Zeybeklik, Selçuklu’nun sekban teşkilatı ile bağlantılı

Türkistan bölgesinde 'zeybek' adlı köylerin varlığından söz eder rahmetli Mehmet Emin Buğra, Muammer Sun, Muzaffer Sarısözen ve Sadi Yaver Ataman çeşitli kaynaklarda...

İleride geniş coğrafyalar ve bilhassa kıta aşırı iklimlerde yerleşim ve göç yolları üzerinden böyle bir bağlantı kurulabilir mi? Mümkündür. Ama zannediyorum, Sekban teşkilatı ile bağlantılı. Öyle anlaşılıyor ki Selçuklu dönemi askerlik hatırası bu zeybeklik... Anadolu Selçukluları ile Büyük Selçuklu bağlantısını, kültürel alanda da kurmak gerekecek ileride. Araştırmalar geliştikçe bu husus da anlaşılır.

TRT sanatçımız İbrahim Can ile birlikte İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Sanatçı Öğretim Görevlisi, araştırmacı, yazar Dr. Süleyman Şenel ile söyleşimize Kastamonu Taşköprü’den bir hasret türküsü “Irmak Kenarından Gelür Geçersin” ile devam ediyoruz. Değerli hocamız, Ankara ile Kastamonu zeybeği arasındaki benzerlikleri anlattı. Gemici türküleri “Heyamola”yı, köçek kültürünü ve yaşanan yasakları, zorlukları hocamızdan dinleyelim.

· Hocam geçen hafta Ankara zeybeği ile Kastamonu zeybeği arasındaki benzerliklerden bahsettiniz. Peki, zeybek nedir?

Türkistan bölgesinde "zeybek" adlı köylerin varlığından söz eder rahmetli Mehmet Emin Buğra, Muammer Sun, Muzaffer Sarısözen ve Sadi Yaver Ataman çeşitli kaynaklarda... Anadolu’ya gelen zeybek tabirinin hangi alanlara yerleştiği de kısmen keşfedilir dağınık bilgi ve belgelerden. İleride geniş coğrafyalar ve bilhassa kıta aşırı iklimlerde yerleşim ve göç yolları üzerinden böyle bir bağlantı kurulabilir mi? Mümkündür. Ama zannediyorum, Sekban teşkilatı ile bağlantılı. Öyle anlaşılıyor ki Selçuklu dönemi askerlik hatırası bu zeybeklik... Anadolu Selçukluları ile Büyük Selçuklu bağlantısını, kültürel alanda da kurmak gerekecek ileride. Araştırmalar geliştikçe bu husus da anlaşılır.

DAHA ÇOK, DAHA KAPSAMLI ARAŞTIRMA GEREKİYOR

· Bu konudaki araştırmalar yeterli mi?

Tarihin derinliklerine gidildikçe en iyi bildiğimizi sandığımız şeyleri aydınlatmakta çok zorlanıyoruz. O zaman da sevgili İbrahim'in yaptığı "benzetmeler" devreye giriyor. Doğru! Mete Han'ın ordusunun oynadığı oyun, bir zeybeğe benzetilebilir; hareketleri, varsa çizimlerdeki vücut kullanımı ve bir anlatı, semaha, halaya da benzetilebilir. Seymenliğin, zeybekliğin güçlü, yiğitçe meydan okuma haline de benzetebilir. Azerbaycanlı müzik adamları, Gobustan’da bulunan mağara çizimlerinde sıra halinde duran kadın ve erkek tiplerini, "yallı oynayan oyuncular" olarak tanımlarlar mesela. "Yallı", o bölgeye özgü bir oyun ve ezgi tipidir. Ona siz olsanız belki başka bir şey dersiniz; belki de horona benzetirsiniz sevgili İbrahim Can, kim bilir? Ama benzetmeler ve benzetme gerekçeleri çok önemlidir. Yani figüratif benzetmelerin varlığını önemsemek lazım. Çalgılar için de geçerli bu. Bakın şu anda içinde bulunduğumuz İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı kütüphanesinin duvarlarında sergilenen bazı antik çalgı resimlerindeki çalgıların her birini bugün herhangi bir adla anılan çalgıya benzetebilirsiniz. İşlevlerini de. Ama bütün bu benzetmeler ve güncel adlandırmalar, tarihin kendi gerçekliğini ifade eder mi? O tartışılır, zaman ekseni farklıdır çünkü. Yani tek bir bakış açısı ile, sahiplik ve kimlik bilgisi çıkartmak kolay bir iş değildir.

