Yücel Paşmakçı anlatıyor -2: Arabistan'dan Bursa'ya

'Arabistan’da babamın babası memur. Babam da orada dünyaya gelmiş. Sonra beş yüz sene önce Bursa’dan başlıyor hikayemiz. Dedem ayakkabı tamircisiymiş. Orada da Paşmakçı deniyormuş kendisine...'

Nuray Hanımın eliyle hazırladığı, kırk yıl hatırı olan kahvemizi yudumlarken, söyleşimize geçen hafta bıraktığımız yerden devam ediyoruz. Saz sanatçısı, derlemeci, radyo programcısı ve koro şefi Yücel Paşmakçı hocamız anlattıkça geçmiş canlanıyor gözlerimizde. Paşmakçı soyunun nereden geldiğinden tutun da öğrencisinin kendisi için kitap bastırmasına, Muzaffer Sarısözen ile nasıl tanıştığına varıncaya kadar altın değerinde bir türkü serüveninin içinde buluyoruz kendimizi. Kıymetli öğrencisi İbrahim Can ile birlikte…

  • Hocam Süleyman Şenel sizinle türküler üzerine bir kitap hazırlamış.

Evet. Süleyman Şenel diye bir öğrencim var. Şimdi öğretim görevlisi oldu. Hatta doktora falan da yaptı. Onun benimle ilgili yazdığı bir kitap var. Ben de bir tane var. Kitap tükendi. Bulunamıyor.

  • Bir öğrenci sizin yedi nesil öncesi ailenizi araştırmış ve tez hazırlamış.

O şöyle oldu. Ben ortaokul ikinci sınıftaydım. Hiç unutmam… Babam Milli Eğitim Müdürlüğü Kütüphanesinde Müdür’dü. Bir gün eve geldi dedi ki, “Edebiyat Fakültesinde Tarih Bölümü’nden mezun olmak için okulu bitirme tezi verirlermiş. Bir gün bir kız öğrenci geldi. Adı Şükriye Dikilitaş. Bitirme tezi olarak Paşmakçı ailesinin soy ağacını araştırıyor. Babamdan da bilgiler almış” dedi. Yıl 1948… Böyle bir şey benim aklıma takıldı. Sonraki yıllarda Edebiyat Fakültesinde okuyan bir arkadaşımız vardı, vefat etti. Ona anlattım “Paşmakçılarla ilgili bir tez var mı?” diye. “Ben bakayım kütüphaneden” dedi. Hakikatten kütüphaneden buldu çıkarttı. O zaman fotokopi yok. Sokaklarda daktilo yazanlar vardı. Üç nüsha yazdırdım. Orada evveliyatımıza dair birçok şeyler vardı.

BEŞ YÜZ SENE ÖNCE BURSA'DA BAŞLIYOR HİKAYEMİZ

  • Paşmakçı soy isminin de bir hikayesi var mı? O araştırmadan ne çıktı?

Evet hikayesi var. II. Bayezit, I. Selim ve I. Süleyman zamanlarında şeyhülislamlık yapan, padişahın sınırsız yetkilerini dinin adalet anlayışı çerçevesinde sınırlamasıyla tanınan Zembilli Ali Cemali Efendi varmış. Hz. Peygamber efendimizin oturduğu zaman bir mermer taş dururmuş ayağının altında. O taşa ayak izi çıkmış. Padişah adına Zembilli Ali Cemal Efendi dedemi o taşı Arabistan’dan alıp İstanbul’a getirmeye memur etmiş. O dönemde Arabistan Osmanlı toprakları tabi. Arabistan’da babamın babası memur. Babam da orada dünyaya gelmiş. Hatta eski alışkanlık olduğundan dolayı, bizim evde Arapça çok kullanırdı. Bize bile biraz intikal etmiştir. Beş yüz sene önce Bursa’dan başlıyor hikayemiz. Dedem ayakkabı tamircisiymiş. Orada da Paşmakçı deniyormuş kendisine. Onun oğlu okuyor. Müderris oluyor. Bursa’dan kalkıyor İstanbul’a geliyor. Beş yüz senedir burada idame ediyoruz.

  • “Paşmakçı” ne anlama geliyor?

