Çürüyen Batı'nın estetiği: Sapıklık 'özgürlüğü'

Abdullah Şevki adlı bir yazar, Zümrüt Apartmanı adlı romanında bir çocuğa yapılan cinsel tacizi olağan bir şeymiş gibi ayrıntılı olarak anlatıyor. Bu etik ve estetik dışı olay, kitabın yayımlanmasından 6 yıl sonra bir okuyucu tarafından ciddiye alınıp sosyal medyaya yansıtılıyor. Yazar ve yayıncı Alaaddin Topçu gözaltına alınıyor ve ifadeleri alındıktan sonra belli denetim koşullarıyla serbest bırakılıyorlar. Olayın vahim tarafı ise, kitap 2013'te yayınlandığı halde o bayağı, iğrenç, mide bulandırıcı içeriğinin ancak yeni farkına varılmış olmasıdır.

Güncel söylem ve davranışlarda ancak ucunu görebildiğimiz toplumumuzdaki kültürel, ahlaki çürüme ve zehirlenme, görünenden çok çok daha büyük ve derindir. Her şeyin sahteleştiği ekranlarda, sosyal medyada gösterilen ve yansıtılanın büyük ölçüde gerçekdışı ve yanıltıcı olduğu günümüzde, geri plandaki turpun büyüğünü kavramak, ancak ileri bir bilinç, bütünsel devrimci bir bakış ve duyarlılık gerektiriyor.

Daha önce de Ahmet Altan, Elif Şafak, Gülay Göktürk gibi neoliberal yazarların romanlarında, yazılarında, “sınırsız özgürlük”, “estetik” ilginçlik ve şaşırtıcılık adına, ya da toplumu değil, salt insan bedenini esas alan, burjuva bir ruhsuzlukla onun ayrıntılarıyla oynamaktan sanki haz duyan süper gerçekçilik adına pedofili (sübyancılık) açıkça savunulmuştu. Soru şudur: Pedofili, bazılarının, özellikle neoliberal ve postmodernistlerin iddia ettiği gibi, insani, biyolojik-psikolojik bir hastalık mıdır, yoksa daha temel bir sorun mudur? Diğer deyişle, bir çürüme ve çöküş kültürünün dışavurumu mudur? Ya da insan doğasına aykırı bütün ruhsal çarpıklıklarıyla, eşcinsel ve ensestçi sapkınlıklarıyla Batı Yeni Ortaçağ kültürünün entelektüel ve estetik düzeye yansımış kaçınılmaz sonuçları mıdır bunlar? Her ikisini de içeriyor diyebiliriz. Ama yine de ben bunun, bireyin siyasal, toplumsal, kültürel etkenlerden bağımsız, tıp-psikoloji alanına giren masum bir hastalık değil, Batı merkezli ideolojik-kültürel bir tavır-yaklaşım sorunu olduğunu iddia edeceğim.

***

Yazarın sanat anlayışının hangi kaynaklardan beslendiğine geçmeden önce, bazı dostlarla tartıştığım bir kaç noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, bunun bir hastalık olmadığına ilişkindir. Çünkü, bu davranışın bir hastalık olması, evrensel tıp ve psikoloji bilimi ölçütleri açısından, toplumsal ve tarihsel koşullara bağlı olmaksızın, biyolojik-ruhsal bir nedene bağlıdır. Oysa bu düşünce ve davranışın, yani 10 yaşındaki bir kız çocuğunun 60-70 yaşındaki bir adamla evlendirilmesinin, bugün Suudi Arabistan gibi İslam ülkelerinde ve bundan yüz yıl önce, -yer yer onun bir kalıntısı olarak sınırlı bir tarikatçı kesimce bugün de- bizim ülkemizde olağan, ahlaken meşru bir değere sahip olduğu unutulmamalı. Batı'da ise, şiddet içermediği, eşcinsellik evliliği gibi “rızaya ve gönüllülüğe” dayandığı sürece pornoculuğa varan ve sübyancılığı da içeren ilişki ve söylemler, bunun sanata, edebiyata yansıması “özgürlük” ve “demokrasi”nin sınırları içinde meşru görülebiliyor.