LİMANLAR KÜLTÜRLERİ BULUŞTURUR

· İ.CAN: İnsanlık tarihi boyunca denizyolu, kültürel taşıma noktası. Kastamonu-İnebolu hattı, o coğrafyaya bir geçiş yolu oldu. Bunun nasıl bir etkisi var Hocam?

İstanbul'dan yola çıktığınızda, Anadolu'ya ulaşmada en önemli güzergâhlardan biri tabii ki deniz yolu ve denizyolu üzerindeki duraklar, limanlardı eskiden... İnebolu o hat üzerindeki önemli duraklardan biri idi. Trabzon da çok önemli bir duraktı şüphesiz. Derlerdi ki: Avrupa'dan bir gemi yola çıkar, İstanbul'a gelir ve direkt olarak Trabzon'a gider. Bir hafta içerisinde Paris'te çıkan bir gazete Trabzon'a ulaşır... O bakımdan denizyolu, önemli ve büyük ölçüde güvenli bir ulaşım yolu idi. Limanlar, Anadolu’ya açılan kapılardan biri idi. İnebolu bu anlamda çok önemli bir limandı. Tabii ki bu İç Anadolu'ya ulaşan İnebolu yolu; aklımıza milli mücâdele yıllarında, cepheye cephane taşınan kutlu güzergâhı da çağrıştırıyor. Şerife Apla (Abla)'nın, ıslanmasınlar diye bebeğinin üzerindeki örtüyü alıp mermileri, silahları örterek çocuğunu feda eden bir anne yüreğinin kahramanlık öyküsünü de akla getirir İnebolu. Evladı ile vatanı arasında bir tercih yapan kahraman ve fedakar bir Anadolu kadınını... Anadolu; adı-sanı saklı nice kahramanları, nice saklı güzergahları ve kapıları bağrına basıyor. İnebolu gibi bir kapıdan geçtiğinizde, ya vatan müdafaasının kanlı hendeklerine girersiniz ya da taa Japon Adalarına kadar ulaşan İpekyolu güzergahına çıkarsınız.

GEMİCİ TÜRKÜLERİ ÇALIŞMAYI BEKLİYOR

· İ. CAN: Gemici türkülerini de soralım size hocam. Heyamola gibi.

Hay hay!.. İnebolu deyince "heyamola" aklınıza geldi değil mi İbrahim Can? Doğu Karadeniz'de, yani sizin Trabzon ve çevresinde olduğu kadar İnebolu'da, Kastamonu'da da var "Heyamola"... Bugüne kadar en güzel seslendirmesini de sizin yaptığınızı söylememe izin veriniz. TRT Arşivi'nde duruyor, herkes dinleyebilir. İstanbul’da, Safranbolu'da, Çankırı'da, Anadolu içlerinde, Akdeniz çevresi sahil kesiminde, Balkanlarda, Transkafkas coğrafyasında da var. Heyamola/Heyamo/Heyyâmo vs. söyleyişleri ile çok dilli ve çok varyantlı bir kültür varlığı bu türkü. Bunun da üzerinde de henüz kimseler çalışmadı değil mi İbrahim Can? Hatırlayamadım.

· İ. CAN: İyi ki Süleyman Şenel var! Yoksa, Sadi Yaver Ataman, Adnan Ataman çok mücadele etmişler; ama bilimsel anlamda Süleyman Şenel dışında bu büyük coğrafyanın kültürünü anlatacak birisini bulmak kolay değil. Anadolu'da halk kültürü, halk müziği ve halkların oyunlarına baktığınız zaman kapalı bir alanmış gibi görünüyor. Orayı açmak lazım. Nasıl ki Çanakkale Savaşı'nda askerlerin çoğu Kastamonu'dan gitmişler. Kastamonu'nun İstanbul kültürüne, merkezi kültüre, oyunlara da etkisi var elbette...

