aş, İstanbul, 1997, s.213.)

ENVER PAŞA İLE YAPILAN ‘MÜLAKAT’

Savaşlarda bazen kurmaca haberler de önem taşır… Bunda amaç da yayılan yalanların önüne geçmek… Gazetecilik eğitimini 1911 yılında Amerika’da yapan Yalman, Cihan Harbi içinde yaşadığı ilginç bir olayı da şöyle anlatır:

“Birdenbire günün birinde iş değişti. Parti hesabına gazeteyi idare eden Midhat Şükrü Bey beni odasına çağırdı, tatlı bir tebessümle dedi ki: "Sana mühim bir iş çıktı. Enver Paşa ile bir mülakat yapılacak ve umumi cihan ve memleket meseleleri hakkında konuşulacak. Bu mülakattan maksat, para bedeli veren azınlık mensuplarının buna rağmen askere alınacakları hakkında ortaya çıkarılan ve piyasayı sarsan bir haberi, hiç üzerinde durmaz gibi görünerek, kesin surette yalanlamaktır."

Cevap verdim: "Baş üstüne, Enver Paşa'yı nerede ve ne zaman göreceğim?"

"Hiç görmeyeceksin... O konuşmuş gibi, onun ağzından üç sütunluk bir mülakat yazacaksın."

Şaşaladım. Gazetecilikte başıma hiç böyle bir şey gelmemişti. Kendimi Türkiye'nin o dakikadaki kudretli askeri diktatörünün yerine koyacaktım. Onun söz konusu edeceği meseleleri ben seçecektim, her kelime onun ağzından çıkmış gibi üç sütun dolduracaktım. Kendimi çok zor bir imtihan vazifesi yazmaya çağırılan bir mektepli mevkiinde görüyordum. Bütün gazetecilik damarlarımı seferber ettim, Enver Paşa'nın ağzından çıkması münasebet alacak, ilgi çekecek, fakat suya sabuna dokunmayacak şekilde üç sütunluk beyanat yazdım. Bu arada bütün dünya ve memleket ufuklarını dolaştım, araya da asıl yazılması lazım gelen malumatı, sırasını getirerek, sıkıştırdım.

Mülakatın nasıl karşılanacağım tabii olarak merak ediyordum. Bir harfine bile dokunulmadan geri gelip ertesi gün birinci sahifede büyük harflerle çıkmasın mı? Enver Paşa, beyanatta bulunmaktan kaçınır bir adamdı. Bu sebeple uzun beyanatı bir bomba gibi patladı. O günlerin büyük satış gazetesi olan Tasvir-i Efkâr, mühim mülakatı aynen sütunlarına geçirdi ve önemi hakkında yorumlarda bulundu.” (Yalman, s.260-261.)

Tanin gazetesi muhabiri Yalman bu güveni sağladıktan sonra Alman hükümetinin talebi üzerine Hükümet tarafından Almanya’ya harp muhabiri olarak gönderilir ve bir ay süresince cepheleri gezer. Böylece ilkler arasına girer… Almanya’nın da durumunu yakından görür.

Muhittin Birgen

KARABORSA YALANI

Cihan Harbi içinde önemli bir yalan da İttihatçıların karaborsacılık yaparak zenginleştikleri ve halkı aç bıraktıkları konusuydu. Bu da gerçek değildi. Burada da hedefte İaşe Nazırı Kara Kemal Bey vardı. İttihatçı yönetim gıda temini ve halkı aç bırakmama konusunda önemli çabalar harcamıştı. Özellikle Çanakkale Savaşı sırasında levazım harikası yaratılarak asker sıkıntı yaşamamıştı. Zaferde de bunun büyük etkisi olmuştu. Savaşın ilerleyen yıllarında ise sıkıntı artmış hatta fiyatlar anormal yükselmişti. Buna rağmen İstanbul halkı aç bırakılmadı. Bu konuda İttihatçıların önemli gazetecilerinden Muhittin Birgen anılarında şunları anlatır:

“Türk matbuatı içinde eli kalem tutanlardan bir hayli insan vardır ki Cihan Harbini ve onun acı hatıralarını akıllarına getirdikleri zaman "İstanbul halkını aç bıraktılar! Süpürge tohumundan ekmek yapıp yedirdiler!" diye bu İttihatçılara küfür ve arkasından da "çaldılar, çırptılar!"ı ilave ederler. Halbuki bu adamlar, ne çaldılar, ne çırptılar, ne de süpürge tohumu yedirdiler.