Paşmak türkülerdeki gibi ayakkabı demek. Mesela bir Azeri türkü vardır “Ayağına paşmak yaraşır” diye. Sonra birtakım araştırmalara göre paşmakçı dini toplantılarda ayakkabıları bekleyen kişiye deniliyormuş.

  • Türkü yolculuğuna nasıl başladınız?

1954 senesinde radyodan bir anons duyduk. Temmuz ayında. Halk müziği dalında yetiştirilmek üzere stajyer elemanlar alınacaktır diye. Bağlama, ses vs. Beş erkek, beş kız, dört saz. Dört saz Zekai Beşgül, Orhan Dağlı, Kenan Şaklı ve ben. En küçükleri bendim. On dokuz yaşındaydım.

  • Stajyerlik dönemi nasıl geçti?

Muzaffer Sarısözen Ankara’dan geldi. Haftanın altı günü üçer saat biz saz çalacağız diye hevesleniyoruz, sazı dolaptan çıkartamadık bile. Hep nota. Her gün 3-4 saat. O dönemde ben türkü yazmaya (notaya almaya) çok meraklıydım.

Muzaffer Sarısözen bize yedi - sekiz ay böyle talim ettirdi. Kendi yazdığı kitabı vardı. Önce beşli aralığı öğretir. Ondan sonra dörtlü aralığı sorar. Bir nota daha, aralıkları ezberlete ezberlete o kitabı okuduk. Bazı kurtuluş günlerinde saz çalmalarına başladık.

TEK SİLAHIM TEYBTİ

  • Görev alma süreci nasıl başladı?

Stajyerlik bitince bizi sözleşmeli sanatçı olarak aldılar. O zaman solistler Ahmet Sezgin, Nihat Mercanlı gibi beş erkek, beş de hanım Fatma Türkan Yamacı, dört yeni hanımın içinde eski halk müziği sanatçılarından Azize Tözem de vardı. O TRT’de çok eskidir. Hatta ben ondan türküler alırdım. Aklına bir türkü geldiğinde beni çağırırdı hemen. Suadiye’de evi vardı. 1961 yılıydı. O zaman altı yüz lira maaşımız var bin altı yüz liraya teyp almıştım.

  • O zaman mesleğiniz ile ilgili tek aracınız mıydı teyp?

Tabi. O benim hayatımdı. Tek silahımdı.

  • Muzaffer Sarısözen ile çok yakın çalıştınız. Sarısözen ile ilgili anılarınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?

Evet. Staj dönemimizde bizleri kaldırıyor o notaları tek tek okutturuyordu. Bir ara beni de kaldırdı. Okuyorum ama heyecandan sesim titredi. Utangacım da biraz. Yarısında bana “sen otur” dedi. “Niye hocam” dedim. “Seninle ikimiz bir türkü söylesek bu radyoevini taşa tutarlar” dedi. Mahcup olmayayım diye kendini de katıyor. Sesi güzel denmez ama çok güçlü tavırlı söylerdi. Şimdi efendim Ankara’da 1936 ya da 1937 mi bu iki yıldan birinde Türkiye çapında derleme yapılacak demişler. İlk Sivas’a gitmişler. Muzaffer Sarısözen ile tanışmışlar. Bakmışlar ki Muzaffer Bey bu işe çok yatkın. Onu da kendi içlerine almışlar. Çok isabetli olmuş. On bin derleme yapılmış.

TALİMAT MİLLİ EĞİTİMDEN

  • Derleme yapın talimatını veren kurum hangisiymiş?

Milli Eğitim Bakanlığı bu görevi vermiş. Bütün o derleme fişlerinde itinalı bir şekilde el yazısıyla bütün ezgilere iki sayfa yazmış. İlk sayfanın sağ köşesinde sözleri ve çıkışına amil olmuş bir hadiseyi kaleme almış. Bu on bin ezgiden dokuz bin ezgisinde böyle bir hassas çalışmış. Onun bulunmadığı zaman da o da çok kısa süreli oluyordu, sayfada sadece derleyen ve kaynak kişinin adı soyadını yazmışlar. Diğer bilgileri yazmaya üşenmişler. Ama Muzaffer Bey öyle değil. Çok etraflıca yazardı. Çok etraflıca çalışmış ve kaydetmiş. Ben TRT’de idari işlerde de çalıştığım için biliyorum.

