Cemal Süreya’nın son adresi

Şiirinin etkisi yukardan aşağı konik bir açılımla sürekli büyüyen bir şair Cemal Süreya. Onunla önce aşka dair ironik bir söylemin çekimine kapılan nice okur, gündelik yaşama dair somut ayrıntılarda hakikatin çakıp söndüğü imgelerle birbiri peşi sıra yaşadığı özel ve gizli buluşmalara yelken açar. Artık bitip tükenmez bir dil ve yaşama tutkusuyla kendi dünyasının derinliklerine dalıp yeniden enginlere açılmak okur için varlık nedeni olur. Çünkü Cemal Süreya, şiirinde yalnızca ışıltılı söyleyişler peşinde değildi; dünden yarına en geniş ufukta kendi gerçekliğini ararken, her imgesiyle aslında insanın saatini, üstelik zekânın alaysı lirizmiyle yeniden kuruyor, deyim yerindeyse, şiirini örgütlerken okurunu da örgütlüyordu.
ŞİİRİNDEKİ HAKİKAT İMGESİ
Bireyin ve dünyanın gizlerine dair köklü arayışları, ondaki hakikat işçisi melekelerinin ustalığa dönüşme serüvenini şiir ilerledikçe bütün bütüne aydınlığa çıkarır. Şiirindeki hakikat imgesi, yaşadıklarını başka insanların deneyimleriyle tartıya vurarak sonsuzlukta ilerlemeye yöneliktir, sonsuzluk duygusu verir. Bu yönelişin ve sonucun nasıl gerçekleştiğinin kendince anlatımını İmgenin Kökleri yazısında buluruz:
“Şairin şiirinde geliştirdiği özün okurda bir ruh hali yaratabilmesi için bu özün duyulabilir bir nitelikte olması şarttır. Yani okurla bağlantı kurmaya hazır bir yönü olacak yapıtın. ... Bir kelime mi kullanıyoruz, bir görüntü mü kuruyoruz, dışa vurduğumuz bir coşkumuz mu var; o kelime, o görüntü, o coşku daha önce yazdığımız şiirlerin, başka şairlerin şiirlerinin, suya giden genç kızların, bir gazete manşetinin kelimelerinde; ortaokul tarih kitaplarının resim altlarında, bir siyasa adamının davranışlarında yankılanmalı, sonra da onlardan koparak ya da onların yanında bir ayrımcığı yüklenerek son konumunu almalıdır.”
ŞİİRİN DİLİ KUŞDİLİ Mİ
Cemal Süreya, İmgenin Kökleri yazısında, “şiir; dil içinde ikinci bir dildir, ama kuşdili de değildir” derken, yaşananda yıkanarak onu aşmanın hakikat işçisi olarak örgü ve ilmeklerini de verir:
“Okur, dilin iç konumları yönünden toptan bir hazırlığa sahip olmalı, dilin, şiirin, sanatın geleneklerini iyice yaşamış bulunmalıdır ki o yapıtla gelen değişik öğeyi benimseyebilsin, ondan kendine bir pay çıkarabilsin.”
Kuramsal vurguyla söylenecek olursa, hem şiir hem okur birbirine hazır olmalıdır ki alımlama gerçekleşebilsin; okurun şiirdeki etkin arayışı, şiire okur imgesinde açılım olanağı versin! Cemal Süreya’nın saksıdan koparıp yakasına takmadığı, şapkasına doldurduğu çiçekler okurla paylaşıldıkça her dem taze kalır çünkü...
GÖÇEBENİN SON ADRESİ
Cemal Süreya, çocukluğundan başlayarak, ömrünün son dönemine kadar zorunlu göçler yaşamaktan kurtulamadı. Bu, onun mekân değiştirmeleri kadar, duygusal ve düşünsel evrelerinde de görülür. Her gittiği mekâna kendi yerleşim ilkelerini, eşyaya kendi bakışını, dokunma isteğini, işitme coşkusunu, kendi koku ve tatlarını, gönül tutkularını, sevdalı ve sevecen yüreğini, zekâsını ve hinliklerini taşıdı, mekânı onlarla döşedi.
İstanbul’u anlattığı, o her dizesi okuru anıtsal bir görkemle karşılayan Bir Kentin Dışardan Görünüşü şiirinde, aldıklarını seçkin tanelerle tespihe dizdikten sonra, imamesini yine beş duyu ve us duyusundan bir imgeyle düğümlerken kente kendi yaşamından yeni bir kimlik önermekle kalmaz, yeni adres ihtiyacını da anımsatır -hem kente hem kendisine:
Şu eski adresini değiştir artık
On yıldır bilgeliğini tüketti.
Cemal Süreya’nın yaşamında ve şiir serüveninde geldiği yeni boyut, Nâzım’ın kuruluşunda yer aldığı, 1970’lerin sonunda bu kez günlük çıkan Aydınlık’ta, döneme tüm birikim ve coşkusunu katarak yer almaktır. Bu duygusal ve düşünsel mekân, ömrünün son iki kırlangıç dilimini sürdüğü adrestir. Yaşıyor olsa, buradan göç etmezdi ama 40 yıl sonra, tıpkı 80’lerde olduğu gibi, nice tutarsızlığı son izdüşümleriyle göçe özendirirdi.
Sonunda Rutkay Aziz’in de yaka silktiği döneklerle hiç işi olmadı, yaşamında yalakalıktan hiç iz ve leke bırakmadı.