(…) Hülasa, ya alelade siyasi ihtiraslar yahut da bilmemezlik yüzünden haklarında yirmi seneden beri bu kadar küfredilen bu insanların hepsinin de hem elleri, hem alınları temiz idi. Bütün tarihte inkılap devirlerinde yetişmiş olan insanlar arasından bu kadar temiz adamlar çıkmış olduğu pek nadir görülen şeylerdendir.” (Muhittin Birgen, İttihat ve Terakki’de On Sene, C.1, Kitap Yayınları, İstanbul, 2006, s. 323-324.)

Savaş yıllarında İstanbul’un nüfusu bir milyondur. Ticaret azınlıkların elindedir. Fırıncıların bile Rum ve Ermeni azınlıkların elinde olduğunu hatırlatarak Birgen’in bu konudaki görüşlerine yer verelim:

“İstanbul halkının ekmeği bile Türkün elinde değildi? O tarihte İstanbul'da fırıncılardan Çatalca'daki ordu için istenilen şey elli bin kilo ekmek idi. İstanbul fırınlarının o zamanki kabiliyetlerine nazaran bunun iki mislini vermeleri işten bile değilken, yüzde sekseni gayri milli olan fırıncılar kasten ekmek çıkarmamışlar, halk ekmek bulmak için fırınların önünde birbirine girmişti. En nazik bir zamanda fırıncıların bu hareketi yapmış olmalarını İttihat ve Terakki unutmadı ve umumi harp ile beraber İstanbul'da Türkleri fırıncılığa sevk etmeye karar verdi.” (Birgen, s.326.)

‘FAKİR GİRDİLER FAKİR ÇIKTILAR’

Bu alana el atan İttihatçılar Milli İktisat Bankası, Kantariye ve İthalat İhracat şirketlerini kurarak elde edilen kârları yine halkın hizmetinde kullanır.

Son olarak Birgen şunları söyler: “İttihatçılığın eksik olmayan idealist ruhu, sessiz ve sedasız fenalıkla o kadar mütemadi surette mücadele etti ki bu sayede Türkler arasında ve siyasi muhit içinde harp zengini diye gördüğümüz unsur nihayet beş on kişiye münhasır kaldı. Bilhassa bu İttihat ve Terakki hareketinin asıl hamlesini yapmış olan insanların hepsi de fakir olarak girdikleri harpten gene fakir olarak çıktılar. Bu, Türkiye'nin yükselme ve kurtulma tarihi için şeref verecek bir hadisedir.” (Birgen, s.343.)

CEMAL PAŞA ‘KRAL OLACAK’ YALANI

Cihan Harbi içinde önemli bir düşman faaliyeti de İttihatçı liderleri birbirine düşürmekti. Bu konuda önemli yalan, Suriye bölgesinde bulunan 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın Suriye’de bağımsızlık ilan edeceği ve kendisini Arap Kralı gibi gördüğü şeklindeydi. Bu hiçbir zaman gerçekleşmedi ve Cemal Paşa arkadaşlarıyla birlikte hareket ederek savaş sonrası yurt dışına çıktı ve Afganistan’da görev yaptı. İngilizlerin tetikçisi Ermeni militanlar tarafından Tiflis’te uğradığı suikast sonrası iki korumasıyla birlikte şehit oldu.

Benzer bir yalan ve propaganda da Kurtuluş Savaşı içinde Atatürk’e yapıldı. Enver Paşa gibi “diktatör” olacağı sık sık iddia edildi. Hatta Başkomutanlık vazifesi TBMM’de görüşülürken, fazla yetki verilmemesi istendi. Büyük tartışmalara neden oldu. Atatürk’e yönelik “diktatörlük” suçlaması ölümüne kadar Batı basınında sürekli dile getirildi. Ne ilginçtir, bugün de Batı rahatsız olduğu liderlere en çok “diktatör” suçlamasında bulunuyor.

Sonraki Haber