Bizde durum ne kadar değerler karmaşası manzarası taşırsa taşısın iki yozlaşma ve çürüme kültürünün içiçeliğini ve yapay çatışmalı ikilemini taşımaktadır. Gerici çürüyen Batı ile gerici ve feodal-tarikatçı çürüyen Doğu'nun, bağımsızlıkçı, laik, aydınlanmacı Kemalist Cumhuriyete karşı işbirliği... Nasıl ki, toplumumuzda hâlâ etkin ve iktidarda olan ortaçağ kültürü ve İslamcı yobazlığın, kadını ikinci sınıf ve cinsel meta olarak gören, çok karılılığı, kızların ergenlik (10-12) yaşından itibaren dedeleri yaşında insanlarla evlenmelerini şeriata uygun bulan, erkeğin karısını dövmesini, hatta “İslami ahlaka ve törelere uymadığı için” kadının öldürülmesini meşru gören yaklaşımı bir hastalıktan çok ortaçağ ahlaki değerlerinin bir dışavurumu, dolayısıyla tarihsel ve toplumsal bir gerçeklikse... Aynı kültürün bir parçası olan sübyancılık da henüz ruhsal bir hastalıktan çok çağdışı kalmış ortaçağ ilişki ve değerlerinin çürümüş, toplumu zehirleyen gerçekleridir.

Dolayısıyla bu sapık ilişkinin salt bir hastalık olarak tanımlanıp geçilmesi, gerisindeki toplumsal-sınıfsal, ideolojik ve kültürel ilişki ağlarının ortaya çıkartılmasını ve sistemin sorgulanmasını engelleme amacını taşımaktadır. Gerek emperyalist kültürün gerekse ortaçağ kültürünün temsilcileri bu görevi özenle yerine getiriyor. Kuşkusuz, bu ahlaki ve insani çürümenin ömrünü biraz daha uzatabilmesinin nedeni, son elli yıllık Türkiye gerçekliğini düşündüğümüzde, tamamen emperyalist gerici Batı'nın yerli ortaçağ güçlerine dayanarak uyguladığı, kadının özgürleşme ve hak ettiği saygınlığı kazanma eğilimini bastıran, onu Cumhuriyet yurttaşlığı mevzisinden kulluk ve sadaka kültürüne muhtaç bırakan Küreselci Karşıdevrim program ve siyasetleridir. Kadın tekrar ikincı sınıfa sürülüp metalaştırılırken, kuşkusuz, buna koşut olarak erkek de, sistemin aşağıdan-yukarıdan Cumhuriyet karşıtı ideolojik-kültürel etkinlikleriyle cahilleştirilip kabalaştırıldı, zorbalaştırıldı, saldırganlaştırıldı.

Ama bütün bunlar, Türkiye benzeri ülkelerdeki, gelişmenin ana yönünü belirleyen çağdaşlaşmanın baskın karakterini değiştiremez. Özcesi; 20. yüzyılın başından itibaren Doğu/Asya toplumları, ulusal demokratik devrimlerini gerçekleştirip aydınlanma, bilim, laiklik ve kadının özgürleşmesi yönünde önemli dönüşümlere imza attılar. Ve Asya, Afrika ve Latin Amerika'nın ezilen ulusları, emperyalizme karşı mücadelelerini bütün derinliği ile sürdürürlerken kadının özgürleşmesi yönünde çok büyük kazanımlar elde etmeye devam ediyorlar. Bizdeki gibi toplumu bir hayli gerilere götüren yönetim ve uygulamalar yaşansa da gelişmenin ana yönü budur. Tarihe, sabitlenmiş fotoğraf kesitlerinin algısıyla değil, örneğin 10 yıllık, 20 yıllık, 30 yıllık süreçler içinde başlangıçtaki ve sondaki fotoğraf kesitlerinin algılarıyla bakmak zorundayız.

Bütün geriliklerine ve ilkelliklerine rağman, dünyayı değiştirme dinamizmi ve enerjisini bağrında taşıyan ezilen ve gelişen toplumlarda, kadının özgürleşmesi yükselerek, genişleyerek devam ediyor. Çürüyen ortaçağdan kalma sapık ilişkilerin gerek yasalarda, gerekse kamuoyu vicdanında mahkum edilmesi, bunların bilinçlere yansıması gelişen ve güçlenen ana eğilimdir.

Öte yandan belli bir olgunluk noktasına varıp, yeni bir topluma dönüşemediği için geri dönülmez bir çürüme sürecine girmiş kapitalist Batı uygarlığında ise, doğal, insani olmayan sapıkça ilişkilere, gerek yasalarda gerekse kamu vicdanında daha “hoşgörülü” yaklaşılan bir kültür oluşmuştur. Bunun temelinde, hiç kuşkusuz yeni bir toplumu / uygarlığı ve yeni bir insanı yaratma umudu ve enerjisinin tükenmesi yatmaktadır. Bilindiği gibi bu, bütün çöken uygarlıklarda yaşanan bir durumdur.