ON BİN HALK EZGİSİ TOPARLANDI

Ülkemizde 1926-1929 yıllan arasında İstanbul Konservatuarı bünyesinde yapılan ilk derleme çalışmasına, Yusuf Ziya Demirci, Rauf Yekta, Dürri Turan, Ekrem Besim, Muhittin Sadak, Ferruh Arsunar, Abdulkadır İnan, Mahmut Ragıp Gazimihal ve Operatör Remzi Bey katılmışlar. Derlenen ezgiler notaya alınarak on dört defter halinde yayınlanmış. 1936'da Ankara'da kurulan Devlet Konservatuarı bünyesinde 1937-1945 yıllan arasında aralıksız dokuz yıl süren ikinci bir çalışma yapılmış. Bu çalışmaya Muzaffer Sansözen, Halil Bedii Yönetken, Ferit Alnar, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin, Nurullah Şevket Taşkıran, Mahmut Ragıp Gazimihal ve Teknisyen Arif Etikan ile Ali Rıza Yetişen katılmışlar. Yapılan bu derleme çalışmasında on bin civarında halk ezgisi toplanmış.

Yücel Paşmakçı meşhur etti:

KÜTAHYA’NIN PINARLARI AKIŞIR

Kütahya'nın pınarları akışır

Devriyeler kol kol olmuş bakışır

Asalıya çuha şalvar yakışır

Amman amman Vehbim öyle böyle olur mu?

Ah ben ölürsem dünya sana kalır mı?

Salın geldi musallaya dayandı

Kar beyaz tenim vehbim al kanlara boyandı

Seni doğuran ana nasıl dayandı

Amman amman Vehbim öyle böyle olur mu?

Ah ben ölürsem dünya sana kalır mı?

* Sal : tabut

Yöresi: Kütahya

Kaynak Kişi: Hisarlı Ahmet İnegöllüoğlu

Derleyen ve Notaya Alan: Yücel Paşmakçı

Makamsal Dizi: Kürdi

Konusu: Ağıt

TÜRKÜNÜN BİLİNMEYEN HİKAYESİ

Türküler, sözlü anlatım geleneğinin ürünü olduğu için çoğu zaman birçok türkümüzde farklı hikayelere rastlanır. Bu da aslında türkülerin anlamlarını derinleştirir. Kimi zaman kavuşamayan aşıklar, kimi zaman ölümle biten sevdalar, kimi zaman ana, baba, evlat acısı yaktırır türküleri… Kimi zaman da kıskançlıktan göz dönünce neler olabileceğini gösterir bize. Aslında her türkü bir derstir. Hepsinin hikayesinden alınacak onlarca ders vardır…

Bu dersleri alabilmemiz umuduyla…

'BİLİNDİK' HİKAYESİ

Pek çok türküde olduğu gibi bu türküde de sonu acıyla biten bir sevdadan bahsediliyor. Hikayemiz yaklaşık bir asır evvele dayanıyor. Kahramanlarımız, Kütahya’nın saygıdeğer ailelerinden Asalıların yakışıklı oğulları ve yine bir başka değerli ailenin oldukça deli dolu kızlarıdır. Köylüler kıza “Deli Düve” lakabını vermiştir.

Köyün bütün delikanlıları bu alımlı çalımlı, deli dolu genç kadının peşindedir… Ancak Deli Düve’nin gönlü Asalıoğlundadır. Sevdalılar evlenir ve mutlu olacaklarına inandıkları hayata adım atarlar…