KÖÇEKLİK KÜLTÜRÜNÜ DAHA DERİN ARAŞTIRMALI

· Köçeklik kültürünü de soralım size hocam.

Köçeklik de çok karmaşık bir konu. Sadece Kastamonu değil, neredeyse sahil bölgesi üzerinde pek çok alanda köçekleri görmek mümkün. Trabzon’da da köçekler var. Mevlâna’nın da köçekleri var. Köçek kelimesinin yüklendiği farklı anlamlar var. Tarih boyunca, köçekliğin eğlence kültürü içerisinde özel bir yeri var bildiğimiz. Ama kültür hayatımız içinde babadan oğula geçen bir meslek kolu olarak da önemli bir yerde duruyor köçeklik. Bu pek akla gelmiyor. İki tane örnek vereyim. Birincisi, köçeklik konusunda bir yüksek lisans tezi yönettim. Sevgili Ufuk Tuncel’in tezi idi. İstanbul Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde... Ufuk'un lisans eğitimi de halk oyunları üzerine idi. Daha ziyade Kastamonu'nun Şenpazar ilçesinin köçekleri üzerine çalıştı. Ama Yunanistan’a da gitti, oradaki köçekler ile karşılaştırdı. Sonra Kastamonu, Çankırı üzerinde çalıştı. Ama merkezinde daima Şenpazar oldu. Çünkü Şenpazar, köçeklik açısından en önemli duraklarından biri idi ve orada günlerce kaldı. Sonuçta, köçekliğin Şenpazar'da babadan oğula geçen bir meslek kolu olduğunu, konunun mesleki bir silsilesinin olduğunu, en az beş kuşak silsile tespit edebildiğini söylemiş ve tezinde de yazmıştı. Bu silsile içerisinde çalgıların da köçeklik ve köçek oyunları ile ilgili bir bağlantısı vardı. Ama en önemlisi çalgıların özel köçek repertuarının olması idi kuşkusuz. Ufuk, harika bir iş çıkardı bu çalışma ile. Bu konu öyle sıradan bir iş değil. Yani bir erkek geldi, üçetek giyip kadın kılığına büründü, cepken giydi, zıpka giydi, kalça salladı, omuz salladı bir takım efemine hareketlerde bulundu, vs. Konu bu değil! Bu bir kültür taşıyıcılığı ve kültür korumacılığı meselesi...

KÖÇEK OYUNLARI BİREYSEL DEĞİL

· Bugün köçeklik kültürünün ve korumacılığı ile ilgili sıkıntılar yaşanıyor mu?

Bu bağlamda, şu yaşadığım ve şahit olduğum olay çok çarpıcıdır... İstanbul'da, 1993 yılında, Atatürk Kültür Merkezi'nde 1500 kişilik büyük salonda bir Kastamonu kültür-sanat gecesi yaptık. Abdurrahman Paşa Lisesi Mezunları Derneği adına... Ben de yardımcı oldum hemşehrilerime. O geceye bir köçek getirtmek istedim, kabul etmediler büyüklerimiz. "Eğer köçek çıkartmayacaksınız; o vakit o bölgenin en önemli tırnak kemâne ustası Yusuf Aktaş'ı getirtelim, sahili merkezden dışlamayalım” dedim ve bu isteğimi kabul ettirdim. Sonuçta Yusuf Aktaş gecemize katıldı. Fakat enteresan bir şey oldu... O gece, dernek başkanı yetmiş kişiye plaket vermeye niyetlenmiş. Plaket alacakların arasında, rahmetli Rıfat Ilgaz ile Abdurrahman Paşa'nın torunu ve Hüseyin Sadettin Arel'in kızı Naciye Hanım da var. Her ikisi de 80 yaşının üzerinde... Plâket verme işi iki bölüm halinde yapıldı ve protokol konuşmaları ile genel programa geçiş süresi uzayınca gece saat 00.30'a kadar gelindi... Salon hala hınca hınç dolu... Nihayet Yusuf Aktaş'a sıra geldi ve rahmetli sahneye çıktı, mikrofon önünde kemanesinin akordunu şöyle bir yokladı... Kemânenin yayı salonda duyulduğu andan itibaren sahneye en az yüz kişi fırladı. Zillerini ve kaşıklarını da yanlarına almışlar... Kimisi elinde tutuyor, kimisi de ceplerinden çıkardılar. Ve başladılar sanki bir "köçek gibi" oynamaya. Köçek oyunları o andan itibaren bir bireysel oyun değil, bir toplumsal oyun oluverdi gözümün önünde...