İkincisi ise, bir toplumda ahlaklı veya ahlaksız bir düşüncenin, davranışın meşruluğunu ve gücünü tayin eden esas etken, siyasal iktidar, hukuk sistemi ve fikir hayatını belirleyen medya, aydınlar-entelektüel güçlerdir. Çünkü bu kurumlar, aynı zamanda sistemin estetik, ahlaki, yani kültürel değerlerini belirleyen egemenlik (hegemonya) aygıtlarıdır. Özellikle ortaçağdan modern çağa köklü dönüşüm süreci içinde olan bizim gibi toplumlarda, sürecin doğası gereği değişim sancılı ve uzun geçmektedir. Çağdaş akılcı değer ve ahlak ilkeleriyle ortaçağ ahlakı ve değerleri içiçe ve zaman zaman yer değiştirerek bir egemenlik mücadelesi sürdürüyor. Hesaplaşma henüz sonuçlanmış değildir.

***

Yazar Abdullah Şevki'nin mahkeme ifadesi, pornolaşmanın ve sapıklığın sanat diye sunulmasının arkasındaki adresi gösteriyor aslında: Amerikan merkezli portmoderin tüketim kültürü. İfadesinde, ABD'de yaygın olduğunu belirttiği “kirli gerçeklik” akımına göre kitabı yazdığını ve “edebi eser ortaya koymaya çalıştığını” söylüyor. Bilebildiğim kadarıyla, içinden geçtiğimiz küreselci dönemde Batı'da “kirli gerçekçilik” diye bir sanat akımı yok. Postmodernizm gibi daha belirleyici bir ana akımın marjinal bir kolu olabilir belki. 1945'lerden sonra Batı'da iki ana sanat akımı sözkonusudur: Toplumsal Gerçekçiliğin yeni biçimi Eleştirel Gerçekçilik ve Modernist estetiği temel alan Yeni Gerçekçilik. Odağında bireyci öznelciliğin olduğu Yeni Gerçekçilik, aslında gerçekçiliğin çarpıtılmış, karşı estetiğe dönüşmüş halidir. Yeni Gerçekçilik, estetik modernizmin diğer bir adıdır; postmodenizmi de içinde barındırır ya da postmodenizm onun içinden çıkmıştır.

Günümüzde Gerçekçilik ve Toplumsal Gerçekçilik karşıtı bir akım olarak postmodernizmin, toplumsal ve tarihsel bağlamı tamamen reddettiği için dayandığı tek bir sözde “gerçeklik” vardır: Biyo-gerçeklik. Gerçekliği tamamen birey merkezliliğe, yani insan bedeninin sınırsız çıplak nesnelliğine, çocuğun bokunu karıştırması misali bedenin sınırsız karıştırılıp yağmalanmasına dayanır. Bunu “bedenin keşfedilmesi” adına yapan, ama sonuçta onu pornolaşmaya vardıran postmodernizm, sanatı ve estetik ölçütleri Aydınlanma /modernleşme ilke ve değerlerinden tamamen kopartmıştır. Yani, sanatın insanı ruhen yücelten, arındıran, yetkinleştiren, eğiten işlevi bütünüyle yadsınmaktadır. İşte Abdullah Şevki bu sanat anlayışının Türkiyedeki uzantılarından, savunucularından biridir.

Böylece, amaçsız “sanat için sanat”, toplumsal-insani ve etik/ahlaki değerlerden kopartılırken, herşeyin meşru, herşeyin estetik olabileceği bir kültürel kaos ya da entropi çağı insanlığın gündemine dayatılmıştır. Bireyin toplumsal bağlardan iplerini kopartıp sınırsız özgürleştiği (!), asalaklığın, kolaycılın, ilkel-kaba hazırcılığın, yağmacılığın, omurgasızlığın ve amaçsızlığın kutsandığı bu tüketim kültürü çağında, kuşkusuz, insanlığın onbinlerce yıllık uygarlaşma sürecinde oluşturduğu değerler de kolayca “sorgulanıp”, “baskıcı”, otoriter”, “totaliter” ilan edilip mahkum edilmektedir.

Oysa, bugün bir insanlık kavramından, toplumsal değerlerden, kamu vicdanından, çağdaş özgürlük ve demokrasi ilkelerinden, insan olmanın ölçütü olarak çağdaş etik ilkelerden söz edebiliyorsak, bütün bunlar on binlerce yıllık Homo Sapiens'in insanlaşma mücadelesinin, başka deyişle uygarlaşmanın ürünleridir. Emperyalizmin Yeni Ortaçağ kültürü olarak postmodernizm ise, Aydınlanma idealleriyle tanımlanan, zorunlu olarak kapitalizmi aşan bir toplumsal projeyi öngören ve insanın eşitlik, özgürlük ve yetkinleşme arzularına dayanan gelişmeye, yani uygarlaşmanın daha yüksek hedeflerine karşı, ilkel, bayağı arzuların, çöplüğün, iğrençliğin, çürümenin felsefesini yapmaktadır.