Fakat, bu evlilik özellikle köyün genç erkeklerini oldukça rahatsız etmektedir. Kıskançlıkla perçinlenmiş bir kinle Deli Düve ve Asalıoğlu’nu ayırmak istemektedirler. Genç kadını, “Kocandan ayrıl yoksa seni dağa kaldırır onu da kör ederiz” diye tehdit etmeye başlarlar. Başta bu tehditlere itibar etmese de baskıların artması Deli Düve’yi endişelendirmeye başlar. Genç kadın, bir köylüsüyle bu zorbalara haber yollar. Kocasına bir şey olmaması için ne isterlerse yapacaklarını söyler… Bu fedakarlık acı sonu yok etmeye yetmeyecektir… Bir gün bu zorbalar genç kadını çeşme başına çağırtır. Yüreğindeki korkuyu bastırmaya çalışarak çaresizce isteği yerine getirir Deli Düve ve çeşme başına gider. Başına gelecekten haberi yoktur. Ona tuzak kurarlar ve kaçırmaya çalışırlar. Feryadını duyan Asalıoğlu koşarak sevdiğini kurtarmaya gelir ve orada bıçaklanarak öldürülür… Deli Düve ise dağa kaçırılır… Bu hazin hikayenin ardından Asalıoğlu’nun ailesi bu türkümüzü yakar…

HİKAYENİN 'BİLİNMEDİK' KISMINI ANLATALIM…

Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi'nde (Kütahya Özel Sayısı Kasım 2014) Mehmet Nuri Uygun’nun “Kütahya’nın Pınarları (Vehbi) Türküsü ve Yaşanmış Öykü” başlıklı araştırmasını yayımladı.

Derlemenin kaynak kişisi Gülsen (Gürcan) Kılavuz, Vehbi Bey’in kız kardeşi Azime Hanım’ın torunudur. Gülsen Kılavuz, türkünün hikâyesini anlatmadan önce ailesi hakkında şu bilgileri verir: “Büyük dayım Vehbi Bey ve babası Şükrü Efendi, Kadıyoranlar lakâbı ile anılan Kütahya’nın tanınmış ailelerinden birine mensuptur. Ailenin hâli vakti oldukça yerindedir. Olayın geçtiği günlerde baba oğul manifaturacılık yapmaktadırlar. Şükrü Dedemin, Vehbi Dayımdan başka iki çocuğu vardır. Biri 1895-1968 yılları arasında yaşamış olan anneannem Azime Akgün, diğeri de 1885-1960 yılları arasında yaşamış olan Milli Emlak Memurluğu'ndan emekli Haşim Altınbaş’tı. Anneannem Azime Hanım, Vehbi Dayım öldürüldüğünde altı yaşında imiş. Bu durumda olay 1901 yılında meydana geliyor. Vehbi Dayım da öldürüldüğünde 21 yaşındadır. Bu durumda dayımın doğum tarihi 1880 yılına denk düşüyor. Olayın adlî yönünü ise Kütahya Adliyesi’nde çıkan yangında evrakların yanmasından dolayısı araştıramadık.”

TÜRKÜNÜN HİKÂYESİNİ GÜLSEN KILAVUZ’DAN DİNLEYELİM…

“Olay günü Vehbi Dayım, dükkânlarından veresiye kumaş satın alıp uzunca bir süre borcunu ödemeyen müşterilerinden "Deli Düve" takma adı ile anılan hafif meşrep bir kadının Gazişeyh Mahallesi’ndeki evine alacak istemeye gitmiş. Bu sırada kadının dostu olan (Asalılar) sülalesine mensup Ahmet Bey de evde imiş. Dayım, kadının evini bulmuş ve kapının tokmağını çalmış. Deli Düve, pencereden dışarıya bakıp içeride Ahmet Bey’in olduğunu, sonra dükkâna geleceğini söylemiş. Bu sırada ne olduğunu öğrenmek için dışarıya çıkan Ahmet Bey, kendinden daha genç ve yakışıklı olan Vehbi Dayımı görmüş. Dostu olan kadının onunla konuşmasını başka şekilde yorumlayıp, dayımla kavga etmeye başlamış. Ahmet Bey, kavganın sonunda Vehbi Dayımı bıçaklamış. Olay sırasında kırk yaşlarında olan Ahmet Bey’e çevreden yetişen birkaç kişi, bu gencin kadınla bir ilişkisi olmadığını söyleseler de bıçaklanmaya engel olamamışlar. Vehbi Dayım sokakta can vermiş. Teyze oğlu olan Galip Aral bu durumu duyar duymaz koşup olay yerine gelmiş, ama iş işten çoktan geçmiş. Vehbi Dayım kan kaybından ölmüş.”

Önümüzdeki hafta: “Atımı Bayledim Delikli Taşa” türküsüyle devam ediyoruz.
Sonraki Haber