HALIYA DÜRÜLME TEDBİRİ

· Kadınların olmadığı, kadınlara yasak olan ortamlarda erkekler kadın kıyafetiyle oynuyor olabilir mi?

Evet! Esas mesele bu! Erkek meclislerinde, kadın kıyafetinde oynayan oyuncular bu köçekler. Günümüzde bu iş artık para ile yapılıyor. Profesyonel bir meslek kolu olarak yapılıyor. Muhtemelen eskiden de böyleydi. Bu ortamlarda esas amaç eğlenmek. Bu eğlencede de kadınların olmadığı erkek meclislerinde, kadın kılığına bürünen erkek oyuncuların, cinsi bir görgü ve kadına özlem psikolojisini karşılamış olması mümkün. Kadın kılığına bürünen erkek demek, kadın görünümlü erkektir ama kadın değildir sonuçta. Bu yüzden kimi zaman "köçek", "zenne" tabirlerinin ikisi de kullanılır halk arasında ve basılı kaynaklarda. Bu oyunculuk görevinde bir ahlâksızlık yok, fuhuş yok.

Bunun yanında, şunu da söyleyeyim; erkek meclislerinde sakilik yapan, hizmet eden kadınlar da vardı eskiden. Ama her kadının bir sahibi varmış ve o ortamlarda kadına yan gözle bakmak bile bir kavga sebebi imiş. Yoksa hemen defteri dürülüverirmiş. Bir otokontrol varmış yani, sarkıntılığa izin verilmezmiş. Rahmetli Sadi Yaver Hocam anlatmıştı bana: "Safranbolu’da, böyle bir ortamda ben de saz çaldım!" demişti. Bir gün Safranbolu’ya Kastamonu’dan hatırı sayılır bir misafir gelmiş, ağırlamışlar. Muhabbette misafir içkiyi fazla kaçırmış ya da içki buna yaramamış ki sapıtmaya başlamış ve o ortamda hizmet eden kadına sarkıntılığa yeltenmiş. Meclis Ağasının ufak bir göz işaretiyle adamı kimseye hissettirmeden sessizce kenara çekivermişler ve bir halıya sarıp bağlamışlar, kapı kenarına dikmişler. Muhabbet de kaldığı yerden devam etmiş. Muhabbet bitene kadar adam orada dikili kalmış; sabah olunca da uğurlamışlar, gitmiş.

Türkünün kaynak kişisi Süleyman Şenel'in annesi Zehra Şenel

SÜLEYMAN ŞENEL MEŞHUR ETTİ

Irmak Kenarından Gelir Geçersin

Irmak kenarından gelir geçersin

Sağuru sağuru tütün içersin

Ne beni alırsın ne de geçersin

Yandım anam yandım yandan bakana

Canım kurban olsun cigaramı yakana

Irmak kenarından geldin de geçtim

Boyunu boyuma ölçtüm de geçtim

Güzel seni güzel diye seçtim de geçtim

Yandım aman yandım kınalı dağlar

İk'eli koynunda bir gelin ağlar

Irmak kenarında testin mi vardı

Beni öldürmeye kastın mı vardı

Yar benden habersiz dostun mu vardı

Yandım Allah yandım yandırma beni

Yalan söyleyip de kandırma beni

Sağurmak: Savurmak

Sonraki Haber