Bunun adına da “bastırılmışın isyanı”, “bastırılmışın özgürleşmesi” denmektedir. Kuşkusuz içinde doğrular da var bu tepkisel düşüncenin. Örneğin, sınıflı toplumlarda, kapitalizmde egemen sınıfların çıkarı için bastırılan emeğin üretici ve yaratıcı yeteneği, tahrip edilen kişiliği, kadının erkekle tam eşitliği gibi. Bunlar insanlığı gerileten baskılardır. Ancak postmodernizm bunlarla ilgilenmiyor, hatta kapitalizmin bu alandaki baskılarını açık veya dolaylı onaylıyor.

Diğer yandan devletleşme ve uygarlaşma, insanın ilkel-hayvani geçmişinden gelen aile içi cinselliğin yasaklanması, çocukların belli bir ergenlik /olgunluk yaşına kadar cinsel ve benzeri ilişkilerden korunması, anne-baba başta olmak üzere insan öldürmek, başkasına sadistçe acı çektirmek gibi ilkel-hayvani arzu ve içgüdülerin bastırılması, yasaklanması, insanlığın uygarlaşıp gelişmesine, yani insanlaşmasına hizmet etmiştir.

Bütün bunlar binlerce yılda uygulanıp bir ahlak ilkesi olarak insan bilincine yerleştirilirken hiç kuşkusuz devlet ve toplum tarafında fiziki zor ve vicdani baskılar uygulanmıştır. Postmodernist kültür, emperyalist tekellerin “Tüketim Toplumu” projesinde, tüketim budalaları yapma amacıyla insanların en mahrem ve manevi ilişkilerini sanat ve edebiyat üzerinden ve milyarlar harcanan reklam programlarıyla metalaştırıyor, orta malı haline getiriyor.

İşte, Batı merkezli, her türlü otorite karşıtı postmodern sınırsız özgürlükçülük, çıplak gerçeklik adına pornoyu, insan dışkısını, eşcinsellik ve ensest gibi sapıkça ilişkileri, kısacası insanı vahşet çağlarına geri götüren hayvani davranışları sanat olarak sunmaktadır. Bütün bunlar, aydınlanma, akılcılık, tarihsellik ve ilerleme karşıtı bir mantıkla teorileştirilirken, bütün postmodern kuramcıların vardığı nokta, insanlığın uygarlık öncesi vahşet halindeki doğal halinin yüceltilmesi oluyor.

Böylece insanlığın bugün ulaştığı düzeyin on binlerce yıllık bir gelişmenin ürünü olduğu, bütün bu sahip olduklarımızın mucize eseri bir anda yaratılmadığı unutuluyor. İnsanlığın özgürleşme ve uygarlaşma süreci, tarihin dışına kaçarak ve bugünkü öznel bilinç ve ölçütlerle yargılanmaya kalkıldı mı gerçeğe ve doğruya ulaşılamaz. Aksine tarihin sıfır noktasına düşeriz; bazılarının sınırsız özgürlük adına aptalca veya içtenlikten uzak bir biçimde savunup özendikleri, hayvanlarla insanların eşitlendiği “doğa durumu”na yuvarlanırız. Oysa insanlığın gelişiminde doğru ve yanlış, iyi ve kötü, ileri ve geriliğin ölçütleri, her tarihsel aşamada, o tarihsel dönemin nesnel koşulları ve olanakları içinde, yani tarihsel göreliik perspektifi ışığında değerlendirilmek zorundadır. Ancak bu bilimsel bakış açısına sahipsek gerçeğe ve doğruya ulaşabiliriz. Genel olarak bilim ve özel olarak tarih bilimi de bunu emreder.

Tolstoy'un vurguladığı gibi bir insanın tuvalette ne yaptığı ya da iki sevgilinin, karı-kocanın yatakta ne yaptıkları gibi ayrıntılar, insan doğasına ve gelişmesine, insanın uygarlaşmayla ulaştığı evrensel ahlaki değerlere karşı düşünce ve etkinlikler, asla estetiğin, sanatın ve edebiyatın konusu olamaz. 1980'lerden sonra sanatta toplumsallığı, içeriği ve anlamı reddederek küreselci projenin görevlileri olan zihnen devşirilmiş, topluma ve gerçekliğe yabancılaşmış aydınların geldiği son nokta işte budur.